Tül ve Kar (8. Kısım)

27 Aralık 2006

Bielsko-Biala

Çok yorgunum. Ayaklarım tutmuyor. Saatlerdir alışverişteyiz. Beynim çeviri yapmaktan, evin içinde bir odadan diğerine yetişmekten uyuşmuş vaziyette. Yalnızca bakıyorum. Boşluğa doğru bakmak, uyumak ve düşünmemek istiyorum.

Sayısız dükkana girip çıktık. Pawel denediği hiçbir ayakkabıyı beğenmiyor. Önündeki pufa yığılıp kaldığım mağaza bir spor ekipmanları mağazası. Anlaşılan vazgeçti kendisine deri ayakkabı almaktan. Arkama dönüp bakıyorum. Elinde bir kaykay var. İnceliyor. Yerde siyah kadife kaykay ayakkabıları duruyor. Kararını vermiş gibi. Ne giyeceği umurumda bile değil, alışverişi bitirmek ve bir yerde kahve içerken dinlenmek istiyorum bir an önce.

Evde geçen günlerde çok yoruldum. Bana söylenenleri, benden istenenleri anlayamaz haldeyim. Zihnimde binlerce kelime ve sanki hepsi anlamsız, sözlükten önüme düşmüşler ve artık bir karşılıkları kalmamış gibi. Lehçe, Türkçe ve İngilizceyi artık birbirinden ayıramaz haldeyim. Sabah gözümü açar açmaz üzerime yıkılan olumlu, olumsuz ve soru cümlecikleri, gece olup da insanlar sessiz uykularına gömülene dek kulaklarımda uğulduyor. Ailelerimizin birbirlerine söyleyecek, soracak, anlatacak bir şeyi olmadığı her sessiz an, başımı Pawel’ya yaslıyorum ve kısa, hiçbir işe yaramayan uykulara dalıyorum. Uykumda başka diller de eklenmiş oluyor. Evin her odasından, başka bir milliyete ait, hiç bilmediğim dilleri konuşan insanlar çıkıveriyor. Sırf iletişim kopmasın ve insanlar birbirlerine boş boş bakmasın diye nefessiz çeviri yapıyorum. Kafam, omuzlarıma hiç bu kadar ağır gelmemişti. Taşıyamıyorum. Mağazanın önünde, içim uykuda, vücudum iki büklüm, yalvaran gözlerle bakıyorum artık Pawel’ya.

‘Özür dilerim canım, biliyorum artık bitik haldesin.’ diyor Pawel sırtıma hafifçe dokunarak. ‘Artık gidelim ve bir şeyler içelim hadi.’

Ağzımı açacak halim yok, Pawel durumumun farkında ve söylediklerine sesli tepki vermediğim zaman alınmıyor. Elimden tutup kaldırıyor yavaşça, koluna giriyorum, birlikte döner kapılardan çıkıyoruz nihayet.

Buz gibi bir gün. Kar yağıyor. Noel atlatıldığı için alışverişte o eski kalabalık yok. Şimdi karın ve sokakların tadını çıkaran insanlar var boş kollarını sallaya sallaya yürüyen. Kırmızı kadife perdeleri olan eski bir kafeye giriyoruz. Işıl ışıl ve sıcacık. Antika eşyalarla dekore edilmiş, yüksekçe tavanından dev bir avizenin sarktığı, eski tip locaları olan bir kafe. Sokağa bakan büyük bir pencerenin yanındaki iki kişilik masaya yöneliyoruz. Norah Jones kedi gibi. Mırıl mırıl diyerek taklidini yapıyorum. Yumuşacık koltuklara karşılıklı gömülüp konyaklı kahve istiyoruz. Ruhen canlanmaya başladığımı, dinlendikçe kendime geldiğimi hissediyorum.

‘Yarın Krakow’a gidiyor muyuz kesin?’ diye soruyor Pawel.

‘Evet, gidelim mutlaka’ diyorum. İnsanların onca yolu bu güzelim ülkede sadece bir düğüne katılmak için gelmiş olmalarını istemiyorum. Hiç değilse büyük bir şehir görmeliler, sokaklarında yürümeliler, fotoğrafını çekmeye değecek bir şeyler bulmalılar. ‘Mutlaka gidelim, yürüyelim ve en ünlü yerinde en iyi içkisini içelim!’

‘Tamam sevgilim, gidiyoruz o halde.’

‘Biraz İngiltere’yi anlatsana? Şimdi kimlerle yaşayacağız? İş eve ne kadar uzak?’

Pawel, benim bilmediğim ama bir süre sonra öğreneceğim şeylerden bahsetmek zorunda kaldığında hep sıkılır. Çünkü anlattıklarının zihnimde çizeceği resimle, gerçek resmin birebir örtüşmesini ister. Mükemmel anlatma kaygısı detaylarla boğuşup durmasına neden olunca da, İngilizcenin kendisine yetmediğini fark eder ve bıkar.

‘Bir gün, paylaşmayı çok istediğin ama İngilizcenin yetersiz geldiği bir an olursa ve heyecanını paylaşamazsan nasıl olacak?’

‘Sen Lehçede çok hızlısın, böyle bir sıkıntı yaşamayız sanıyorum.’ diyor neşeli bir ifadeyle.

Bense bu konuda kuşkuluyum. İnsan, anlaşılmak istendiği gibi anlatamayacağını hissettiğinde hep sessizliği tercih eder. Genelde iyi bir filmden, bir fıkradan, komik bir espriden bahsederken olur bu.  Kendi dilinin tadını vermez yabancı bir dilde yapmaya çalıştığın espriler, alıntıladığın stand-up parçaları. Sayısız an hatırlarım, bir heves ve heyecanla çatır çatır anlatmaya başladığım esprili bir olayın kilit noktasında, ansızın, seçtiğim kelimelerin yetersizliğini fark edip, sessizliğe gömüldüğüm. Söz konusu dil olduğu zaman çabuk pes eden biri değilim, ama aynı şey Pawel için geçerli değil. Tanıdığım kadarıyla, eğer istediği mükemmel etki oluşmayacaksa, denemeye bile kalkmaz ve sırf bu huyu yüzünden henüz denemediği, yapmadığı çok iş vardır. Hayatı bana göre daha durağan ve pasif yaşar.

Bizimkiler onunla aramızdaki bu ufak tefek ama önemli farkı gördükleri için sık sık beni sorguya çekiyorlar. Gerçekten anlaşabiliyor muyuz? Gerçekten her şeyi konuşabiliyor muyuz?

Nasıl cevaplarsam cevaplayayım, bir süre birlikte yaşamadan anlaşılamayacak durumlardan biri olduğu için, pek de gideremiyorum annemle babamın endişelerini. Fakat cesaret kırıcı davranmıyorlar. Öyle çok korumaya da çalışmıyorlar.

Pawel’nun Bodrum ziyareti sonlanırken şöyle söylemişti babam yemekte;

‘Deniz pekala kendisine bakabilir, gittiği her ülkede başının çaresine bakabilecek özgüveni ve cesareti vardır, ayakta kalır, buna hiç şüphem yok. Birbirinize bu konuda yeteceğinize peşinen eminim. Seni tanımanın en iyi yanı seven bir adam olduğunu görmek; kızımın sevgisiz kalması, evsiz barksız ve aç kalmasından daha çok üzer beni. İşte seni tanıyınca içim en çok bu konuda rahatladı.’

Düğünden iki gün önce babam ve annemin hala böyle düşündüğünü görmek benim de içimi rahatlatıyor. Beni hayatımda en çok zorlayan şey, başıma gelen olayların kendisi değil, olaylarla başa çıkarken insanların endişelendiğini, üzüldüğünü görmek ve asıl işimi bırakıp insanların kaygılarını gidermeye çalışmak. Bana böyle bir yükle gelmedikleri için şanslıydım, öyleyim.

Sigaralarımızı söndürüp yeniden sokağa çıkıyoruz. Hava biraz daha yumuşak artık. Kar hızlandı. Annem kim bilir ne kadar mutludur şimdi diye geçiriyorum içimden. Bir kuyumcuya girmemiz gerekiyor. Belli ki yüzüklerimizi alırken orada da epey oyalanacağız. Yürüme işini uzatmak istiyorum. Sanki yürüdükçe dinleniyorum, bacaklarıma bir güç geliyor. Kuyumcuya giden sokakların aksi istikametinde yürüyoruz bir süre. Nehrin üzerindeki köprüde dizi dizi tezgah açmış oyuncakçıların önünden geçerken oyalanıyorum biraz. İlgimi çeken bir şey yok, fakat tezgahlar o kadar renkli ki, insanın gözünü alıyor. Arabaların sık geçmediği sokaklarda incecik bir tül tabakası oluşuyor kardan. Bozmamak için daha önce o sokaktan yürümüş insanların bıraktığı ayak izlerine basarak yürüyorum. Pawel da bir süre sonra aynısını yapıyor. Bizim gibi yan yana yürümüş olan bir çiftin izlerinden gidiyoruz bir süre. Böylelikle rotamızı düşünmeden devam ediyoruz yola. İzler, ıslak caddede son bulunca kuyumcuya gitmeye karar veriyoruz.

Oldukça ağır olan demir kapıyı ittirip, çıngırak sesleri eşliğinde loş bir kuyumcuya giriyoruz. 1876’dan beri aynı yerde iş yapan bir esnaf. Gözümüz dükkanın karanlığına alışınca alyansları görmek istediğimizi söylüyoruz. Çekmecelerden bir düzine yüzük tahtası çıkıyor. Siyah kadife kaplı yüzeyin üzerinde parıldayan bir sürü yüzük. Hiçbiriyle ilgilenmiyorum. Çok kalınlar. Pawel bir iki yüzük denerken ben satıcıdan en ince kesilmiş alyansı çıkarmasını rica ediyorum. Biraz aradıktan sonra önüme birkaç yüzük daha çıkarıyor.

‘Daha ince, bakır tel gibi, incecik bir yüzük arıyorum’ diyorum.

Parmağımın ölçüsünü alıp içeri gidiyor elinde bir yüzükle. Bir makine çalışıyor. Az sonra tekrar tezgahın arkasında beliriyor adam.

‘En fazla böyle olabilir, yoksa en ufak darbede bile kırılır, etli olmalı biraz.’ diyor.

Pawel satıcıyı onaylıyor. ‘Böyle bir şey istediğini bilseydim, sarı renkli bakır bir tel alır kendim yapardım.’ diyor gülerek.

‘Öylesinin benim gözümde ne kadar değerli olacağını tahmin bile edemezsin.’

‘Öyle bir şey yaparsam, canıma okur bizimkiler.’

‘Hep böyle olacak, değil mi? Benim için değerli olan başkalarının umurunda bile değil.’

‘Aah, hemen kızma öyle, sana ellerimle bir yüzük yapacağım, söz veriyorum tatlım, ama nikâh sırasında onca insanın arasında sana bakır telden bir yüzük veremem, bir de beni düşün.’ diyip öpüyor yanağımdan. ‘Söz veriyorum, benzeri olmayan bir yüzük yapacağım.’

Alyanslarımızı alıp çıkıyoruz. Hava kararmış biz içerideyken. Kapıyı kapatırken bir ömür boyu mutluluk ve sağlık diliyor satıcı. Demir kapıyı gürültüsüz kapatmak için çaba harcıyoruz Pawel ile.

Arabamız yok. Onu Andrzej’e bizimkileri gezdirmesi için bırakmıştık. Otobüs durağına yürüyoruz. O duraktan bir yere gitmeyi çok seviyorum. Hep tanıdık insanlara rastlıyoruz. Bindiğimizde uyku bastırıyor, sıkıca birbirimize sarılıyoruz.

‘Kaykay ayakkabılarıma da bir ton laf edecekler şimdi.’ diyor muzurca gülerek.

Skalite’de indiğimizde yokuşun çoktan karla kaplandığını görünce çok mutlu oluyorum. Düğüne kadar durmadan yağmalı. Hatta biz o dağın yamacında olduğumuz her gün etrafta kar olmalı. Yaz mevsimini hiç özlemiyorum. Eteklerimi, yazlık elbiselerimi giyemiyorum diye hiç de hayıflanmıyorum. Kar botlarım ve montumla  o köyün en mutlu delisiyim. Üşümek nedir bilmiyorum. Öğrendim. Karda yürürken ısınmak, hatta ter dökmek nasıldır biliyorum artık.

Eve vardığımızda herkesi yemek masasının etrafında buluyoruz. Hiç de sessiz sayılmazlar. Babam ve Andrzej üç beş kelime yakalamışlar, votka içiyorlar yemek öncesi. Annem, aile dostumuz ve Malgosia mutfaktan masaya arı gibi bir şeyler taşıyorlar. Ayakkabılarımızı çıkarıp, soyunup dökünürken yokluğumuzda gayet keyifli iletişim kurmuş olduklarını fark ediyoruz. Ancak benim varlığımla herkes yeniden rahatlıyor. Gözlerinden ‘ohh, ıkınıp sıkınmak bitti, Deniz bize yardım edecek nihayet’ ifadesini okuyabiliyorum.

Meğer öyle çok biriktirmişler ki, yokluğumda kafalarında soru işareti olarak kalan cümleler, mimikler ve süregiden sohbetin bütün acısını hızla çıkarıyorlar. Üstelik büyük de bir kötülük yapıp, iki odaya ayrılıyor, gruplaşıyorlar. Ortadaki hole bir sandalye çekiyorum. Babam ve Andrzej ellerinde bir tarih ansiklopedisi, birbirlerine Osmanlı ve Polonya tarihine damgasını vurmuş olaylardan bahsederlerken, annemler de düğün üzerine son hazırlıklarla ilgili birbirlerini soru yağmuruna tutuyorlar. İki ayrı konu ve dil arasında birkaç saat gidip geldikten sonra, enerjim tükeniyor. Aynı yorgunluk, aynı karışıklık ve mide bulantısı. Islak yer bezi gibi yığıldığım sandalyeden kaldırıyorlar beni. Mutfaktaki sedire uzanıp çayın olmasını bekliyorum. Gözlerimi açmadan, ‘lütfen, biraz konuşmadan ve duymadan uzanmama izin verin’ diyorum.

Gece annemle uyumak çok iyi geliyor. Elleriyle saçlarımı düzeltiyor, öpüyor, ablamdan bahsediyor bir süre.

