Early lights of a new day

It’s been quite long time I have not witnessed the first lights of a new day. (waiting in calmness)

And here I am, with Al Green singing to me – or better say meows to me -. :))

Recalls many things for sure; 

I was driving on  the highway once, to Gümüşlük. The radio channel went crazy as the rain impatiently lost its temper and started beating the hull. The radio played so good the following  hours that I could not get out of the car even after 2 hours of being in Gümüşlük and I looked like an idiot driving all the way down there only to sit in the car – parked in the carpark, and party myself. Or, the radio and myself… :))

And it was just last Sunday afternoon, mom, sister, my son and I were back in the car, on the way home from the beach. My father called and asked whether we could pick him from where he got of the minibus. He was just going to be late and we were supposed to wait for him around 20 minutes. 

My so called Siberian mother cannot easily tolerate being late so she was slightly angry waiting in the car that long. Her nerves attacked ours as well, quite contagious, and we found ourselves in a mood that was weird compared to a beautiful Sunday.

All of a sudden, she turned the radio on, it was late 60’s or 70’s, “Let the sunshine in” filled the car.

She turned the volume on and on, till we looked like teenagers in the car, and 3 of us sang loudly the whole song. 

It was that moment, my father opened the front door, seated himself and said he would have always been late if only he had known we welcomed him in such high spirits :)))

3 women just gave eachother a short glimpse remembering the nervous mood just before the radio was on :)) 

Then my sister held my hand and looked into my eyes, without a word I knew what she meant. We were just lucky having these two people still next to us healthy and lively.

My dear, although I failed to form such a family pattern for my halfling, I see I have few good friends and their children as well, and I’ll try to have more good friends for sure.. I think there’re always ways if only we choose … 

My son just woke up as i keep writing, stepped into the living room with his cute pijamas and naked feet, saying sleeping in his bed was too boring so he decided to sneak into my bed :))

Sleeping in his bed is boring 🙂

But sleeping in my bed regardless of me being there, is sort of fun??? :DD

Lol, i like these moments. 

He felt I was about to laugh and he smiled with eyelids falling downwards , walking back on his  naked feet :)) 

Today I watched him picking almonds from the tree, cracking gently the green skin using my father’s hammer, and cracking the brown shell, taking the fresh almond from inside, peeling the white soft skin and chewing… Damn, he took it so serious and kept doing the same for half an hour as if it was his very special rituel!!

My dear, yes I sometimes feel really lonely being in this town, however, I’m in the right place at least for now – especially considering the environment surrounding me and my son in this village. 

I did the right thing and I’ll keep doing it till he cannot stand this place and need a change.

Yes, I really sometimes need someone next to me to witness this beautiful view as to declare that I really exist and ‘live’, and I sometimes get angry to the beautiful moon or clouds when I’m alone, that they appear with all their charm and I have nobody to share that moment…

But then… I’m learning… 

And there’s you… yes not physically next to me, but I learn putting the moments in words and passing them to the one I love…

I don’t have the feeling that I miss these good moments after I got to know you…

I know someone out there, you, whenever there’s this stunning view in our lands, (thanks we can see the beautiful view more or less at the same time and you’re not geographically that far yet) we notice it and feel impressed in similar ways… then we have these long night talks…

If I tell you now that there’s a beautiful landscape with the first lights of the morning and the sea looks flat like mirror, you’ll feel and share and know exactly how I feel when I talk about it.

You have no idea how it feels to have you in this life.

I’ve never felt that strong before.

You’re so close…

There’s no blank, nothing lacks, no void when there’s your existence on earth. Anywhere on the earth, regardless of distance…

I love you. As simple as possible.

You’re more than being special.
You mean much more…

Hope you wake up to a beautiful day.

Reklamlar

Biraz da Tonio Kröger üzerine

En sevdiğim ölü yazarların romanlarını muhtemel yaşam süreme yayarak okuyorum; bunlardan en belirgin olanı Thomas Mann. Hala okumadığım iki romanı var ve onları on yıllara bölüyorum. Paul Auster’ın tüm kitaplarını basıldığı gün alıp okumak keyiflidir, çünkü birkaç yıl içinde yeni bir hikayeyle çıkıp geleceğini bilirsiniz. Ama Mann ailesi, siz her şeyi okuyup bitirdikten sonra yeni bir öykü veya romanla çıkıp gelemeyecek…

Tonio Kröger ile ilgili birçok yerde olumlu yorumlar okumuştum yıllar önce.