‘Yemekler olağanüstü güzel. Malgosia çok becerikli bir kadın. Baban Andrzej’i çok sevdi. Benzerliklerimizi konuşamamaktan dolayı biraz buruk aslında ama sen üzülme hemen. N’apalım, böyle denk geldi. Bilirsin, baban konuşmak, müştereği yakalamak ister.’

‘Zaten yakalamış görünüyorlar, bir kere de güncel siyaset konuşamayıversin canım, idare etsin.’ diyorum.

‘Yarın Krakow’da nasılsa etrafa bakmaktan, çeviri yapmanı pek de istemeyiz, dinlenirsin sen de.’

‘Ah, evet anne, hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Bir şey oluyor kafama. Sessizlik istiyorum hep.’

Kısa bir sessizlikten sonra,

‘Pawel’nun ayakkabıları nasıl ama?’ diye soruyorum.

‘Klasik bir şey almamış olabilir ama yine de çok şık ve takım elbisesine yakışacak bir şey seçmiş. Aykırı ama zevkli bir çocuk o.’

‘Bana çok tanıdık geliyor bu tanım!’ diyorum kahkahayla.

‘Eh, bulmuşsunuz işte birbirinizi.’

Tül ve Kar (7. Kısım)

24 Aralık 2006

Szczyrk

Bir öğleden sonra Pawel’nun ailesinin evindeyiz. Düğün için toplanıyoruz artık. Annem, babam ve beni çok seven bir aile dostumuz, Aralık sonuna doğru bir sabah Bielsko-Biala treninden inmek üzereler. Pawel ile karşılamaya gidiyoruz. Biraz zayıflamıştım son aylarda. Annem beni görünce endişelenmesin diye güzel giyinmiş, makyajımı yapmıştım. Arabada Pawel ile sohbet ediyoruz. Elimi tutuyor bir yandan. Düğüne yalnızca dört gün var ve biz iki tembelin henüz yapması gereken bir dolu iş var. Hazırlığımız yarım.

Hiç de böyle hayal etmemiştik halbuki. Tanıştığımız yerde, tam bir yıl önce benim kaybolduğum, onun beni bulduğu yerde evlenecektik. Aileler karda kıyamette donmasınlar diye planımızdan vazgeçmek zorunda kalmıştık. Gelinlik giymeyecektim. O da kösele ayakkabı giymek istemiyordu. Omuzlarını silkip ‘bana yakışmaz ki, olmaz ki canım öyle rugan rugan!’ diye isyan ediyordu Pawel. Bizi klasik bir düğüne ne yapıp edip ikna etmişlerdi.

‘Bu düğünde anlaşılan herkes çok mutlu olacak istedikleri her şey yapıldığı için, bir tek biz somurtacağız.’ diyor Pawel gülerek.

‘Boşver onları, müziğe, davetlilere ve yemeklere biz karar verdik, sıkma canını.’

Çok üzerinde durmuyoruz artık bu meselenin. Konuşacak konu kalmayınca arada hayıflanıyoruz o kadar. Kavaklı yolun içinden süzülürken nehri izliyorum. Avrupa’da neredeyse her şehirden bir nehir geçiyor. Böyle söylediğimde kaşları çatılıyor Pawel’nun. Kısık gözlerini üzerime dikip, ‘bu topraklarda Polonya’yı Avrupa’dan sayan tek kişi sensin,’ diyor. Hoşlanmıyor Avrupa Birliği üyeliğinden. ‘Bizim ülkemizin çilesi öyle de, böyle de bitmiyor, istersen bütün dünyaya aç kapılarını, yine de hayat kolaylaşmıyor. Türkiye bile daha Avrupalı.’

Pawel’nun benim ülkemle ilgili izlenimleri Bodrum’dan ibaret.  Ama tartışmak gelmiyor içimden. Sarı gagalı ağaçkakanlar, ağaçlarla birlikte giderek azalıyor. Şehrin binaları tek tük başladı. İşte yeni bir Noel ve her yer süs içinde. Renkli neon ışıklar evlerin verandalarında hala yanıyor. İlk uyanan kalkıp söndürecek.

Bodrum’da karşılaştığımız an geliyor aklıma. Eve çok yorgun geldiğim bir akşamüstü, bahçede bulmuştum onu. Adresimi vermemiştim. Google Earth üzerinde, oturduğumuz yerlerin benzerliğini anlatmak için evimi göstermiştim yalnızca. Bu kadar çabuk ve habersiz beklemiyordum onu. Bir gün önce telefonda, kışın ne halt edeceğimizi konuşuyorduk. Ben ne yapacaktım? Onunla mı gidecektim, yoksa kalacak mıydım… Kalmak fikrinin beni ne kadar boğduğunu, ne kadar içimi acıttığını biliyordu. Birbirimizden ayrı kalmak her gün biraz daha eziyetli hale geliyordu. Biz yalnızca aşkı bir arada yaşamak istiyorduk, gerisi bir süre daha umurumuzda değildi.

Onu parlak gözleriyle, kollarını açmış, misina gibi incelmiş dudaklarında büyük bir gülümsemeyle bulunca bütün yorgunluğum gitmiş, biraz afallamış ve çok mutlu olmuştum. Mucizevi bir şeydi. Ayrı kaldığımız her gün eve dönerken ‘keşke evde bulsam onu’ diyen ben, biricik dileğime kavuşmuştum sonunda. Sarıldım. Sanki her an değişebilir bir gerçeklikmiş gibi, bırakamadım, bırakırsam puf diye yok olur zannederek, sıkı sıkı sarılıyordum.

Babamla göz göze geldim!

Babam mutlu olduğuma sevinmiş, fakat en az benim kadar şaşkındı. Ne yapacağımı bilememiştim babamı görünce. Pawel’yu bırakıp ona sarılmıştım. ‘Geldi işte, geldi!’ diye çığlık çığlığa bir babama bir Pawel’ya koşuyordum zıplayarak. İkisi de arkadaki ormandan fırlayıp bahçeye düşen 1,67 boyundaki bu iri sincaba hayretler içinde bakıp sakin ol sakin ol diyorlardı.

Ve meselemiz kamuya mal olmuştu artık. Pawel, kısa bir süreliğine, sırf yaz sonunda benimle evlenmek istediğini, gittiği yere beni götürmek istediğini ilan etmek, ailemin iznini almak için gelmişti. Bu çok ince bir sürprizdi fakat protokole kayan her konuşma benim için gerilim demekti. Evlenmek istemiyordum. İstemiyorduk. Böyle bir meşruiyet dış itirazları bertaraf etmek ve daha kolay yolculuk yapmak için gerekliydi, o kadar. O günden beri konuşurken en gerildiğim konu düğün konusuydu. Çünkü zaten her düğünün uğradığı akıbete uğrayacaktı bizimkisi de. Anlatacak bir hikaye lazımdı ailelere. Bize ise sadece aşkın kendisi. Düğün detaylarını bize dayattıkları her an sinirleniyorduk. Madem isteyen onlardı, bizi ilgilendirmiyordu yeri, saati ve kılık kıyafetler.

Yol boyunca aklımda bunlarla cebelleşirken, Pawel sigarayı uzatıyor. Birlikte içiyoruz tek bir sigarayı. Yol bitmek üzere. Garın kulesi görünüyor artık.

Şehir merkezinde kar kalmamış. Halbuki annemi karlı bir günde karşılarım diye umuyordum. Maalesef umduğu gibi olmayacak. Yine de Aralık ayındayız ve bir iki gün içinde mutlaka yağacak. Onlar gitmeden karlı yürüyüşler yapabilmek istiyorum birlikte. Pawel ile birbirimize sokuluyoruz.

‘Heyecanlı mısın?’ diye soruyor.

‘Galiba. Biraz.’

‘Sence yemekleri beğenirler mi?’

‘Onlar benden daha açıklar yeniliklere.’

Garın içine girip panolara bakıyoruz. Rötar yok. Birazdan iniyorlar.

‘Merak ediyor musun gelinliğini?’

‘Hayır, pek sayılmaz. Üzerime olmazsa gelinlik giymekten yırtarım.’

‘Ben beğendim bana aldığınız damatlığı. Herhalde en son kiliseye gittiğim çocukluk günlerinde giymiştim takım elbise. Koyu fümeyi severim hem ben. Benim derdim ayakkabı.’

Sarılıp öpüyorum alnından. Ertesi gün aileler gezerken, fırsattan yararlanıp günümüzü şehirde, alışveriş yaparak geçireceğiz.

Ve trenin beyaz gövdesi beliriyor uzakta. Varşova’dan bindikleri tren neyse ki Intercity. Bugünlerde Polonya’nın en kaliteli ekspresi. Hala sınıflara ayrılmasına ve çok pahalı olmasına rağmen, daha güvenli. Türkiye demir yollarına geç kavuşan bir ülke, yine de şık trenler edinmekte hiç de gecikmedi. Polonya lüks yatırım yapamayacak kadar karışık günler yaşıyor. Bunu trenlerde, kamu binalarında görmek mümkün. Tüketim düşük seviyede tutuluyor.  Zaten insanlar sigortasız çalışmaktan telef olmuş durumdalar, hükümet bir de trenleri yenilemekten bahsetse, herhalde halk sokağa dökülür.

Beyaz gövdeli tren nihayet duruyor. Noel dönemi geldiği için herkes güneye akın etmiş. Sırtında kayak malzemeleri, ağır ekipmanlar ve sırt çantalarıyla yüzlerce öğrenci boşalıyor içinden. Aralarından bizimkiler de görünüyor. Bavullar, çantalar ve büyükçe bir kutu. O kutuda gelinliğim var. Birden bire tuhaf oluyorum.

Babam ve annem, herkesin birbirini tanıdığı, aynı dili konuştuğu, bütün yakınlarımızın bir araya geldiği bir düğün hayal ediyorlardı, fakat ne var ki hiç bilmedikleri bir ülkede, birbiriyle ancak benim tercümanlığım aracılığıyla anlaşabilen insanlarla paylaşmaya çalışacaklar duygularını. Bu açıdan babamın yüzündeki neşeli ama kuşkulu ifadeyi hiç unutamıyorum sanırım.

Kalabalığın içinden sıyrılmalarını beklerken yüzlerini inceliyorum. Annem gezmeyi, macerayı çok sever. Heyecanlı ve iyi görünüyor. Aile dostumuz da öyle. Yorgunlar. Annemle göz göze geldiğimiz zaman yürümeye başlıyorum. Çok güzel gülüyor. İyi ki buradayım der gibi. Sarılıyorum sıkıca. Yine aylar geçmiş alıştığım krem kokusunu almayalı. Doğduğumdan beri aynı koku. Çok mutlu oluyorum.

Babam Pawel ile selamlaştıktan sonra bana sarılıp beni çok iyi gördüğünü söylüyor. Arabaya yürürken sigara yakıyor herkes. Yedi yıldır sigara içmeyen babamın da yaktığını görünce çok şaşırıyorum.

‘Yine mi başladın?’

‘Sayılmaz, arada tek tük işte.’

Sigara içtiğimi bilmesine rağmen, atlattığı akciğer kanseri dolayısıyla onun yanında hiç sigara içmiyorum. Üzülüyor. Şimdi sigaraya başlamış olduğu için ben de çok üzülüyorum.

Bavulları yerleştirip yola çıkıyoruz. Uçak yolculuğu kısa olduğu için anlatacak pek bir şey yok belli ki. Tren yolculuğundan çok keyif almışlar. Ballandıra ballandıra, kırık dökük ingilizceleri ile trende sohbet ettikleri, tanıştıkları Polonyalı gençleri anlatıyorlar.

Öğrenciliğimde eve gönderdiğim mektuplarda hep bu yolculuklardan bahseder, insanları, kıyafetlerini, mimiklerini tasvir ederdim. Trenin dışında kalan manzarayı uzun uzun anlatırdım.

‘Mektuplarındaki gibi’ diyor annem. ‘Başka bir hava hâkim.’

Onlara bakmadığım ve başka bir şeylerle ilgilendiğim her an beni süzdüklerini, âdeta incelemeye aldıklarını fark ediyorum. Mutlu muyum, Pawel ile iyi geçinebiliyor muyum, ona nasıl davranıyorum…

‘İyiyim ben, iyiyim, inceleyecek bol bol vaktiniz olur, siz şehre, binalara, sokaklara bakın.’ diyorum gülerek.

Gülüyorlar. Pawel elimi tutuyor yine. Bütün kemiklerini hissettirerek,

‘İyi misin?’ diye fısıldıyor Lehçe. Ortak dilimiz ingilizceyi hızla terk ediyoruz o dakikadan itibaren. Artık lehçe konuşacağız, belli.

‘Çok iyiyim hem de!’

Tül ve Kar (6. Kısım)

2 Ocak 2006

Boş bir vagon bulduğumuz için şanslıyız. Iskra, Adam ve ben dönüş yoluna suskunluk içinde, biraz hayıflanarak başlıyoruz. Üçümüz de belli ki pek doyamadığımız anılar biriktirmişiz bu kısa tatilde. Iskra koltuğuna yerleştiği andan beri derin bir uykuda. Adam, elindeki kitaba dalıyor eşyalarını yerleştirdikten sonra. Kompartımanımızın camını, dışardan gelen soğuğa aldırmadan yarıya indiriyoruz. İçi rengarenk ve ışıl ışıl mumlarla aydınlatılmış mezarlıkların önünden geçerken, bu çevre düzenlemesine gösterilen özene duyduğum hayranlıktan bahsediyorum Adam’a. Kitaptan kaldırıp kafasını, o da izlemeye başlıyor karda pırıl pırıl duran ışıklandırılmış mezarlıkları. Polonyalıların bu konuda ne kadar hassas olduklarından bahsediyor. Ülke tarihi yakın zamana kadar işgallerle, yıkımlarla dolu olan, hatta yüzyıllarca bir devlet olarak tanınmayan bu kasvetli ve şanssız ülkenin yakın geçmişini ve bugününü konuşmaya başlıyoruz. Bitmeyen bir yas havası çevrede. Güneye indiğimizden beri, insanlar üzerinde fark ettiğim genel karamsarlık ve melankoli eğilimini soruyorum.

“Sanki Ruslar dün çekilmişler gibi.” diyorum. “Kasia ve Pawel’nun evlerindeki kilerler dikkatimi çekti. İçinde, bir aileyi en az 6 ay idare edebilecek miktarda patates, soğan, reçel, turşu ve yağ var. Benim ülkemde, bir mahalle pazarında görebileceğim toplam patates miktarından çok daha fazla.”

“Eğer, sizin son beş yüz yıllık tarihiniz de işgal etme yerine işgal edilme üzerine olsaydı, siz de böyle yaşayacaktınız büyük ihtimalle, ama gördüğün erzak miktarını sadece böyle açıklamak saçma olur. Karlı bölgelerde sürekli alış verişe çıkamayabilirsin, araban bozulabilir, yolda kalabilirsin. Evde mahsur kaldığın an, seni haftalarca idare edebilecek kadar yiyeceği depolamış olman gerekiyor Deniz.”

“O halde sadece kışın değil, yazın da karınca disipliniyle yaşıyorlar buralarda. O kadar reçeli ve turşuyu hazırlamak için ciddi bir hazırlık var.”

“Elbette.” diyor Adam. Kitabına gömülüyor yeniden.

Artık tek tük evler kalıyor ışıltılı manzaradan geriye. Bir sigara yakıyorum. Son on günü yeniden düşünmeye başlıyorum. Artık okula dönmek gelmiyor içimden. Gördüğüm uçsuz bucaksız dağlar ve buzlu nehirlerden sonra, yeniden bir odaya kapanıp saatlerce klarnet çalmak fikri beni boğmaya başlıyor. Yalnızca aşık olmak için doğduğuma inanıyorum o an. Yolculuk yapmak, kavuşmak ve ayrılmak, bir süre özleyip, mesafeler dayanılmaz bir hal alınca yeniden yolculuğa çıkmak, öpüşmek, gecelerce sevişmek, saatlerce yürümek ve ne olursa olsun aşık kalmak.

Uykusuzluk bedenimi ağırlaştırmaya başladığında, yanımdaki iki koltuğun kol koyma yerlerini kaldırıp uzanıyorum. Adam pencereyi kapatıyor ve başını pencereye yaslayıp uykuya dalıyor.

Bir el, sert bir şekilde dizime iniyor. Gözlerimi açmakta zorlanıyorum önce. Adam, beni ve Iskra’yı telaşla uyandırmaya çalışıyor. “Kızlar, hemen kalkmanız gerekiyor! Hadi, uyanın!”

“Burası neden gaz kokuyor?” diye soruyorum.

Adam ikimizin de koluna yapışıp ayağa kaldırıyor. “Oturmayın, başınızı olabildiğince yerden yukarıda tutun. Deniz, camı aç hemen.”

Korku ve panik içinde cama asılıyorum. Buz gibi hava dolduruyor kompartımanı. “Neler oluyor?”

“Korkma, sadece hırsızlar” diyor Adam.

Polonyalı hırsızların trenlerde sıklıkla tercih ettikleri soygun tekniğinin ne olduğunu böylece öğrenmiş oluyoruz. Birkaç çakmağın gazını kompartıman kapısının altından veya üstünden uyuyan insanların üzerine sızdırıp, derin bir uykuya geçmelerini bekledikten sonra, ceplerindeki cüzdana kadar ne var ne yoksa çalabildiklerini dinliyorum Adam’dan. Telaş içinde eşyalarımızı kontrol ediyoruz. Her şey yerli yerinde. Klarneti yanıma almamakla ne kadar iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum birden. Adam, bu duruma son derece alışkın, “artık uyumayalım kızlar, kapıyı da açın, gelen gideni görebilelim.” diyor.

Yolculuğun geriye kalanı tedirginlik içinde geçse de, koyu bir sohbet başlıyor. Birkaç saatlik uyku beni kendime getirdiğinden, artık kafamı toparlayıp iki çift laf edebiliyorum. Iskra ile, çektiğimiz fotoğraflara bakıyoruz kameradan. Her anı yeniden konuşup gülüyoruz. Adam kitabına dalıyor bir kez daha. Gdansk’a yaklaştıkça, geçirdiğimiz son on gün sanki trendeki kısacık uykumdan kalan bir rüyaymış gibi görünüyor. Özlemle gitmek istediğim, ihtiyaç duyduğum ama bir türlü okuldan uzaklaşıp da yaşayamadığım bir tatil gibi.

Bavulları sürükleyerek, söylene söylene giriyoruz kaldığımız binadan içeri. Resepsiyondaki kadın bana tuhaf tuhaf bakıyor odamızın anahtarını uzatırken. “Aşk sana yaramış, yanakların pembe pembe olmuş.” diyor sırıtarak. Iskra ve ben şaşkınlık içinde birbirimize bakıp kahkahalara gömülüyoruz. Asansörü beklerken Iskra elini omzuma koyuyor ve “Tanrım, konservatuvar değil mi, her yerde aynı demek ki; bir konserve kutusuna hapsolmuş dedikoducu kadınlardan ibaret!” diyor.

17 Şubat 2006

Ufak bir bavulla yeniden bir istasyondayım. Erken geldiğim için kendime kızgınım. Saat sabahın altısı. Güneye gidecek trene hala yarım saat var. Eldivenlerimin içine işleyen bu dayanılmaz soğuk bir gün olsun kırılmıyor. Her gün biraz daha buza kesiyor ortalık. Üniformalı istasyon görevlileri geceden sarhoş olup istasyonda uyuya kalan iki adamın donmuş cesedini büyük siyah torbalara sığdırmaya çalışıyorlar. Bakmamak için yanıma oturan ailenin uykulu gözlerle beni izleyen güleç bebekleriyle oyalanmayı deniyorum. Soğuğa rağmen yüreğimin ateş içinde eridiğini hissediyorum. İnsan bedeni ölünce küçülüyor mu? O torbaya bu halimle ben sığabilir miydim? Görevliler hiç konuşmuyorlar. Evsiz cesetlerin ceplerinden çıkan bir iki kağıt parçası ve kimlikler bir direğin dibine konmuş. Gidip bakmak istiyorum, kim olduklarını, yaşlarını öğrenmek için sabırsızca yerimde eğilip doğruluyorum. Sonra tekrar yanımdaki bebeğe dönüyorum. Ölümle değil, yanımdaki taptaze yaşamla ilgilenmenin bu yolculuğa daha iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum içimden. Görevliler cesetleri buz gibi zeminde gürültüyle sürüklüyor ve az sonra gözden kayboluyorlar. Bir sigara yakıp volta atmak üzere kalkıyorum. Bebeği uzaktan izleyebileceğim ve dumanı ondan sakınabileceğim bir mesafede bir süre yürüyorum ileri geri. Mekanik tabelalardan şıkırtılı bir ses geliyor sonunda. Harfler ve saat bölümleri göstermesi gereken yer ve zamana ayarlanana dek takır takır düşüyor birbiri üzerine. Bielsko-Biala treni az sonra istasyona girecek. Yeniden derin bir sessizlik.

Her nefes alışımda akciğerlerim, bronşlarım buz kesiyor. Acılı bir yanma hissi. Burnumdan nefes alamıyorum, her denemede göz çukurlarıma ve alnıma kadar sızlıyor. Hayatımda hiç böyle bir hava görmedim. Eksi otuz sekiz diyor istasyonun termometresi. Bu soğuk günlere rağmen hiç hasta olmuyoruz ne Iskra ne ben. Belki neşemizden, belki korkumuzdan. Artık trene binmek ve ısınmaya başlamak için sabırsızlanıyorum. Bebeğe yaklaştığımda burnunun ucunun kırmızıdan mora çaldığını görüyorum. Keyfi yerinde yine de.

Ailenin bindiği vagona biniyorum. Yalnızız şimdilik. Her ne kadar aynı kompartımanda olmak istesem de, yabancılığımdan tedirgin olmasınlar diye bitişikteki kompartımana geçiyorum. Umduğum kadar sıcak değil ama yine de dışardan iyidir. Kitabımı çıkarıp, ayaklarımı uzatıyorum koltuğa. Sırtımı da pencereye dayayıp sigara yakıyorum. Bu ülkede beni yalnızlaştıran, ürküten ve hüzünlendiren havayı dağıtmak için kitabıma gömülüyorum. Hava aydınlanınca ruh halim değişecek ve nihayet birbirinden güzel şehirlerden manzaralar izleyeceğim. O vakte kadar kitabımı bitirmemem gerekiyor. Her virgülde nefes alıp her noktada kafamdan bir şeyler ekleyerek hikayeye, devam ediyorum yola.

Kompartıman bir türlü ısınmıyor. Bilet kontrolüne gelmesi gereken kondüktörü bekliyorum. Vagon girişindeki termometreye bir bakmak için kompartımanımdan çıktığımda, yandaki ailenin söylendiğini, adamın küfrederek havaya, trene, kaloriferlere sövdüğünü duyuyorum. Anne ve baba paltolarını çıkarıp bebeğe sarmışlar. Çocuk hala neşeli ve umursamaz görünüyor. İçim rahatlıyor onu böyle görünce. Ellerim artık öyle soğuk ki, cebime bile sokamıyorum. Paltomun cep kenarlarına sürtündüğü zaman canım yanıyor, sanki bıçakla kesiyorlar parmak uçlarımı yavaş yavaş. Vagon kapısına asılı termometre içerinin iki derece olduğunu gösteriyor. Daha 10 saatimiz var, donarak ölmemek için bir şeyler yapmalıyız. Kondüktörü aramak için 6 vagon kadar ilerliyorum. Tek tük insanlar, öfke içindeler. Keskin bir votka kokusu yayılmış. Vagon arasında sigara içen genç bir adam, alaycı alaycı beni süzüp, elindeki şişeyi uzatıyor.

“Gel ısınalım canım” diyor. Bundan sonra birinci sınıf vagonlar başlıyor. Kapıyı araladığımda içerden sıcacık bir hava dalgası vuruyor yüzüme. Hızla geri yürüyorum artık kendi kompartımanıma. Art arda bir sürü kapıyı açıp kapatıyorum. Bebekli ailenin önünde dikilip kırık Lehçemle, birinci sınıfın sıcak olduğunu, oraya gitmenin daha akıllıca olduğunu söylüyorum. Güleç bebeklerini kucakladıkları gibi kalkıyorlar ayağa. Ben de bavulumu indirip onları takip ediyorum.

Birinci sınıf bomboş. Polonya’da, bayramlar hariç kimse yolculuk yapmıyor gibi. Daha bir ay önce tıklım tıklım dolu olan trende in cin top oynuyor. Nihayet atkımdan, beremden ve koca paltomdan kurtulup, sıcacık bir kompartımana yayılıyorum. Ayaklarımı uzatmaya kalmadan kondüktör beliriyor kapıda.

“Hanımefendi, iyi yolculuklar, bilet lütfen!”

Biletimi görür görmez, yerime itiraz ediyor. Kimliğimi istiyor. Öğrenci kartımı gösterdikten sonra ayaklanıp karşısına dikiliyorum. Çok kararlı bir sesle bir daha eski vagonuma dönmeyeceğimi, kaloriferlerin yanmadığını ve termometrenin iki dereceyi gösterdiğini, donarak ölmeye niyetimin olmadığını söylüyorum. Birinci sınıf farkını ödetmek istiyor önce. Çantamdan bir defter ve kalem çıkarıp göğsüne iliştirilmiş ismini ve soyadını not alıyorum. Defterimi kapatırken, beni kızgın kızgın süzdüğünü fark ediyorum.

“Gittiğim her yerde sizden bahsedeceğim; elçilikleriniz ve devlet daireleriniz dahil! Benden bir zloti bile koparamazsınız beyefendi, önce kaloriferleri yakın.” diyerek dikleniyorum.

Kapımda belirdiğinde hanımefendi diyerek incelik gösteren kondüktör, şimdi küfrederek kapımı hızla kapatıp uzaklaşıyor. Ayak seslerini dinliyorum. Bir önceki kompartımanda durup bebekli aileye musallat oluyor. Bebeğin babası gürültüyle kükrüyor kondüktöre. Oradan da söylenerek uzaklaştıktan sonra artık Varşova’ya kadar 5 saat daha bize ilişmiyor. Bir süre sokakları ve buz sarkıtlarıyla dolu dik çatıları seyrettikten sonra uyku bastırıyor. Yeniden ayaklarımı uzatıp, sıcacık bir uykuya dalıyorum.

“Lütfen Hanımefendi, lütfen ama.” diyor yumuşacık bir kadın sesi. Yaşlıca bir kadın, beni uyandırıp kaldırmaya çalışırken, bir yandan da biletini burnuma kadar sokmuş, lütfen diyor. Arkasında birikmiş bir kalabalık var. Varşova’ya geldiğimizi anlıyorum. İnsanlar şık ve kibar. Belli ki bir süredir beni uyandırmak için ter döküyorlar. Birinci sınıfın koltuk numaralı sahipleri ellerinde biletler, sabırsızca benim kompartımandan çıkmamı bekliyorlar. Nasılsa boş bir koltuk bulacağımı düşünerek bavulumla süklüm püklüm ayrılıyorum aralarından. Birinci sınıfın son koltuğa kadar dolmuş olduğunu fark edince bir sinir basıyor. Yeniden ikinci sınıf mezbahasına dönmek gelmiyor içimden. Bu kalabalık Katowice’de terk edecek treni, ancak oraya en az iki buçuk saat var. Hele ki uykulu bir vücutla o soğuk kompartımanlardan birinde oturmak… Bir süre birinci sınıfın vagon arasında öylece dikiliyorum ayakta. Karnım aç. Bavulumdan Iskra’nın benim için hazırladığı bol tereyağlı ve jambonlu sandviçimi çıkarıyorum. Pawel ne yapıyor acaba o saatte? Belki de annesiyle alışverişte, özlediğim bütün yemeklerin malzemelerini alıyorlar. Belki de bahçenin taş zemininde giderek kalınlaşan buz tabakasını kırıyor. Böyle bir şey yapması gerektiğini söylemişti telefonda. Annesi düşüp bileğini incittiğinden beri her gece tuzluyormuş bahçeyi. Kırması kolay olsun diye.

Artık karın keyfi kalmadı. Son üç haftadır ortalık böyle buz keseli beri, yol kenarlarında birikmiş yumuşak kar tepeleri, gri buz duvarlarına dönüştü. Bahçelerde küremekten belli bir yerde öbek olmuş karlar da güneş vurduğunda aniden parlayıp insanı bir süreliğine kör eden aynaları andırıyor. Szczyrk ne kadar soğuk acaba. Dağda kayabilecek miyiz merak ediyorum. Eve hapsolmak istemiyorum hiç. Artık noel ışıkları ve süsler de yok. Bir süre önce geride bıraktığım o neşeli ve ışıltılı köyün, yılın geriye kalanında dönüştüğü şeyin beni hayal kırıklığına uğratmasından biraz korkuyorum. Bavulumun üzerine tüneyip sigara üstüne sigara içiyorum. Pawel’ya yaklaştıkça nabzım hızlanıyor. Varşova’dan ayrılalı beri gözleri artık üzerimdeymiş ve yalnızca bir adım yaklaşıp elimi yakalayabilirmiş hissiyle gülümsemeye başlıyorum. Onu düşünürken somurtamıyorum, hatta dudaklarımın kenarlara doğru gerilmesine engel olamıyorum. Heyecanla bir ileri bir geri yürümeye başlıyorum ufacık vagon aralığında. Son anda dolaptan çantama attığım bir şişe Tyskie bira geliyor aklıma. Tam zamanı diyerek açıp içmeye başlıyorum.