Doğrusu, Thomas Mann okurken, başıma gelen çoğu zaman şu oluyor: Sanki doğduğumdan beri hep sarhoşum ve ancak o paragraflar ayıltacak gizli güce sahip. Her ayılmada, bunca yıl ertelenmiş bir hesaplaşmanın acımasız çarkına çekilip, dişlilerinden sağ çıkmaya çalışıyorum. Herhangi bir insanın, herhangi bir durumla zihinsel ve ruhsal anlamda başa çıkması veya çıkamamasını öyle ayrıntılı bir yolla ifade ediyor ki, insana malolmuş böylesine sıradan ve sık deneyimlenen bir olayı, kenarında eksik gedik bırakmamacasına gözlemlemiş ve çıkarımlarında haklı olacak kadar iyi anlamış olmasına hayran kalıyor insan.

Kröger’in ilk bölümünde, okuyup da kendi yaşamında benzer çarpıcı izlere rastlamayan var mıdır acaba? Asla benzeme ihtimalimiz olmayan ve delicesine hayranlık duyup takdir ettiğimiz bir akranımızın ilgisi ve sevgisini ayrıcalıklı bir hakla ama kendimizi de alçaltmadan kazanmak için çırpındığımız okul yıllarımız mesela… Hele ki erken çocuklukta.

İlgisini ve bana olan ayrıcalıklı sevgisini, kendimde sevdiğim özelliklerden kayıp verecek kadar ‘dilenmemekle’ birlikte, ilkokul boyunca beni fark etmesini istediğim bir arkadaşım oldu. Arkadaştık aslında; sohbet eden, çıkışta birlikte yürüyen, bazı öğleden sonraları birlikte oyun oynayabilen…

Ondaki ışık (soyadında da geçen ışık) o kadar berrak ve güçlüydü ki, ikimize aynı anda uzaktan bakınca şunu duyuyordum daha o yıllarda: bir gün aynı şeyi hedeflersek, onun varması, doğası ve yapısı gereği çok daha hızlı olacaktı. Yollar ona kendiliğinden açılmaya razı gelecek, ışığı önünde her şey direncini yitirecekti. Bense, aynı hedefe varırsam bile, doğamda olmayan özellikleri edinmek için daha çetrefilli yollardan geçecek, sık sık sönen ışığım için sürekli suni kaynaklar arayacak, belki de zaten hedefe hiç varamayıp, başka bir yolu yürümeyi tercih edecektim.

Uzun yıllar haberleşmedik.

Yeniden iletişime geçtiğimiz yetişkinlik günlerimizde, çocukluğumdaki öngörümün benim açımdan ne yazık, onun açısındansa neyse ki ve iyi ki doğrulandığını gördüm. Olmak istediğimiz insanlar olmamız başka şeydi, ayrı ayrı başarmıştık. Ama o aynı zamanda olmak istediği yerdeki olmak istediği insandı. Benim varamadığım yerdeydi.

Ona vaadedileni, zaten kendisine sunulmuş bütün mükemmel koşul ve özellikleri kullanarak bulmuştu. Elbette çabalamıştı, çok emek vermişti, başarısı bedavaya getirilmiş değildi.

Sanırım bir kez daha içim kendi adıma cız etmiş ve yeniden o ilgi ve sevginin ayrıcalıklı bir şekilde bana doğrultulmasını dilemiştim içten içe. O, zaten başlı başına geniş yürekli ve mütevazı duruşuyla herkesi sevebilen biri olduğu için, adaletli sevgi dağıtımından bugün bile nasibimi almıştım ancak çocukluğumda umduğum abartılı versiyonu değildi yine. Yetişkinlikte böyle ayrıcalıklar beklemiyor, veya bekliyorsa da karşılığı olmayınca çok bozulmuyor insan.