Polonya’da o ana kadar on beşin üzerinde farklı bira içtim. Bir o kadar daha marka olduğunu vurgularken olağanüstü gururlanıyor yerliler. Biraya özel bir ilgi duymadığım için olsa gerek, onların bahsettiği tat farkını pek alamıyorum. Kimileri sabah uyandığında farklı, öğle yemeği sonrası farklı, akşam ve gece farklı birayı içiyor. Ancak benim bira tüketimim bütün güne yayılmadığı ve sadece gece bir kaç saat sürdüğü için elime ne geçerse onu içiyorum. Henüz kötü bir bira içmedim. Tatsız bir votka da içmedim. Alkol üretiminde ne kadar özenli olduklarını her akşam kaldığımız binanın koridorlarında sızmak için yatak arayan sarhoş öğrencilerden kafi miktarda dinlemiş bir yabancıyım. Benim dikkatimi hala ve ısrarla çeken asıl mesele, her gece litrelerce içen bu insanların, sabahın erken saatlerinde nasıl benden daha dinç uyanıp çalışmaya başladıkları. Bu disiplin, övündükleri bira çeşitliliğinden daha hayranlık verici geliyor bana.

Katowice anonsu duyulduğunda vagonda gürültülü bir hareketlilik başlıyor. Nihayet sıcak koltuklara geri döneceğim tren yeniden hareket ederken. Sel gibi akıp giden insanlara bakıyorum pencereden. Katowice’den neredeyse kimseyi almıyoruz. Şişeyi çöpe atıp birinci sınıfın ortasındaki kompartımana girip pencereyi açıyorum. İçerisi havasız. Vagonda tek başıma ve mutluyum. Klarnet çantamı kucağıma alıp, üzerine defterimi açıyorum. Bir kaç kelime yazmaya kalmadan, kapım açılıyor. Siyah deri ceketli, bakımsız bir adam insanı bayıltabilecek kadar ağır bir ispirto kokusuyla karşımda, pencere kenarındaki koltuğa yığılıyor. Gözleri kan çanağı ve üzeri incecik. Elleri soğuktan kurumuş, çatlakların arasına kan toplanmış. Göz göze gelmiyoruz. Bir süre manzarayı seyrederken, arada onun da halini izliyorum. Dışarıyı izlediği için ona baktığımı görmüyor. Belli ki bir kaç dakika sürmeyecek sızıp kalması. Kapıya yakın olan koltuğa, ispirto kokusundan kurtulabilmek için ondan olabildiğince uzağa geçiyorum ve yazmaya devam ediyorum.

Tedirgin edici düzenli bir hareket var görüş alanımın içinde. Kafamı kaldırıp bakmak istemiyorum. Yazdığım sayfanın en üst satırına kaydırınca gözlerimi, ürperiyorum. Neler olduğunu anlamak için artık bakmama gerek yok. Karşısındaki paltolu, pantolonlu, hiç bir erotik çağrışımda bulunmayan bu öğrenciye bakarak mastürbasyon yapan ayyaş herifin bir sonraki adımı ne olabilir ve ne kadar hızlı davranabilir diye düşünmeye başlıyorum. Onu fark etmemiş gibi kalemi sayfalar üzerinde hareket ettirmeye devam ediyorum. Artık ne yazdığımı bilmiyorum. Nabzımın yükselişi nefes alıp vermeme yansıdığı an yaptığını fark ettiğimi anlayacak. Korkmaya başlıyorum. Düzenli nefes alıp vermeye çalışırken, bir yandan çözüm yolu arıyorum. Ondan kurtulmalıyım ve bu bomboş trende peşime takılmasına engel olmalıyım. Ondan çok daha hızlı koşabileceğimi sanıyorum, fakat koşmaya başlamak için önce kapıyı açmalı, bavulumu almalı ve defterimi toparlamalıyım. Bunları birkaç saniyede en iyi hangi sırayla yapabileceğimi tartıyorum. Ellerim titremeye başlıyor. Bu sırada adamın düzenli hareketleri hiç kesilmiyor. Göz göze gelmemek için kafamı sayfalardan kaldıramıyorum. Bir diğer ihtimalse beklemek. Elbet bir süre sonra duracak. İşi bittikten sonra zaten bana musallat olmasına gerek kalmayacak. Belki de biraz mutlu olmaya çalışıyor ve sonra sızıp kalacak. Bu ihtimalin sonu fazla belirsiz geliyor bana. Bunun yerine, kaçmayı denemek zorundayım. Kararımı veriyorum!

Oturduğum yerde kafamı kaldırmadan, defterimi kapatıp klarnet çantama atıyorum. Kalemi elimde tutacağım bir süre. Klarnet çantamın askısını koluma geçirip, bir anda ayağa fırlıyorum. Bavulumu raftan hızla çekerken, ayağımla kapıyı sonuna kadar ittiriyor ve kendimi kapının dışında buluyorum. Adam korku içinde irkilip, “lütfen, kal, kötü bir şey yapmayacağım” gibi bir şeyler söylüyor yalvaran bir sesle. Koşmaya çoktan başlamam gerekirdi belki, fakat donup kalıyorum. Sanki karşımda mastürbasyon yapan biri yok da, giderken kendisine okuduğum gazeteyi bırakmamı rica eden kibar bir adam var. “Hayır, üzgünüm, gitmem gerekiyor” benzeri bir lafla nihayet bacaklarıma yeniden hükmetmeye başlıyor ve art arda birkaç vagonu hızla geçiyorum. Arkamdan kimse koşmuyor, seslenmiyor. Koşarken, perdesi açık olan bütün kompartımanlara bakıyorum bir tek kişiye rastlayabilmek için. Yemekli vagona kadar kan ter içinde, titreyerek koştuktan sonra, ilk masaya atıyorum kendimi. Genç bir kadının yanına oturup kaldığımda, artık ağlıyorum. Bütün vagon bana bakıyor. Garsonlar servise ara veriyorlar. İlk defa o an, aslında ne kadar iyi öğrenmiş olduğumu da keşfediyorum Lehçeyi. Yanımdaki kadına ağlayarak olup biteni anlatıyorum. Elimi tutup beni sakinleştirirken, “korkma” diyor. “Sadece biraz eğlenmek isteyen bir garip. Biraz mutlu olmak isteyen evsiz bir ayyaş. Sana dokunmaya cesaret bile edemeyecek kadar zavallı biri muhtemelen.”

Bielsko-Biala’ya yaklaşırken sakinleşiyorum. Masadan kalkmadan önce kadın omzumdan sıkıca tutup, bu durumu istasyon polisine ve kondüktöre bildirirsem o adamı sağ kalmayacak hale getirebileceklerini söylüyor. Gerisi benim vicdanıma kalmış.

İndiğimde, ışıl ışıl gözleri ve misinayı andıran dudaklarında büyük bir gülümsemeyle, Pawel kollarını açmış beni karşılıyor.

Tül ve Kar (5. Kısım)

Dik bir yokuşun başındayız artık. Beyaz bir süt denizinin içinde yüzüyorum. Yoğun karda yürümeye hızla alışmış olduğumu fark ediyorum. Bu yokuş, evler, bahçeler ve yamaçtaki son evin arkasında yükselen orman bana çok tanıdık görünüyor. Bodrum’daki evimizin civarına kar yağsa, bu görüntünün aynısına sahip olacağını düşünüp heyecanlanıyorum.

“Bir şeyler fazlasıyla tanıdık ve bu beni çok heyecanlandırıyor, şu yamaçtaki evi ailemin evi var sayarsam, bu yollar, bahçeler ve orman sanki hep bildiğim bir kareden düşmüş buraya” diyorum.

Gülmeye başlıyor Pawel.

“Ormanın başlangıcında gördüğün o ev ben ve ailemin yaşadığı ev Deniz, hislerin seni doğru yere yönlendiriyor.” diyor. Bu benzerlikler bana yeni bir cesaret veriyor. İçimden, o koca pencelerden annesi ve babasının bizi çoktan fark etmiş olduğunu, oğullarının elini sıkı sıkı tutan bu kızın merakla kim olduğunu sormaya ve aralarında konuşmaya başlamış olabileceklerini geçirip heyecanlanıyorum. Kafamı kaldırıp daha dikkatli bakıyorum. Az sonra her ikisiyle de tanışacağım.

Bizi nefes nefese bırakan buzlu yokuşu nihayet geride bırakıyoruz. Evin arkasından dolaşıp üzerinde yaldızlı çanların ve at nallarının asılı olduğu süslü ahşap bir kapıda duruyoruz. Biz çalmadan açılıyor kapı. İncecik bir adam, ikimize de gülümseyerek bakıyor. Pawel elimi daha sıkı tutuyor artık. O da gülümsüyor babasına.

“Dağda kaybolup bütün köyü birbirine katan kız, işte bu kız” diyor. “Sevgilim.”

İçerden nefis kokular geliyor. Kek, çay, erimiş peynir. Babamla ikinci kez tanışıyor hissine kapılıyorum Andrzej’le konuşurken. Benimle daha iyi anlaşabilmek için, tek bir cümlede beş ayrı dilden kelime kullanıyor sürekli. En popüler olanlarını birleştirip kendisini mutlaka anlayacağımı  düşünüyor. Halbuki sıraladığı Fransızca, Almanca ve Rusça kelimelere Lehçe’den çok daha yabancıyım ama o henüz bunu fark etmiyor. Pawel kimseyi uyarmadığı gibi, araya girip tercüme de etmiyor. Bu şekilde, büyük bir doğallıkla, saatlerce sürecek sohbetimiz başlıyor. Pani Malgorzata – ki takip eden yıllarda ona sadece Gosia diyeceğim – heyecanla beni süzüyor. Gözlerinin mavisi gülüyor adeta. Eşi kadar konuşkan değil, Lehçe dışında dil bilmiyor, fakat gözleri benimle sürekli konuşuyormuş hissi veriyor. Aramızda sessiz bir diyalog başlıyor.

Beyaz bir kuzinenin başında, sanki yıllardır birbirini görmemiş aile bireyleri gibi, hararetle konuşuyoruz. Fonda bilmediğim bir kadınla Fransızca düet yapıyor Charles. Kuzinenin üzerinde rengarenk emaye tencerelerde akşam yemeğimiz pişiyor. Günü, ben varım diye mi özel kıldılar, veya aile tarihlerinde zaten özel bir gün mü pek anlayamıyorum. Herkes özenli, sade ama çok şık ve bir hazırlık içinde. Annesiyle başbaşa kalıyorum. Kelimeler imdada yetişemediğinde, ister istemez fiziksel bir temas kurar yakınlaşan insanlar. Sohbetimiz tıkandığında, elini omzuma koyup gülümsüyor. Annemi çok özlediğimi ilk defa o an hissediyorum. Kalbim sızlıyor.

“Sizi görünce, annemi ne kadar özlediğimi düşündüm, aylar oldu görmeyeli.” diyorum. Birden sarılıyor sıkıca.

Annemle ilgili soru yağmuru da işte bu vesileyle başlıyor! İşi, gücü, evi, ablam, babam ve bütün hayatımızı dilim döndüğünce anlatıyorum. Benzerlikler onu da heyecanlandırmış olacak ki, zaman zaman içerde sohbet eden eşi ve oğluna sesleniyor, “Hey, Denizka’nın da annesi şöyleymiş, onlar da böyle yapıyorlarmış!”

Denizka olarak kalıyor ismim. Çünkü Lehçe’de kadın isimleri “a” harfi ile bitmek zorunda. Maria, Ewa, Hanna, Anna, Maja, Agnieszka, Kasia… Ancak bu şekilde sondan eklemeli takılar kullanılabiliyor. Denizka biraz Denizcik ifadesi taşısa da,  Gosia’nın amacı daha çok sona eklenen takıları ismime adapte edebilmek. Hoşuma gidiyor bu durum. Pawel birkaç gün garipsiyor, ancak hepimiz alışıyoruz sonra.

Mutfak masasının üzerinde, kubbe şeklindeki cam kapak altında duran kekler ve pastalar varken, hiçbirimiz pişen yemeklerin yüzüne bakmıyoruz. Her şey olağanüstü lezzetli geliyor bana. Belki evimden bu kadar uzaktayken sadece temel besinleri almaya özen göstermiş olmamdan kaynaklanan bir kek-börek özlemi de yiyeceklerin tadını farklı kılıyor biraz. Bir süre sonra anne ve baba uyumak üzere odalarına çekiliyorlar. Pawel ile mutfak masasında karşılıklı sessizlik içinde oturup birbirimize bakıyoruz yeniden. Birbirimize bakmadan duramıyoruz tanıştığımız andan beri. Kafamı ne zaman kaldırsam, yeni bir ifadeyi keşfediyorum yüzünde. Gözlerinin içindeki duruluk değişmiyor yalnız. Bana güven veren bir sadelik var bakışlarında, gülüşünde.

Kuzine sönmeye yüz tutarken, kalkıp yanıma oturuyor. “Seni bu evde görmek çok iyi hissettiriyor” diyor. Beni hızla benimsediklerini hissediyorum. Ertesi gün trene binip okuluma dönmek yerine kalmaya devam etsem kimsenin bir şikayeti olmayacak neredeyse.

“Bu evde, evin çevresinde ve herkeste bana çok tuhaf gelen bir hüzün var.” diyorum. “Burada yaşamak korkunç zor olmalı. Her gün kürediğin kar öbeklerinin dalga geçer gibi ertesi sabah bir kez daha kapına yığılması, arabanı çalıştırmak için her sabah harcanan bu efor, yamaçtaki bu yalnızlık ve sessizlik… Buna rağmen ailenin buraya duyduğu bağlılık, doğanın ve yaşamın getirdiği bu şartlara karşı geliştirdikleri kabulleniş, beni çok etkiliyor.”