Yine Kröger’in birkaç bölüm sonrasında Lisabeta ile olan uzun diyaloğu var. İnsana has olanı olduğu gibi anlatabilmek için insanlıktan çıkmaktan bahsettiği kısım…

Tam olarak bu mudur bilmiyorum başıma gelen, ancak bir akşam üzeri yazılarımı okuyan eski bir sevgilim, henüz ayrılmamızdan birkaç ay önce neden yazılarımda kendisinin geçmediğini, veya ondan izler olmadığını sorduğunda, yaşadığım bazı süreçler ve hisler sonlanmadığında onlarla ilgili tek kelime edemediğimi, çünkü aklıma yazacak tek bir kelime bile gelmediğini, hatta o an tam ortasında olduğum bir durumu tasvir bile edemediğimi, yazabilmek için dışına çıkıp, gözlem yapabilecek bir mesafeden, biraz uzaktan bakmam gerektiğini söylemiştim.

Kendisini yazıma dahil edebilmem veya direk onunla ilgili yazabilmem için ayrılmamız gerektiğini anlamış ve bunu bir ima gibi – tamamen yanlış ve alınganlıkla- yorumlamıştı.

Gerçekten de ikimizi içeren birkaç yazı, ayrılığımızdan birkaç hafta sonra, ben sevgisiz, heyecansız ve donukken, onun insanca ve sıcak bulduğu birçok şeyden alabildiğine sıyrılmışken yazılabilmişti. Okuyup okumadığını hiç bilemeyeceğim.

Tonio Kröger’i okurken ağlama isteğimi bastıramadığım nice satırın yanında, Thomas Mann’ın zihninde bu öyküyü tetikleyen gözlemlerini keşfetmeye çalışmanın, sadece bana özel alanlar bulmaya uğraşmanın keyfini de yaşıyorum. Tıpkı Büyülü Dağ’ı okurken neredeyse kara saplandığını hissettiğim botumu çekip çıkarmaya çalışırken dizime verdiği ağırlığı ve ağrıyı hissetmek gibi. Az sonra o pembe yanaklı Alman’ı kenara iteleyip, bir aracı olmadan Herr Settembrini ile direk konuşma şansı yakaladığını sanmak gibi.

Thomas Mann’ın roman kahramanlarını neredeyse fiziksel acılara sebep olacak argümanların içine batırıp çıkardıktan sonra şıp diye sonuçlara ve tespitlere ‘resmen’ fırlatıp atışı ve bizden, bunu okurken yaşamamızı beklediği kıvranma halini yine ‘resmen’ yaşadığımızdan emin oluşu, sanırım yazarın kendine has dehası…

Hala bir kitabı daha var okumadığım…

Babam ve ölümsüzlük

Dün eve giremedim. Onun yerine babamı evden çıkardım.
Arabaya bindim.
“Ben iyi değilim ” dedim. Ağlıyordum.
“Biliyorum” dedi.
Babam, yükle gelen insanların yükünü boşaltmasını sabırla bekler.
“Hayatımın şu halini kendime yakıştıramıyorum, başka bir yerde, edindiğim zenginliği iyi bir şeye tahvil edebileceğim bambaşka bir yerde olmalıydım ve olmak istediğim, vaktiyle olacağıma inandığım şeyden çok uzak bir noktaya düştüm ” dedim.
“Kazanımlarının hiçbiri kaybedilmiş değildir ” dedi. “Bütün bunlar iyiye işaret, çünkü geldiğin noktadan memnun değilsin ve bu isyan, eğer ona hapsolmazsan, seni hedefine götürecek gücü de içinde barındıran bir isyandir.” dedi.
“Ama yalnızım “diye ağladım. “Baba ben çok yalnızım, dayanışmaya ihtiyacım var” dedim.
“Biz böyle hislere kapılmadık mı sanıyorsun?” dedi.
“Siz, büyük ve birbirine benzeyen parçaların kalabalık olduğu, güven verdiği bir çevrenin içindeydiniz, bugün ayrı yerlere savrulmuş olmanız, o günleri dayanışma içinde geçirmiş olduğunuz gerçeğine zıt koşmaz ki” dedim.
“Haklısın, bizim durumumuz daha farklıydı, zihinsel olarak ayrı düşsek de, insani anlamda yanyana durduk, bizimkisi de öyle bir gelenekti, kapalı bir çevrenin  ürünüydük” dedi.

Sonra, hepimizi alıp deniz kenarına götürdü babam. Yıldızların altında, torunu uyurken, benimle bira içti ve konuştuk.
Onlara Halil Berktay’in güncel iki makalesini okudum. Beni heyecanlandıran iki uzun makaleydi.
Annem ve babamı da heyecanlandırdığını biliyordum okurken, zihnen çok da yalnız olmadığımızı hissetmek iyi geldi.

Tabi henüz günlük vurdumduymaz yaşantıma dönemedim, beni bunaltan havadan çıkıp kabuğumu kıramadım ama güç topladım.

Annemle babamin gözüme ölümsüz geldiği büyülü  anlardan biriydi. İkisi de tanıdığım en yenilikçi, şüpheci, iyi sorular soran insanlardı ve birden onlarla aslında hiç gerçek bir nesil çatışması yaşamamış olduğumu fark ettim. Zamanın ruhu denilen zeitgeist meretini çok iyi anlamışlardı, gerisi fasa fisoydu.

Bir teklif ve tanımadığım iki kişinin hikayesi

Bu akşam yürürken belki de en çok görmek, sesini duymak istediğim ama olası buluşmaları da sürekli erteledigim (nedense) biriyle karşılaştım.
Yüzünde insanı ilk başta rahatsız eden bir huzur vardı. Keyifliydi diyemem, ama onun gözüne görünen dünya ile benimkisi arasında o an uçurumlar vardı.
Önce yoluma devam etmeye niyetlendim, fakat sonra sadece bana anlatmak istediği bir şeyler varmış gibi, hiç hoşlanmadığım esrarengiz havalarda, “hemen otur” dedi.
“Her şey beklesin bir süreliğine, ama bu beklemez.” dedi.
Meraklanmistim, üstelik kafamı biraz dağıtmak istiyordum. Haftalardır kendime ettiğim eziyete birkaç dakika ara vermek için iyi bir fırsattı.
Çantasından buz gibi bir şişe Minuty Prestige çıkardı. Cotes de Provence ürünü güzel bir roze…
Tuhaf geliyordu o an her şey.
“Yazmani istiyorum!” dedi. “Bahsedeceğim insanları tanımıyorsun ama bunun bir önemi yok, önemli olan kendilerine çarpıp geçen “an”ların kendisi, üstelik bitmiş gitmiş artık…”

Yarım kalmış hiçbir şeyi yazamadım bugüne kadar. Başkalarının ve benim aynı anda beğendiğimiz bütün yazılarım kapanmış hikayelerden ibaret. Kendi yaşadıklarım dahil.
Savaşın ortasında savaşı yazamazdım örneğin. Yada sonsuza dek süren  bir evliliği yazamazdım. Bitmemiş bir gençlik anısı, bir aşk hikayesi…
“Bu insanlar hayattalar mı peki? ” diye sordum.
“Biri evet, diğeriyse artık yaşamıyor ” dedi.

Çok sıcak bir Ağustos akşamı.  Deniz kıyısında ışıkları sondurulmus, mutfağı kapanmış bir restoran. Kadın genç, adam ondan da genç. Aralarında hiçbir ortaklık yok. O akşam aynı anda orada olmalarının nedeni bilinmiyor. Ancak bir kez karşılaşıyorlar ve adam kıyıya en yakın masayı alıp suyun içine taşıyor. İki sandalye çekiyor suya. Kadın ona ilk defa o sırada eşlik ediyor. Bunaltıcı bir sıcak var ve ikisi de suyun içinde oturup birbirlerine önemsiz birkaç şey anlatıyorlar. Anlasabildikleri neredeyse hiçbir konu olmamasına rağmen birbirlerinin o anki varlıklarından memnunlar. Adam biraz heyecanlı hatta, kadınsa adama kıyasla daha durgun ancak sessizliğini bozmak istiyor. Gülerek, ağlayarak, öfkeyle bir sürü hikaye anlatıyor.
Gecenin sonunda herkes ait olduğu yere, kendisini ait hissettiği yere çekiliyor.