“Evet, yalnızız çok, beziyoruz belki zaman zaman, fakat biz bunun içine doğduk ve hep böyle yaşadık.” diyor Pawel. Başını eğip, önündeki çay bardağıyla oynamaya başlıyor. Biraz mahcup görünüyor artık. “Hiç bir yer bilmiyoruz, hiç gitmedik, içimizden gelmedi ve bu dağların arasında senin belki de hiçbir zaman tahammül edemeyeceğin basitlikte bir hayat yaşıyoruz. Her günümüz aynı başlıyor, nefes alabilmek için yaşıyoruz, bunun üzerine ekleyebileceğimiz hiçbir şey yok; şartlar kuzey yarım kürenin güneyindeki gibi çeşitliliğe elverişli değil.” diyor.

Var olan durumu abartma eğilimi olmaması ve mahcubiyetine rağmen yaşadığı gerçeği olduğu gibi sözcüklere dökmesi beni büyülüyor. Geldiğim yerde son derece sıradan ve sıkıcı hayatlar yaşayan insanların içlerinde duydukları boşluğu her gün önemli bir görevi yerine getirir gibi abartarak çevrelerine sunmalarına öyle alışmışım ki, Polonya’nın güneyindeki bu dağ evinde insanların sıradan ve ortalama standartların altında seyreden yaşamlarından abartısız bahsetmelerine şaşırıyorum. Bu kısa konuşmamızdan sonra, evi, evin verdiği yalnızlık ve hüzün hissini sevmeye başlıyorum. Gösterişsizlik beni giderek cezbediyor. Bir an kendimi o evin sahibi olarak hayal ediyorum. Metrelerce karın içine gömülmüş bir yaşamın nasıl olabileceğini, her gün eksi on beş – yirmi derecede işe gidip geldiğimi, döndüğümde buz tutmuş evimi ısıtabilmek için kuzineyi yaktığımı, kışlık odunu ormanda tek başıma hazırlamak zorunda kaldığımı, sular donduğunda, bahçeden ormana tırmanan borulara ulaşabilmek için metrelerce derinlikte kar kürediğimi… ve vazgeçiyorum bu fikirlerden. Hepsi öldürücü bir yalnızlık veriyor aniden. Pawel’nun elini tutuyorum.

“Yarın seni arkamda bırakıp dönüyorum. Başka bir şehirde senden uzaklaşan bir trene binmek daha kolay olabilirdi, ama seni bu dağların arasında, günlük yaşamınla yeniden yalnız bırakmak içimi sızlatıyor.” diyorum. İçimden ağlamak geliyor sürekli. Dudaklarımı ısırıp duruyorum. “Burada insanın canına okuyan bir şeyler var, seni bu durgunlukla baş başa bırakacak olmak, neden sana değil de asıl bana dokunuyor anlamıyorum.” Gidip, renkli bir okul hayatına devam edecek olan benim, ama sanki terk ediliyormuşum gibi daha şimdiden eziyet çekiyorum. Benimle gelemez misin? Birlikte kalamaz mıyız sen bu ülkeden ayrılana dek bir gün?”

Dudakları yeniden bir çift misina gibi inceliyor gülümserken. “Henüz değil sevgilim, hala tamamlamam gereken işler var ve inan o kadar kötü değil çıplak elle donmuş boruları bulup buzları çözmeye çalışmak. Bu benim hayatımın bir parçası.” diyor. “Sandığın kadar canım yanmıyor. Belki senin gidişinle yanmaya başlayacak ve yokluğunla başa çıkmak, bil ki karla başa çıkmaktan çok daha zor.”

Sarılıyoruz birbirimize. Kendi yaşamım, arada bir şikayet ettiğim her şeyim artık çok kolay ve başa çıkılabilir görünüyor bana. Asıl istediğimse, onun hayatına ortak olmak. Hayatta kalmak için neredeyse hiç mücadele etmeme gerek olmayan bir coğrafyadan kopup, onun dağlarında kalmak ve yaşamını kolaylaştırmak, onun gibi uğraşmak, özenmek, ayrıntılarla ilgilenmek ve bunları sadece bir sonraki gün yaşamayı sürdürebilmek için gerçekleştirmek istiyorum.

Sabaha kadar Bob Marley dinleyip birbirimizi izliyoruz. Son gece, buruk ve tuhaf bir heyecan içinde geçiyor. Onu göremeyeceğim bütün gelecek günler için, yüzünü, ellerini, saçlarını ezberlemeye çalışır gibi seyre dalıyorum. Uykusuz gözlerimiz günün ilk ışıklarına alışamadan, kalkıp giyiniyor ve şehre inebilmek için arabaya, lastik hizasına dikkat ederek yol açıyoruz yokuşun en altına kadar. Yorgunluk ve aşkla, elbette gözyaşı içinde ayrılıyorum ondan Kasia’nın evinin önünde. Alt kattaki galerinin neon ışıkları yanıp sönüyor ve ben bir türlü giremiyorum o eve. Pawel uzaklaşırken, bir sigara yakıyorum.

Tül ve Kar (4. Kısım)

31 aralık

Kasia’ların evinde, okul arkadaşları olarak yeniden ve son kez masanın başında bir aradayız artık. Opera bölümü şan öğrencisi Adam, kornocu Pawel ve sevgilisi Agnieszka, ismini hatırlayamadığım neşeli bir çift ve Adam’ın en yakın arkadaşlarından Radek, Iskra ve ben, Kasia ve beni her konserinde müthiş etkileyen, soyadını ancak iki ay sonra telaffuz edebildiğim klarnetçi sevgilisi Andrzej ve Kasia’nın kibirli ailesi, hepimizin yüzünde aptal bir müteşekkir ifadeyle yemeklerimizi yiyoruz. Aşık olduğumu neredeyse bütün Szczyrk’a ilan ettiğim için sık sık sorguya çekiyorlar. Girip çıktığımız bakkal ve marketlerde Szczyrk’lı Pawel’nun, Türkiye’li ama Gdansk’ta okuyan bir sevgilisi olduğunu, sokaklarda deli gibi şarkılar söyleyip, Noel gecesi bir grup gelenekçi hristiyan gençle evlere girip çıktığını, votka içip, dans ettiğini bilmeyen yok. Kasia arada küçümser bir ifadeyle sevgilisine, aşık olduğum adamın kimlerden olduğunu anlatıyor, tek kelimesini bile anlamıyorum ama bütün ifadesi bana yeterince açıklıyor.

Adam, okulda en yakın olduğum arkadaşlardan biri. Sigara içmek için dışarı çıkmadan önce, ona mesaj atıyorum ve bu yapay gülüşmeler ve berbat tavuklu – bezelyeli jöleden kurtulabilmek için desteğini istiyorum.

Telefonunu cebinden çıkarıp, bana göz kırpıyor, gülüyor.

Bir mesaj geliyor. Bu gece Oscar’ı bana verecekler, görürsün!

Gülüp, portmantoya seyirtiyorum masadan. Paltomu ve botlarımı giyip dışarı atıyorum kendimi. Biraz sonra Adam ve Iskra da kadehleri ve sigaralarıyla bahçedeler. Bir süre, Kasia’nın ailesinin taklidini yapıp, kibirleriyle dalga geçiyoruz. Arada Adam’ı sıkıştırıp bizim hakkımızda konuşulanlardan az çok bahsetmesini istiyoruz. Bizi garipsediklerine şüphe yok. Ama en çok giysilerimizi beğeniyorlarmış. Takılarımız ve giysilerimiz onlar için bir kaç yüzyıl gelecekten gelmişiz gibi, bunun farkındayız.

Bu akşam çok iyi oynadım. Oscar benim! diyor Adam. Haklı. Zor bir yemekti.

Pawel ve Jay’e ulaşırsam, gece yarısına sizinle girdikten sonra devamını Pawel ile geçirmek istiyorum, bir sakıncası olur mu?

Hayır, bu senin hayatın, senin tatilin, burayı bir otel gibi düşün ve canın ne istiyorsa onu yap, ama herkesin uyuduğu bir saatte gelemezsiniz, sabah dönersiniz.

Tamam o halde! Biz, en azından ben, gece burda olmayacağım. Sabaha kadar sokaklarda Pawel ile yürümek istiyorum.

Gelecek mi dersin?

Aralık’ın son günü, 5 gündür Pawel ile görüşemiyoruz. Telefon numarasını almak aklıma bile gelmemişti. Jay’in telefonunu arıyorum, ama açan yok. Yaşadıkları yeri biliyorum ama her zaman olduğu gibi rastlaşalım istiyorum. Sokakta, restoranda, dağda ve ne olursa olsun birimiz bir diğerini aramıyorken, pat diye buluşalım.

Evin alt katındaki ışıl ışıl galerinin penceresine yaslanıp sokağı izliyorum. Onu yakın zamanda bir daha göremeyeceğim. Okul Ocak’ın üçünde açılacak ve biz ikisinde çoktan trende olmalıyız. Her şeyi kaybediyormuşum gibi, vücudum uyuşarak düşünüyorum bunları. Iskra beni güçlü ve mutlu kılacak her yardımı yapıyor, ama aşık olduğum gerçeğini değiştiremeyeceğini bildiği için halime giderek daha çok üzülmeye başlıyor.

Seni hiç böyle görmemiştim. Aşıkken ne kadar güzelsin, ne kadar iyi görünmeye başladın. Ben de şimdi aşık olmuş olmayı isterdim, sen heyecandan sokaklarda hoplaya zıplaya yürürken, sana eşlik etmek isterdim.

Jay pek aşık olunacak adam değil, öyle değil mi?

İyi biri, biliyorum, ama beni biliyorsun, senin kadar boşverci olamıyorum ben.

Gülümsüyor bana. Ne anı ama! Bomboş geldin, aşık gidiyorsun. Gözlerin hep nemli ama çok mutlusun. Bunu da yazacak mısın?

Önce yaşayacağım.

Eve giriyoruz. Kasia’nın babası gece yarısına yakın hepimize fişek veriyor. Sokağa çıkıp kar tepeciklerine saplayıp, tam gece yarısı ateşleyeceğiz.

Hazırlanıyoruz. Yemekte giydiğimiz abiye elbiseleri üzerimizden atıp, hemen kalın fitilli kadife pantolonlarımızı giyiyoruz. İki çift çorabı da dizlerimize kadar çekince tamam. Bir yandan gelirken yanımızda getirdiğimiz bir şişe Baileys’i dikiyoruz kafamıza. Her şeye rağmen eğlenmek böyle olmalı. Bu sırada nihayet bir mesaj geliyor. Gece yarısından sonra saat birde buluşacağız Kübalı’nın barının önünde.

Iskra, gelmek istemiyorsan zorunda değilsin, ama ben kesinlikle gideceğim. Burada daha çok eğleneceğini düşünüyorsan, kalabilirsin, benimle gelmiyorsun diye bozulmam, biliyorsun.

Bilmiyorum. Orada da, burada da yalnız olacağım aslında. O an geldiğinde karar veririm. Kalırım veya seninle gelirim. Sen dert etme, şimdi gidip eğlenelim!

Sarılıyoruz birbirimize. Uzun zamandır, bütün duygularımı bu kadar ortak yaşadığım, içinden eksiltmeden veya üzerine katmadan paylaştığım bir arkadaşım olmamıştı. Eskişehir’de izole bir hayatım vardı. Arkadaşlarımın bir çoğu başka fakültelerdendi ve bizim binamız kampüsün derinliklerinde olduğu için, her zaman ben gitmek zorunda kalırdım daha ortalıkta olan diğer binalara. Iskra ve beni, birbirimizi bu kadar sorgusuz anlayan ve kabullenen insanlara çeviren şey yabancı bir ülkenin verdiği yalnızlaştırma gerçeği olup olmadığını asla bilemeyeceğim. Gdansk’ta bir odayı paylaşmadan önce neredeyse hiç görüşmüyorduk. Gdansk’tan döndükten sonra da neredeyse hiç görüşmedik. Polonya’nın bize kattığı bağımsızlık ve kimseye hesap vermeme özgürlüğü, her saniyemizi çıkarlardan uzak ve doğal yaşamamızı sağlıyordu. Dolayısıyla birbirimizi anlamaya daha yakındık. Herkesin sonunda küsüp gideceği kavgalar, bizde kahkaha ve göz yaşı ile sonlanıyor ve sonunda yine aynı nutella kavanozuna parmak batırıyorduk. Onun bütün ikilemlerine, özlemlerine birinci elden şahit oluyordum. Hayatında değiştirmeyi çok istediği şeyler için ona cesaret vermeye çalışıyor, bana göre doğru olmayan bir çok kararını eleştiriyordum.  Belki ingilizceyi daha iyi konuştuğum için ilk aylarda o ve arkadaşlarımız arasında köprü rolü gördüğümden, belki de yalnızca liderlik özelliği taşıyan biri olduğum için, bir süre sonra büyük bir kavga patlak verecekti, seziyordum. Üstenci davranmamak için, onun fikirleriyle ortak hareket edebilmek için çaba sarf ediyordum, çünkü çok kırılgan olduğunu biliyordum, ama yeterince iyi değildim ve son aylarda maddi kaynaklarımız da tükeniyordu. Bolluk içinde yaşarken sapasağlam duran taşlar, herkesin hayran olduğu kıyafetlerimizi odamıza getirdiğimiz ütü masası üzerinde sergileyip satmaya başladığımız günlerde ayaklarımızın altında un ufak olmaya başlıyor, sinirlerimiz de harap oluyordu. O günlerde birbirimizden uzaklaşmaya başladık ve bir an önce 17 Mayıs’ın gelmesini, uçağa binip evlerimize dönmeyi bekler olduk. Artık ne nutella vardı ne de bira. Final sınavı ve guruldayan karınlarımızla saatlerce enstrüman çalmaktan başka hiçbir şey kalmamıştı yapacak.

Odamızdan çıktığımızda herkes paltosunu alıp bahçeye çıkmıştı bile. Fişekleri paltolarımızın ceplerine yerleştirip bahçeye çıkıyoruz. Şampanya şişeleri ve kadehler, soğutulmak üzere kardan duvara saplanmış. Sigara yakıyorum. Gözüm sokakta…

Fişekleri yakın çocuklar!

Ard arda göğe fırlayan fişeklerimizin izlerine, çıkardığı şekillere bakıp yorum yapıyoruz. Ellerimizde kadehler, birbirimize nice mutlu yıllar dilerken, sarılıyoruz, bağırıp çağırıyoruz ve sarhoş Polonyalıların şarkılarına eşlik ediyoruz. Kasia’ya ve ailesine teşekkür ediyorum sarılırken. Galiba, en renkli yılbaşımız bu, diyorum. Uzun uzadıya ve yarı sarhoş karşılık veriyor ve öyle umuyorum ki iyi dileklerini bildiriyor.

İnsanlar yeniden eve girerken, artık ayrılıyoruz. Iskra benimle birlikte gelmeyecek.

Bu senin büyün, onu bozmak istemiyorum. Jay’e selam, ama bugün dinlenmek istiyorum diyor.

O ve Adam, el sallayarak beni uğurlarken, Adam vicdan azabı çekmemem gerektiğini belirten bir göz kırpması ile destek oluyor bana. Şimdi her şeyi o bahçede bırakıyorum. Tarih Ocak’ın ilk gününü gösterirken, Pawel’ya giden buzlu kaldırımlardan hızla geçiyorum. Formaliteleri de geçmiş yıla gömmüş olmanın hafifliği var üzerimde.

Hava hızla soğuyor. Bir hedef belirlediğim zaman, diğer insanlarla paylaştığım o anın ortak gerçeklerinden bir anlığına sıyrıldığımı ve artık bütün dünyaya bir tülün ardından baktığımı hissederim. Ne zaman aşık olurum ve hedefim o aşkın tadını her şeye rağmen çıkarmak olur, o zaman bir kaç kat tül daha eklenir. Salome’nin tülleri gibi, aşkı yaşadıkça sönümlenir ve tülleri düşürmeye başlar, o ortak gerçekleri her an biraz daha berrak görmeye başlarım. Aşk bitince, insanlarla kaldığım yerden, onları izleyemeyeceğim kadar içlerinden devam ederim ortak hayatımıza.

Sokaklar hala çok kalabalık. Kalbim her adımda boğazıma daha yakın bir yerden atıyor. Yaprak gibi geniş kar taneleri süzülürken, hepsinin Pawel’nun beni izleyen gözü olduğu hissine kapılıyorum. Bana eşlik eden, beni ona taşıyan yumuşacık, soğuk ve nemli gözler. Yüz metre ilerde, varillerinden alevlerin yükseldiği ufak bir bahçe ve Kübalı’nın barını görüyorum. Kalabalık, gürültülü, alkollü ve daha gürültülü, gruplaşmış Polonyalılar. Barın üzerinde yoğunlaşmış sigara ve odun dumanı, kıvrılarak kızılımsı siyah göğe uçuyor. Saçağın altında görüyorum onu. Yıllardır görüşemeyen sevgililer gibi, kollarını açıyor beni fark edince. Hiç yanılmamışım, soğuk, yumuşak ve nemli gözleri, misinayı andıran şeffaf incecik dudaklarındaki kocaman gülümseme ile beni kollarının arasına alıp sarılıyor. Böyle soğuk bir günde artık üşümenin imkansız olacağını anlıyorum yüzümü omzuna yasladığım zaman.

Bazen her şeyi aynı anda ister insan. Hem gözlerini görmek, yüzünü izlemek hem de bir daha kaybetmemek için sıkıca sarılmak, hem yalnız kalıp dilediği gibi dokunup sevişmek, hem de kalabalığın arasında aşık olduğu insan ile eğlencenin içinde eriyip gitmek. Birine sarılmak isteyen insan, aynı anda yüzünü izleyemez halbuki… Hayatımda, gözlerimi kapattığım zaman bir çok şeyi aynı anda yaşayabildiğim bir an olmamıştı daha önce. Oysa Pawel ile birlikteyken bu mümkün oluyor. Gece bittiğinde, ertesi gündüzün üzerinden sekerek geçip yine geceye varsın istiyorum. Karlar kraliçesinin büyüsü böyle olsa gerek.

Saatlerce ayakta kalıp, öpüşerek sohbet ediyoruz. Zamanımız o kadar az ki, hem anlatıp hem yaşamaya ihtiyacımız var. Görmeye, dokunmaya, yaptığımız, duyduğumuz, hissettiğimiz her şeyi o anla ve kendimizle ilişkilendirmeye, ertesi gün oradan uzaklaşacak olan trene ve ayrı şehirlere rağmen o bağlantıları kullanıp aşkı sağlam kılmaya ihtiyacımız var. Bu bir nevi doyumsuzluk hissi. Hemen, her şeyi garanti altına alıp korumaya çalışma isteği. Birbirimizle ilgili etkisi altında kalıp büyülendiğimiz her bakış, her bilgi, her dokunuş gelecekteki mesafelerle dalga geçmek için cesaret veriyor. Bir gün bu aşkın yollara ve yaşam şartlarına meydan okuması gerekecek!

23 yaşındayım ve bu vakte kadar hareket alanım daraldığında, darda kaldığımda yalan söylediğim günler sayısızdır. Başarılı olabilmek için kendimi de inandırırdım. Bir gün beni kıskıvrak yakalamasından korkar, anlık ve acele yalanları bile iyi bir manevra ile ileride kurtarabilecek şekilde söylerdim.

Bugün, hiç aklımda yokken ve bir yandan Pawel ile konuşurken, gürültünün tam ortasında bütün gökyüzünün altında, ulu orta zihnimin bir yanıyla kendime söz veriyorum. Ne olursa olsun bir daha kendimi kandırmayacağım ve öncelikle kendime, sonra Pawel’ya ve ardından diğerlerine bundan sonra hiç yalan söylemeyeceğim. Yalan söylemek zorunda kalacağım hiçbir şey yaşamayacağım, yaptıklarımın arkasında durup, arkasında duramayacağım şeyler yapmayacağım. Böyle sözleri herkes verir kendi kendisine, ancak neden o anda bunu söylediğimi bilmiyorum. Yine de içimde bir serinlik hissediyorum ve mutluluktan erimek üzere, Pawel’nun elini tutup kalabalıktan sıyrılmak için kendimize yol açıyorum.

Varillerin sıcağı arkamızda kalıyor, yürüyoruz yeniden. Bu iki ayrı insanın yürüyüşü, şimdi tek bir vücudun yürüyüşü gibi duruyor. Aynı adımlarla, birbirimizin içine geçmiş bir halde, neredeyse ellerinin parçalı kemiklerini kendi elimin etrafında hissediyorum. Çok güçlü kavrıyor her elimi tutuşunda. Sigara almak üzere bir Kiosk’un önünde duruyoruz, boştaki eliyle cüzdanını çıkarıyor, diğer eli bir an olsun ayrılmıyor elimden, büfenin para koyma çıkıntısına koyuyor, para çıkarıyor, büfe sahibine uzatıyor, paketi ve bozuklukları alıp, cebine atıyor ve diğer eli, elimin üzerinde gevşemiyor bile. Ne yapıyor olursam olayım, senin varlığının bütün hücrelerimle farkındayım, olup biten her şey ikincil, ama aslolan sensin der gibi… İnsan bunu mu duymaya ihtiyaç duyuyor acaba? Birileri için hiç değilse bir süreliğine de olsa asıl olan haline gelmek mi tüm kavga? Vazgeçilemez olan kişi haline gelmek mi? Halbuki yaşam bu sorunun cevabını sık sık veriyor, kimsenin vazgeçilemez olmadığını genelde beklenmedik zamanlarda yüzümüze vuruyor.

Aşk, bildiğin gerçeklerin birçoğunu göz ardı edersen var. Reddetmek zorunda değiliz belki, ama aşk süresince göz ardı etmek şart. Günlük yaşamın köşesinden kuvvetle açılmış bir gedik o, günlük yaşamın bir parçası olamayacak kadar uçarı ve değişken. İnsan aşıkken gündelik her işini sakinlik içinde görür gibi dursa da, zihnen o gediğin ardında kaybolup gitmiştir çoktan.

Tül ve Kar (3. Kısım)

Nihayet şehrin ışıkları seçiliyor. Derin bir nefes alıyorum artık. Kurtulduk. Son bir yokuş var. Çok kaymaktan buz tutmuş. Kaygan ve bir beton gibi sert. Tepedeki yumuşak ve temiz karlardan eser yok artık. Gri, taşlı, yer yer izmaritlerin ve diğer çöplerin gömüldüğü pis bir yokuş. Gözlerimizi kapatıyoruz ve kendimizi popo üzeri aşağıya bırakıyoruz. Daha önce hiç bu kadar hızlı kaymamıştım. Gülmekten katılmak üzere, yokuşu geride bırakıyoruz. Çocuklar kayakları yolun kenarında, küremekten ufak bir tepeciğe dönüşmüş kar yığını içine saplamış, bizi bekliyorlar. Mahçup, yaklaşıyoruz. Önce özür mü dilesem, yoksa teşekkür mü etsem bilmiyorum. Planlı konuşmak istiyorum. İkisini ifade edecek bir kelime ararken, neon ışıkların gözlerinin içinde yanıp söndüğü Pawel’ya bakıyorum.

Evet, geldik, getirdiniz. Yarın nerde kaybolalım?

İkisinin de yüzleri sıcacık. Gülüyorlar. Bir şeyler yemezsek öleceğiz diyor Jay. Haydi, burdan gidelim artık.

Takımları yüklenip yürüyoruz. Iskra da aç. Çocuklardan bir telefon istiyorum. Bir sorumsuzluk yapmadan önce bütün sorumluluklarımı yerine getirme alışkanlığımı hala kaybetmemişim. Kasia, biz dağda mahsur kaldık ama birkaç kişinin yardımıyla inmeyi başardık. Yemeğe gelmiyoruz, çünkü bitkiniz ve önce şu kayakları teslim etmemiz gerekiyor. Biraz dinlenmeye ihtiyacımız var.

Kasia çok kızgın ama haber aldığına mutlu. İyiysek mesele yokmuş. Bitti.

Dördümüz de sohbet ederek yürümeye başlıyoruz. Tıklım tıklım olmayan loş ışıklı bir restorana giriyoruz. Karşılıklı diziliyoruz tahta masanın etrafına. Biralar ve yemekler geliyor. İnsanları, mekanı, buharlı camdan görünen sokağı hayranlıkla izliyorum. Şu mahçubiyetimden bir türlü kurtulamıyorum. Pawel dik dik bakıyor. Önce teşekkür mü edeceğim, yoksa özür mü dileyeceğim. Her ikisini, sırayı önemsemeksizin söyleyebilirim, ama benim için çok fark ediyor. Önce özür dilersem, konuşmanın seyri diğer yoldan daha farklı olacak. Bu detayın onun için çok fark edeceğini hissediyorum. Beni zorluyor. Gözleri, ben sessizleştikçe daha çok üzerime dikiliyor. Aklımı okur gibi, beni yönlendirecek herhangi bir ifadeyi benden saklayarak bakıyor. Bu kadar kendi halime bırakılmak beni hiç böyle güç bir durumda bırakmamıştı.

Kurtarılmaya ihtiyaç duyacak kadar çaresiz bir an olmamıştı hayatımda, özür dilerim.

Kolay bir hayatın olmuş demek ki. Hiç başkasına ihtiyaç duyacak kadar çaresiz kalmadan bu yaşa gelmek iyi bir şey.

Teşekkür ederim, üzerine çok güldük belki, ama bir buçuk saat önce ölmek üzere o dağda kalmadıysak, bu sizin sayenizde oldu. Şimdi dört bira yerine iki bira söylüyor olabilirdiniz ve biz donmaya başlamış olabilirdik.

Ölmek o kadar kolay değildir. Donmayı beklemek yerine, bütün içgüdülerinle yeniden ayağa dikilip kayardın, emin ol.

Elbette kayardım, ama yolu bilmiyordum, üstelik sis var. Önemli olan kaymaktan çok, sonunda şehre varıp varamayacağım. Belki de uçurumun kenarından ormana yuvarlanır ve bütün şansımı kaybederdim.

Ormanın da bir sonu var. Yeterince aşağıya inersen, mutlaka şehre ulaşırsın. Yeter ki sağ kalmak için elinden geleni yapmış olasın.

Ölmez miydim?

Senin ölümle bir derdin mi var? Canın ölmek filan mı istiyor? Nedir bu ölüm takıntısı!

Korkuyorum. Her zaman bahsettiğim bir şey değil ki bu. Bugün çok yaklaştığımı hissettim. Gündemimi işgal etti.

Hala korkuyor musun?

Ben her zaman ölmekten korkarım. Şu an da korkuyorum, sadece panikleyecek kadar yakın değilim ölmeye artık.

Öyle mi sanıyorsun? Tavan çökebilir, eski bir binadayız, çökerse ölürsün.

Durup dururken neden çöksün?

Durup dururken neden binlerce insan ölüyor bazen?

Onlar doğal afetler veya savaşlarda gerçekleşen ölümler ama.

O zaman hesap daha kolay artık. Dağa kayak yapmaya gelip donarak ölenlerin sayısını, savaş ve doğal felaketlerdeki ölümlere oranlarsan…

Ben yine de teşekkür ederim. Sabırla bizi aşağıya indirdiğin için.

Sizi indirmedim, sen benimle indin.

Yine de teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim. Kaybolduğun için, bağırıp çağırdığın için, Gdansk’tan Szczyrk’a gelmeyi akıl ettiğin ve hiç beceremediğin halde o kayakları kiralayıp kaymayı denediğin için.

?

Burası küçük bir yer. Böyle deneyimlere kolay kolay şahit olmuyoruz.

Tavan çökmez değil mi?

Yer değiştirmek ister misin?

Tavansız bir yere gidelim.

27 Aralık 2005

Iskra ve ben, dün içip de kafayı bulduktan sonra kayak takımlarını ayağımıza geçirdiğimiz yerdeyiz. Pawel ve Jay gelecekler mi gelmeyecekler mi bilmiyoruz. Kar yağmaya başladı. Sandviçlerimizi yerken, gözümüz kapıda, bir yandan böyle bir yerde yaşamak nasıl olurdu, neyle geçinirdik gibi konuları konuşuyoruz. Tesadüf ki, Pawel’nun babası şömine ve taş ustasıymış. Aslında dün akşam ki sohbetimiz de birkaç tesadüfi benzerlikten sonra koyulaşmaya ve içten bir hal almaya başlamıştı. İkimizin de aynı renk ve boyutta BMX bisikletinin oluşu, gidonu contasından gevşetip ters takışımız, kontra frenler ve çok kullanıldıktan sonra nasıl parçalandıkları, o günlerin aynı tarihlere denk gelmesi… Hoş, benim babam eski öğretmen ve şu anda bir yapı – inşaat şirketinin taş alım satım ve işçilik bölümünü yönetiyor. Özellikle şömine ve taş işinden iyi anlıyor bizzat işçilik yapmasa da. Akşamın ilerleyen saatlerinde konu ağırlıklı olarak mimari, taş işçiliği, tarihi kiliseler ile modern kiliseler ve bina ısıtma üzerineydi. Konuşmamıza uzaktan kulak misafiri olan biri, Pawel’ya ev yaptırmak isteyen snobun teki zannedebilirdi beni. Halbuki bir ülkenin yabancısı olarak, evlerin nasıl bu kadar sıcacık olabildiği, estetiğe önem veren biri olarak da bunca güzel taşı hangi ocaklardan getirdiklerini merak ediyordum. Kiliselerse her zaman güzeldir, modern olanları hariç. İki binli yıllarda yapılmış bir kaç kiliseyi gezdiğimi ve içerde bir tek plazma televizyonun eksik olduğu hissini uyandırdığını anlattım.