Başka bir gün. Balkondalar. Tavana yakın bir noktada çamur lekeleri. Bir süre izliyorlar. Birkaç günün sonunda adam kadına sarılıyor bir sabah balkonda. “O çamur, kerpiç evlerin hammaddesi işte. Şu iki kırlangıç var ya, yakında yapımını bitirecekleri bu yuvada yaşayacaklar. Sakın bozma, bırak bitirsinler, çok güzel olacak.” diyor.
Sihirli bir sabah böylece geçip gidiyor…

Bir gece. Aralık’ın ortası, her yer buz kesmiş, dışarda fırtına var. Biri unutsa sobayı odunla beslemeyi, diğeri hatırlıyor. Film izlemeye karar veriyorlar ancak evde ikisini birden alan koca bir koltuk yok. Yerlerse soğuk.
Koridordaki yatak odasından ahşap mobilyadan oyulmuş yatağın matrisini kaldırıp salona getirmek için belki kırk dakika terliyorlar. Matris iki metreye 70 santim. Ne koridordan dönebiliyor, ne kapıdan. Sonunda eğip bükerek salonun ortasına bırakıveriyorlar koca yatağı. Hiçbir özelliği olmayan o akşamı hatırlamaya değer kılan tek şey gülüşmeler ve sıcaklık. Ve ne kadın ne adam, o gecenin birbirlerine içtenlikle tutunup kahkaha attıkları son geceleri olduğunu bilmiyor.

Yine bir akşamüstü, ufak bir teknenin kicinda oturmuşlar, gün batiminda eve dönüyorlar. Birbirlerine sokulabildikleri tek yer o an, o göğün altı, o suyun üstü. Kimse karaya çıkmak istemiyor aslında. Kimse istemiyor…

Bir gece yarısı. Kadın yorgun. Uzun zaman geçmiş o güzel günlerin üzerinden. Geceligi üzerinde, ıslak saçlarını tararken, bir yandan askidaki giysilerine bakıyor, ertesi sabah giyeceği elbiseyi çıkarıp bırakıyor ütü masasının üzerine.
Sabah aceleyle giyinirken bir begonvil kurusu düşüyor ayaklarının dibine.

Her şey düşmeye başlıyor sonra. Ama her şey, gözünün görebildiği her şey… hiçbir şey o pembe begonvil kurusu kadar gürültü çıkarmıyor.

“Bunları neden anlattin? Burada anlatılacak tek bir hikaye yok, bir filmin birbirinden kopuk kareleri gibi daha çok, ” dedim hayal kırıklığıyla. “Bunun neresini yazayım?”

“İşte bunu görmen gerekiyor zaten” dedi alaycı bir tonla, “bazen olup biten şeyler bir hikaye etmez, ancak biz iyi bir hikaye isteriz ve iyi kötü her şeye değerler atfetmeye meylederiz. Halbuki bir hikayeye dönüşemeyen yığınla şey yaşar insan. Butunlukten yoksun, alelacele. Bu iki insanın bir hikayesi bile olmadı, olsaydı sahip cikacaklardi, ama olmadi” dedi.

Roze bitmişti.
Ilk defa anlatacak bir şeyim olmadan döndüm eve.
Ve nedense çok ağladım. O kopuk kareleri birleştirip bir şey çıkarmaya çok çabaladım.
Öylece boşlukta bırakmak gelmedi içimden. Daha fazlasını hakettiğini düşündüm.
Ardından yapabileceğim tek şeyi yaptım, ne eksik ne fazla, madem bir kere anlatıldı, o halde yazılmalı da dedim.
Nasılsa biri ölmüştü, her şey bitmişti.
Tarihe önemsiz bir not olarak bırakılmasında bir sakınca yoktu.

Ve müzik hep devam etti

Ve her şeyin günlük rutine dönüşünü, herkesin yoluna devam edişini izledim tüm gün.
Düğünler devam etti, yaşam avcıları avlanmaya devam etti, çocuklar büyümeye, yetişkinler yaşlanmaya, kitaplar bitmeye, mumlar erimeye, yıldızlar kaymaya devam etti.
Kadının kolu yavaşça kayıp, yatağın kenarından sallandı.
Aralık pencereden taze bir esinti girdi, duvarları dolaştı ve uçup gitti.
Her şeyi izledim.
Olağanüstü acı vericiydi.
Pikesini örttüm ve bol şans diledim.
Elimden, kendimi yok edip ortalıktan kaldırmaktan  başka bir şey gelmedi.
İnsan kendisiyle vedalaşmamali.