İçeri girdiklerinde yalnızca gülüyorlardı. Bugün hepimizde bir yabancılık hissi ve dünkü samimiyetin aksine, mesafe dolu bir tutukluk var. Gülüyoruz, ama sanki düne ait hikayemize ve bu hikayenin bizi ille de burada bir kere daha bir araya getirmesine gülüyoruz. Ev halini, ailesini, genel alışkanlıklarını bilmediğim bir yabancıya “dünden bugüne neler yaptın, nasılsın?” diye sormak o kadar abes geliyor ki, elimi bile nereye koyacağımı bilmeden, yine çareyi sigara yakıp oyalanmakta buluyorum. Jay etrafını izliyor. Kendi kendine konuşuyor, eldivenlerini inceliyor. Iskra bana bir şeyler anlatıyor ve ilk defa dilimizi bilmeyen insanlara kaba davranmamak için ikimiz de sözleşmiş gibi aramızda ingilizce konuşuyoruz.

Nasılsın Pawel?

Gülümsüyor. Gözlerini kısıyor, sol yanına bakıyor düşünceli bir şekilde, sonra kafasını sağa eğip, bana bakıyor. Bütün bunları tercüme etme ihtiyacı duyuyorum kendime. Her zamankinden iyi olduğunu, tam olarak buraya niye geldiğini bilmemekle birlikte, içinde iyi hisler ve biraz heyecan olduğunu, her şeyi kendi haline bırakıp güzel şeyler yaşama isteği duyduğunu, buna dahil olup olmayacağımızı, onun bu hissiyatına katılıp katılmadığımı soruyor.

Buradan gitmek gelmiyor artık içimden. Eğer şu köşedeki şömine hiç sönmezse, içerdeki tombul aşçı aynı şarabı ve sandviçleri hazırlamaya devam ederse, burada bana bir yatak verirlerse ve Noel’in pırıltısı, ışığı Noel bitince bile devam ederse, kayak takımlarım ve giysilerimle, kitap bile okumadan aylarca yaşayabilirim bu tepede diyorum.

Evet, kar gerçekten büyüleyici Deniz. Çocukluğumdan beri buradayım ve yakın bir zamanda her şeyden bıktığım için gideceğim, ama kardan hiç bıkmadım.

Nereye gidiyorsun?

Norveç’e gitmek istiyorum. Bir kere gitmiştim. Ama belki de İngiltere’ye gideceğim. Çalışmam gerekiyor.

Zaten çalışmıyor muydun babanla?

İnsan babasıyla asla çalışmaz. Babası çalışır, o yardım eder. Babamla çalışmak daha keyifli olabilirdi ama ödemeler gelmiyor, babam fazla iyi ve işinin sanatsal kısmına aşık. Yaşlandıkça rüyaya geçiyor gerçeklikten. Ayrıca ben ona göre fazla yavaşım.

Yavaş mısın?

Bildiğin yavaş işte!

Kolunu ağır çekimdeymişcesine havaya kaldırıyor, indiriyor, birasına uzanıyor, ağır ağır ve gülmeye başlayarak dudaklarına götürüyor. Büyük bir yudumu yine ağır ağır alıp gürültülü bir yutkunma sesi ile mideye indiriyor. Bunları yaparken, havayla birlikte grileşen gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmıyor ve gülümsemeye devam ediyor. En çok hoşuma gidense, yüzü hangi ifadeyi alırsa alsın, fonda farklı dozlarda da olsa sürekli bir gülümseme olması ve gözlerini her şeye meydan okur gibi güvenle insanın gözüne dikmesi.

Böyle mi çalışıyorsun?

Buna yakın sayılır.

Gülüyoruz. Hava kararmaya başlıyor, hepimiz sohbete dalmışız. Kimse kalkacak gibi değil, ancak kafeyi kapatıyorlar. Berelerimizi, eldivenlerimizi sıkıca giyip, gökyüzüyle aynı renge bürünmüş koyu mavi karlara dalıyoruz. Kayaklar elimizde, dağın aşağısına inen meyilin başlangıç noktasına kadar yürüyoruz. Artık gruplaştık galiba. Jay’le Yeni Zelanda’dan buraya olan macerasını konuşmak dışında pek konuştum sayılmaz ve artık sırlarına yaklaştığım kişi Pawel. Iskra, Jay ile sohbet ediyor, arada bana sorular soruyor ve Jay’in gevşek ingilizcesinin zor anlaşılmasına sövüp gülüyor. Ne dedi bu herif şimdi? Hepimiz neşeliyiz, kaymaya başlamadan önce fotoğraf çekip belgeliyoruz…

Kar derinliğinden ötürü arada sendeleğimizde birbirimize çarpacak kadar yakın yürüyoruz artık Pawel ile. Ben sürekli savaş verirken ve bir ayağımı kurtarıp diğerini kaybederken, o, engebelere rağmen sanki süzülüyor. Batıp çıkmasında huzurlu bir kabulleniş ve sakinlik var. Eldivenlerini kullanmayı pek sevmiyor, yine pantolonuna çengellemiş, elleri çıplak, büyük ve mor damarları soğuktan kıpkırmızı olmuş derisinin altında iri şeritler halinde parmaklarına kadar belirgin.

Ellerin, taşlar yüzünden mi bu kadar büyük?

Galiba. Senin ellerin klarnet yüzünden mi küçük?

Benim ellerim pek de küçük sayılmaz. İnce bile değiller. Bildiğin eller.

Yan yana yürümeye devam ederken, sağ eli ile sol elimi yakalayıp sıkıyor, parmak uçlarıma kadar tek tek bütün parmakları tuttuktan sonra, Bildiğim eller değilmiş. Bana çok yabancı ve yeniler, insanı heyecanlandıracak kadar yeniler hem de, diyor.

Mutluyum. Elleri hiç de soğuk değilmiş. Sıcacık iri parmaklarının arasında parmaklarımın kaybolması o kadar huzur verici ki, artık canım kaymak istemiyor. Böyle yürümeye devam etmek, sohbet etmek, sessiz kalmak, soluk alıp verişini dinlemek, gelecek planları ile ilgili konuşmak, benimle ilgilenmesini izlemek daha keyifli gelmeye başlıyor.

Meyilin başına geldiğimizde, hava artık çoktan karardığı için, Iskra ve benim hızla kaymamıza olanak yok. Ama Jay ve Pawel ısrarlılar. Sis olmadığı için dağın ve teleferik hattının projektörleri nereyi aydınlatıyorsa, o hattan kayacağız. Gündüz bile adam gibi kaymayı beceremeyen biz, yine iki adamın peşinde, ama artık korkusuz ve kahkahalar eşliğinde, kaymaya başlıyoruz. Düşüyoruz, yuvarlanıyoruz, bir kar yığınına saplanıyoruz, onları indikleri tepeciklerden geri tırmandırıp, yardımları sayesinde yine ve yine ayağa kalkıyoruz. Sonunda beziyorlar ve hep birlikte düşüp yuvarlandığımız bir boşlukta uzanıp kalıyoruz. Pawel yanı başımda, hemen sigara yakıp devam ediyoruz sohbete. Artık birbirimizden ayrılamaz hale geldiğimizin aynı anda farkına varıyoruz. Eldivenlerimizi ve berelerimizi çıkarıyoruz. Güldüğü zaman, zaten incecik olan dudaklarının neredeyse yok olduğunu, şeffaf iki parça misinayı andırdığını düşünüyorum. Bana onu ve çevremi bu kadar güzel ve huzurlu gösteren karın kendisi mi, yoksa Pawel mu bilmiyorum, ama elleriyle omuzlarımdan tutup beni kendisine çekip sıkıca sarıldığı zaman, başım göğsüne yaslı, artık soru sormak istemiyorum. Uzun zamandır önüme çıkan bir kapıyı sonuna kadar cesaretle açmamıştım, şimdi tereddüt etmeden bizden içeri giriyorum. Kar yatağımızda, bütün gücümüzle birbirimize sarılmış, uzanıyoruz. Gökyüzü pembe gri ve Jay ile Iskra’nın sohbetini dinliyorum. Gdanks’tan, Eskisehir’den ve başka bir çok dünyevi konudan konuşurlarken, bahsettikleri her şeyden uçarcasına uzaklaştığımı hissediyorum. O anın gerçeğine ve ruhuna uygun olarak, aslında hiçbir sorumluluğumun olmadığını, kimseye yükümlü olmadığımı, her şeyin ben nasıl istersem öyle olabileceğini yaşamın yalnızca biz öyle tercih ettiğimiz için zor olduğunu, ama aslında bu kadar mücadele etmek yerine, doğanın ve ilişkilerin kendi akışında seyrederken daha kolay, daha lezzetli olduğunu düşünüyorum. Ölmekten korkmuyorum, açlıktan korkmuyorum, yalnızlıktan, kalabalıktan, parasızlıktan, çevremin başarı olarak tanımladığı yerlere gelememe ihtimalinden hiç korkmuyorum.

Biraz doğrulup, Pawel’yu öpüyorum usulca.

Uzun zamandır kendimi bu kadar güçlü hissetmemiştim diyor aklımdan geçenleri onaylayan bir sonucu bildirir gibi.

Haklısın, mücadele etmeyip, akışına bırakınca daha güçlüyüz belki de.

Tül ve Kar (2. Kısım)

Yollar o kadar güzel ki. Bielsko-Biala ile Szczyrk kasabası arasındaki oto yol bittiğinde, yüksek kavak ağaçlarının içinde kıvrılarak tırmanan bir ara yola giriyoruz. Sol tarafımızda bize eşlik eden buzlu bir nehir var. Dağların arasından, koca bir jeep’in içinde, sessiz sedasız yol alıyoruz. Burası bana Thomas Mann betimlemelerini hatırlatıyor. Dağlar, kar ve kimbilir bekleyen nasıl bir bilinmez. Önce tek tük evler başlıyor, kasaba merkezine yaklaştığımızın habercisi olarak. Her evin önünde devasa çam ağaçları, ışıl ışıl süslenmiş, karlı bahçeleri aydınlatıyor. Pencerelerin perdeleri açık, balkon trabzanlarına kadar her yer noel süsü ve ışığı içinde. 1 kilometre sonra şehir içine giriyoruz. Ellerinde kayakları, snowboardları ile turistler, yerliler, burunları soğuktan kıpkırmızı kesilmiş pusette bebekler, sokaklarda yürüyorlar, alışveriş yapıyorlar. Dükkanlar, restoranlar, barlar… Buharlı camların ardında bir ılıklık var. Hep böyle bir yerde olmayı istemiş olduğumu düşünüyorum. Böyle bir yerde aşık olmak, yürümek, alışveriş yapmak, uyumak, pencereye kıvrılıp kitap okumak, insanları seyretmek…

Sağda, üzerindeki ışık ve süsten pastayı andıran iki katlı nefis bir evin bahçesine girip, arabayı park ediyor Kasia. Burası ailemin evi, yemeği burada yiyeceğiz diyor. Iskra ve ben göz göze geliyoruz. Bu, Polonya’ya geldiğimizden beri verdiğimiz en iyi karar, en iyi işti der gibi göz kırpıyoruz birbirimize. Bavulları bagajda bırakıp, eve giriyoruz…

Uzunlamasına dikdörtgen bir masa, Noel mumları, süslü peçeteler, parlatılmış gümüş takımlar… Henüz 24 Aralık’ta değiliz, ama bu yemek bizim için. Henüz yemeğe yarım saat var. Anne ve baba ile tanışıyoruz. Bizi süzüyorlar, inceliyorlar. Takılarımızdan, tokalarımıza, kazaklarımızdan çoraplarımıza kadar bir bir süzüyorlar üzerimizde ne varsa. Kibar insanlar olduklarını hissediyoruz. Okul arkadaşımız Kasia’nın ailesi’nin belli ki hali vakti yerinde. Salon duvarlarında Polonyalı ressamlara ait orjinal yağlı boya tablolar, değerli gravürler asılı. Her yerde Katolik olduklarını vurgulayan ikonlar, haçlar, melekler var. Neyse ki onlarla felsefeden, dinden ve politikadan konuşacak kadar Lehçe bilmiyoruz. Çatışabilecek derinliklere inemeyeceğimiz için rahatım. Herkes fikrini kendine saklayıp, olsa olsa yemeğin ne kadar lezzetli olduğuna ilişkin yorumlar yapıp, teşekkür etse kâfi.

Yemekten sonra bahçeye atacağım kendimi. Bu evde sigara içilmiyor. Sokağı izlemek istiyorum. İnsanlara bakmak, başka süslü evler görmek ve hayal kurmak. Kasia, haydi diyor. Sizi kalacağınız eve götüreceğim.

Evin bahçesine son 15 gündür kimse girmediği için bahçe kapısı ile ev kapısı arasında koca bir kar yığını var. Önce onu açmak gerekiyor. Girip acemice kürüyoruz karları ellerimizle. Bavulları da çıkarıp içeri giriyoruz. Florasanın soğuk ışığı altında eski koltuklar daha eski, buz gibi taban döşemesi daha soğuk ve onca evin arasında tek ışıklandırılıp süslenmeyen bu evin kendi başımıza yakmamız gereken sobası daha bir yanamaz görünüyor. Kasia’ya bakıyorum. Burada kalmak zorunda mıyız? Hayır, bizde de kalabilirsiniz, ama o zaman yarın gelecek olan arkadaşlar burada kalacaklar diyor.

Sorun değil. Ben turistim ve Noel sıcaklığını yaşayabileceğim bir evde olmak için ne ödemem gerekirse öderim. Iskra da aynı fikirde. Bavulları kaptığımız gibi Kasia’nın aile evine dönüyoruz sevinçle. Aile, iyi niyetle anlıyor bizi. Yataklarımızı hazırlıyoruz. Odamızdaki iki kanatlı dev balkon kapısı sokağa bakıyor. Defterime not almaya başlıyorum…

“Işıkları kapatsak bile, kasabanın ve balkonumuzun Noel ışıkları rengarenk odamızın içine giriyor. Hiçbir şey yapmadan koca bir Noel tatilini bu odada oturarak geçirebilirim. Dolu dolu mutluyum bugün. Ama’sız, ancak’sız. Dümdüz ve sadece mutluyum.”

26 Aralık 2005

Kayak egzersizleri sonrası, iniş denemelerinden tükeniyoruz ve teleferikle bu kasabanın en popüler kayak merkezine sahip Skrzyczne dağının en tepesinde, sıcak şaraplarımızı alıp şezlonglara uzanıyoruz Iskra ile. Kısa bir mola, tek ihtiyacımız bu. Kayak botları gülle gibi, biz alışkın değiliz ama yine de kolaya kaçmayacağız. İnişte teleferik peşinde koşmak yerine, tabana kuvvet, düşe kalka kayacağız. Söz. Hava nefis. Karşımızda, yumuşacık bir meyilin altında buzdan dev çam ağaçları, öylece donmuşlar. Daha genç olanları el sallıyor, biraz daha uzun ve dalları aşağıya sarkmış olanları diplerinde biten yavrularına eğiliyor. Tatlı bir sessizlik var. Güneş, beyaz olduğuna her daim yemin edebileceğimiz karları turuncuya boyamaya başladı bile. Her şeye gülüyoruz, vaktiyle birbiriyle ilgisi bile olmayan ama yıllarca aynı kampüste, aynı binada okuyan biz iki genç kadın, şimdi dünyanın başka bir ülkesinde aynı yere düştüğümüzden, için için şanslı olduğumuzu düşünüyor, evlerimize dönene kadar daha neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Hava sertleşir gibi oluyorsa da ruhumuz bu yumuşacık beyazlığa aldanmaya çoktan hazır.

Çocukluğumdan beri kardan müthiş etkileniyorum. Bu bir büyü. Temizleyen, gürültüleri örten, sert hatlara yumuşaklık veren, büyümeyi tersinebilir kılıp, insanı bir anda çocuğa çeviren coşkulu bir büyü… Kar, bir arada olmak, çocukken erken yatma kuralını kırabilmek, saat kaç olursa olsun tanecikler yerde on santim kalınlığa varır varmaz odunluktan kızakların çıkarılması demek. En azından Kanlıca’da kar böyle yaşanırdı.

Sis mi basıyor yoksa hava mı kararıyor, diye sordum. İçim huzursuzlandı ama zor anlar insanları daha hızlı götürür başarıya. Söz verdiğimiz gibi, okları takip et, kaymaya devam et. Dağın eteğine ulaşana kadar hava kararsa bile, şehrin ışıkları bize rehberlik edecek. Noel ışıkları… Iskra daha kayakları takmadan dualar edip, mırıltı halinde söylenmeye, söylenirken paniklemeye başladı bile. Kafasını dağıtmaya çalışıyorum, güldürüyorum, dağda mahsur kalma senaryolarını bir komedi hikayesine dönüştürüp daha seri hareket etmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Beni o kadar iyi tanıyor ki, bu çabamın altında titreyen sesimi ve zorlama rahatlığımı hemen fark ediyor. Havanın kararmasına daha 1 saat var, ama her saniye sis daha da kalın. Bunu nasıl fark etmedik ki? Bu kadar mı çok içmişiz? Benden uzaklaşırsa, 50 metre mesafeyi aşarsa onu bu siste asla bulamam. Yan yana kaymaya başlıyoruz. Dizlerimiz yorgunluktan titriyor. Alkol cesaret mi veriyor yoksa korkuyu mu körüklüyor anlayamıyorum. Düştüğümüzde, toparlanıp kalkmamız çok uzun sürüyor. Bazen kayakları tak çıkar yapmak zorunda kalıyoruz. Bu durumu azaltmak için hız kesip, yavaş ama düşmeden kaymaya çalışıyoruz. Iskra artık mırıldanmıyor. Sesli dua ediyor. Küfrederek dua ediyor. Yalvararak dua ediyor. Ardından yine sövmeye başlıyor. Başaramama ihtimaline karşı cep telefonumu çıkarıp Kasia’yı aramak için duruyorum. Bataryam donmuş. Telefonumun şarjı dolu, ama işlem yapamıyorum. Iskra telefonunu yanına almamış. Fakat dağı yarıladıkça daha az korkuyorum. Çünkü aşağıda teleferiğin hala çalıştığını görüyorum, artık inat etmenin bir anlamı yok, teleferikle ineceğiz yarıdan sonra.

Iskra da rahatlıyor. Biliyorum, düştükçe canı çok yanıyor, onu kaldırıp yardımcı oluyorum, ama birkaç dakika sonra ben de aynı durumda buluyorum kendimi.

Bir önceki gün Kasia’dan aldığımız dersler bize boş bir cesaret de vermiş anlaşılan. Acaba Kasia da bizi arıyor mudur? Onu da zor durumda bırakmış olabileceğimizi düşününce, utancım korkuma baskın geliyor. Şimdi o eve gireceğiz, bizi aramaktan herkes bitkin, keyfi kaçmış asık suratlar. Yemeğe yetişsek bari. Bu mahçubiyetle yemek yiyebilirsek elbette!

Dağı yarıladık. Sis artık o kadar kalın ki, teleferik istasyonunu asla bulamayız bu beyaz körlükte. Iskra’nın elini bırakmıyorum. 10 metre uzaklaşırsa onu kaybederim. Birbirimizi kaybedersek ölürüz. Ben böyle mi ölecektim? Aptalca, karda donarak! Kar düzleyici tankın altında kalarak! Bir hayvan tarafından parçalanarak. Artık panik içinde sesleniyorum. “Biz iki kişiyiz, teleferiğe yönlendirin bizi. Lütfen, biri bize yardım etsin.”

Ses yok. Oklar yok. Teleferik çalışmıyor, tellerden ve turnikelerden de çıt çıkmıyor. Artık neresi kayma hattı, neresi orman, neresi uçurum anlamak mümkün değil. Ağlayarak haykırıyorum. Bildiğim her dilde, KAYBOLDUK, BİZİ BULUN! diyorum. Dağın yarısına gelenlerin dinlenmeleri için bir kafe olması gerekiyor civarda. Ne kadar yakınındayız bilemiyorum. Önümüzde mi, arkamızda mı bir fikrimiz yok. Bir iki dakika ağlamadan, dimdik durup konuşuyoruz. Telefonu bir daha deniyorum. Eldivenlerimi çıkarıp ısıtmaya çalışıyorum. Açılmıyor. Ekran sabit. Sigaramı çıkarıyorum. Ölsek de ölmesek de sigara içeceğim. Yakıyorum. İlk defa sigara içtiğim için daha erken ölecek olmanın korkusu ve kaygısını yaşamadan çekiyorum dumanı ciğerlerime.

Noel çanlarının asılı olduğu kafenin kapısı açılıyor. Zihnim bir an tertemiz oluyor. Bütün gücümle, Hey ordakiler, ingilizce bilen var mı? diyorum. Sanki ingilizce bilmiyor olsalar yardım istemeyecek miydim? Saçmaladığımın farkına varıp yine de devam ediyorum. Biz kaybolduk, kaymayı bilmeyen iki Türkiye’li öğrenciyiz. Bizi şehre indirin! Lütfen bizi burda bırakıp gitmeyin!

Patlayan kahkaha o kadar yakın ki, elimi uzatsam dokunacağım bu bulutun içinde. Birden dört vücuda ait dört kafa çıkıyor sisin içinden. Bize ilk yaklaşan Yeni Zelandalı oluyor. Kayabiliyor muyuz? Iskra ile birbirimize bakıyoruz. Evet kayabiliyoruz. Ama yo, hayır, birlikte kayma teklifinizi kabul edemeyiz. Ya hızla gider ve bizi geride bırakırsanız? Ya düşersek ve birbirimizi duyamazsak? Kar tüm sesleri emiyor. Bunları bir çırpıda söylüyorum. Soluksuz anlatıyorum. Giderlerse, kalırsak, ölürsek… Bu ihtimaller onların varlığı sayesinde yok oldu bir kere, yeniden canlanmalarına izin verecek değilim. Yeni Zelandalı’nın arkasındaki üç kişiden biri bir kız. Ayakta duramayacak kadar sarhoş. Ayağına kayaklarını geçirmeye çalışırken, adı Daniel olan erkek, ayakta durmasına yardımcı olmaya çalışıyor. Patrycja, kusarsan rahat edersin, haydi kus ve kendine gel, yoksa inemeyiz buradan.

Dördü aralarında konuşmaya başlıyorlar. İsminin Jay olduğunu öğrendiğim Yeni Zelandalı ve buranın yerlisi olan Pawel, bize yardım etmek için kalacak, diğer ikisi inecekler. Tamam, artık sakinim. Iskra, ikna oldun mu? İyi misin? Jay’le git, onu sakın bırakma. Bir şey olursa bana çığlık at, gel de, ne yapıp edip seni bulurum. Bana bir şey olursa ben sana seslenirim. Burada ölmeyeceğiz. Ne olursa olsun geri döneceğiz. Burası Türkiye değil, bu çocuklar bize zarar verecek gibi değiller. Korkma, ama yine de çok uzaklaşma. Hep konuş ki sesimiz birbirimize olan uzaklığı göstersin bize…

Pawel’yu takip ediyorum. Benden çok uzaklaşmaması için sürekli lütfen diyorum. Bu kadar hızlı değil. Sanki sihirli bir değnek ikisine birden değecek, sisin içinde bir anda yok olup gidecekler ve biz sessizliğe gömüleceğiz. Hayata bir tek konuşarak tutunabilirmişim gibi, soluksuz, anlamlı anlamsız ne varsa söylüyorum. Gdansk’ta müzik bölümünde okuyoruz, arkadaşımız Kasia da buranın yerlisi. Sen tanırsın, evlerinin alt katı galeri. Tanıyor musun? Babasının adı Mirek ya da ona benzer bir şey. Trenle geldik, geldiğimiz ev hariç hiç bir yeri bilmiyoruz. İlerde Iskra’nın sesini duydukça rahatlıyorum. Gülüyor hatta. Düşüyor, canı yanıyor, çığlıklar atıyor ve sonunda yine gülüyor. Daha rahatım ama şehrin ışıklarını hala göremediğimiz için ölüm korkumu yenemiyorum. Pawel’dan hiç ses çıkmayınca duruyorum. Artık görüş mesafemde değil. Dizlerim uyuşuyor. Konuşmaya devam ediyorum. Nerdesin?

Burnumun ucunda beliriyor. Nemli, mavi-gri gözleriyle bana bıkkın ve dik dik bakıyor. Sanki hiç kaybolmamışız, sanki bir parkta yürüyüş yaparken aynı bankta oturup soluklanıyormuşuz gibi, ismimi soruyor sakince. “Deniz”. Deniz diye tekrarlıyor. Zor değilmiş. Bak deniz, gerçekten ölebilirdiniz, ama ölmediniz ve bundan sonra da ölmeyeceksiniz. Artık susmalısın, ve enerjini saçma sapan şeyleri anlatmaya harcayacağına, dizlerine vermelisin. Yoksa asla şehre inemeyiz, anlıyor musun? Ölmeyeceksiniz. Kasia ve ailesine gelince. O domuz snoblardan bir kere daha bahsedersen seni gerçekten bu dağda bırakır giderim. Afedersin  ama koskoca kasabada evine gidecek başka aile bulamadınız mı?

Gerçekten oraya varacağız değil mi?

Evet. Gerçekten. Kaymalısın. Sadece düşme. Her seferinde seni toparlamaya gelmek demek, sürekli board’u takıp çıkarmak demek. Ben de yorgunum, üstelik içkiliyim de. Bana yardımcı olmaya çalış ve düşme.

Ben artık kayamam. Ağlamaya başlıyorum. Dizlerim yanıyor. Uyuşuyorum. Ben kayamam.

Ne demek ben kayamam? Nasıl çıktıysan öyle ineceksin bu dağdan. Çıkarken aklınız nerdeydi sizin, deli misiniz?

Ben de içkiliyim. Çıkarken teleferikle çıktık. İnerken de öyle inecektik.

Teleferikle inmek için bir dağa çıkılır mı hiç? O zaman kayakları neden aldın?

Almadık, kiraladık.

Ne fark eder ki?

Şimdi beni neden sorguluyorsun ki? Olan oldu. Evet ölmedik, teşekkür de ederiz, ama artık kayamam.

Çıkar takımlarını. Bana ver.

Neden?

Çünkü onları taşıyacağım. Ben kayarken sen de arkamdan ister koş, ister poponun üzerinde kay. Bunlar olmadan belki daha hızlı gelirsin.

Hayır hayır! Olmaz. Sana veremem.

Bak ben hırsız da değilim, manyak da değilim. Sorunlu biri hiç değilim. Ya daha çok debelenirsin, ya da arkamdan yürüyerek gelirsin.

Tamam. Peki. Artık daha çok ağlıyorum. Jay ve Iskra da yanımıza gelip oturdular. Iskra halime gülüyor. Şimdi neden mi ağlıyorum? Herkes bana gülüyor. Biraz önce ölme ihtimalimizin olduğu gerçeğini ne çabuk unuttular? Pawel elimden tutup ayağa kaldırıyor beni. Korkma Deniz. Ben buranın insanıyım. Ağla istersen, beklerim, ama korkudan ağlama bari.

Iskra ve ben, birlikte çıkarıyoruz takımları. Çocuklara teslim ediyoruz. Kaçmıyorlar. Aralarında konuşup gülerek yavaşça, su gibi kayıyorlar. İlk defa o zaman fark ediyorum, ellerim yaralanmış düşüp kalkarken. Yerden biraz kar alıp, kanı temizliyorum. Canım yanıyor. Arkalarından bata çıka yürürken biz de gülmeye ve bu maceranın tadını çıkarmaya başlıyoruz. Okula döner dönmez annemlere bir mektup yazıp anlatacağım bugünü diyor Iskra. Anlat da bir daha dağlık yerlere göndermesinler seni!