Biraz da Tonio Kröger üzerine

En sevdiğim ölü yazarların romanlarını muhtemel yaşam süreme yayarak okuyorum; bunlardan en belirgin olanı Thomas Mann. Hala okumadığım iki romanı var ve onları on yıllara bölüyorum. Paul Auster’ın tüm kitaplarını basıldığı gün alıp okumak keyiflidir, çünkü birkaç yıl içinde yeni bir hikayeyle çıkıp geleceğini bilirsiniz. Ama Mann ailesi, siz her şeyi okuyup bitirdikten sonra yeni bir öykü veya romanla çıkıp gelemeyecek…

Tonio Kröger ile ilgili birçok yerde olumlu yorumlar okumuştum yıllar önce.

Doğrusu, Thomas Mann okurken, başıma gelen çoğu zaman şu oluyor: Sanki doğduğumdan beri hep sarhoşum ve ancak o paragraflar ayıltacak gizli güce sahip. Her ayılmada, bunca yıl ertelenmiş bir hesaplaşmanın acımasız çarkına çekilip, dişlilerinden sağ çıkmaya çalışıyorum. Herhangi bir insanın, herhangi bir durumla zihinsel ve ruhsal anlamda başa çıkması veya çıkamamasını öyle ayrıntılı bir yolla ifade ediyor ki, insana malolmuş böylesine sıradan ve sık deneyimlenen bir olayı, kenarında eksik gedik bırakmamacasına gözlemlemiş ve çıkarımlarında haklı olacak kadar iyi anlamış olmasına hayran kalıyor insan.

Kröger’in ilk bölümünde, okuyup da kendi yaşamında benzer çarpıcı izlere rastlamayan var mıdır acaba? Asla benzeme ihtimalimiz olmayan ve delicesine hayranlık duyup takdir ettiğimiz bir akranımızın ilgisi ve sevgisini ayrıcalıklı bir hakla ama kendimizi de alçaltmadan kazanmak için çırpındığımız okul yıllarımız mesela… Hele ki erken çocuklukta.

İlgisini ve bana olan ayrıcalıklı sevgisini, kendimde sevdiğim özelliklerden kayıp verecek kadar ‘dilenmemekle’ birlikte, ilkokul boyunca beni fark etmesini istediğim bir arkadaşım oldu. Arkadaştık aslında; sohbet eden, çıkışta birlikte yürüyen, bazı öğleden sonraları birlikte oyun oynayabilen…

Ondaki ışık (soyadında da geçen ışık) o kadar berrak ve güçlüydü ki, ikimize aynı anda uzaktan bakınca şunu duyuyordum daha o yıllarda: bir gün aynı şeyi hedeflersek, onun varması, doğası ve yapısı gereği çok daha hızlı olacaktı. Yollar ona kendiliğinden açılmaya razı gelecek, ışığı önünde her şey direncini yitirecekti. Bense, aynı hedefe varırsam bile, doğamda olmayan özellikleri edinmek için daha çetrefilli yollardan geçecek, sık sık sönen ışığım için sürekli suni kaynaklar arayacak, belki de zaten hedefe hiç varamayıp, başka bir yolu yürümeyi tercih edecektim.

Uzun yıllar haberleşmedik.

Yeniden iletişime geçtiğimiz yetişkinlik günlerimizde, çocukluğumdaki öngörümün benim açımdan ne yazık, onun açısındansa neyse ki ve iyi ki doğrulandığını gördüm. Olmak istediğimiz insanlar olmamız başka şeydi, ayrı ayrı başarmıştık. Ama o aynı zamanda olmak istediği yerdeki olmak istediği insandı. Benim varamadığım yerdeydi.

Ona vaadedileni, zaten kendisine sunulmuş bütün mükemmel koşul ve özellikleri kullanarak bulmuştu. Elbette çabalamıştı, çok emek vermişti, başarısı bedavaya getirilmiş değildi.

Sanırım bir kez daha içim kendi adıma cız etmiş ve yeniden o ilgi ve sevginin ayrıcalıklı bir şekilde bana doğrultulmasını dilemiştim içten içe. O, zaten başlı başına geniş yürekli ve mütevazı duruşuyla herkesi sevebilen biri olduğu için, adaletli sevgi dağıtımından bugün bile nasibimi almıştım ancak çocukluğumda umduğum abartılı versiyonu değildi yine. Yetişkinlikte böyle ayrıcalıklar beklemiyor, veya bekliyorsa da karşılığı olmayınca çok bozulmuyor insan.

Yine Kröger’in birkaç bölüm sonrasında Lisabeta ile olan uzun diyaloğu var. İnsana has olanı olduğu gibi anlatabilmek için insanlıktan çıkmaktan bahsettiği kısım…

Tam olarak bu mudur bilmiyorum başıma gelen, ancak bir akşam üzeri yazılarımı okuyan eski bir sevgilim, henüz ayrılmamızdan birkaç ay önce neden yazılarımda kendisinin geçmediğini, veya ondan izler olmadığını sorduğunda, yaşadığım bazı süreçler ve hisler sonlanmadığında onlarla ilgili tek kelime edemediğimi, çünkü aklıma yazacak tek bir kelime bile gelmediğini, hatta o an tam ortasında olduğum bir durumu tasvir bile edemediğimi, yazabilmek için dışına çıkıp, gözlem yapabilecek bir mesafeden, biraz uzaktan bakmam gerektiğini söylemiştim.

Kendisini yazıma dahil edebilmem veya direk onunla ilgili yazabilmem için ayrılmamız gerektiğini anlamış ve bunu bir ima gibi – tamamen yanlış ve alınganlıkla- yorumlamıştı.

Gerçekten de ikimizi içeren birkaç yazı, ayrılığımızdan birkaç hafta sonra, ben sevgisiz, heyecansız ve donukken, onun insanca ve sıcak bulduğu birçok şeyden alabildiğine sıyrılmışken yazılabilmişti. Okuyup okumadığını hiç bilemeyeceğim.

Tonio Kröger’i okurken ağlama isteğimi bastıramadığım nice satırın yanında, Thomas Mann’ın zihninde bu öyküyü tetikleyen gözlemlerini keşfetmeye çalışmanın, sadece bana özel alanlar bulmaya uğraşmanın keyfini de yaşıyorum. Tıpkı Büyülü Dağ’ı okurken neredeyse kara saplandığını hissettiğim botumu çekip çıkarmaya çalışırken dizime verdiği ağırlığı ve ağrıyı hissetmek gibi. Az sonra o pembe yanaklı Alman’ı kenara iteleyip, bir aracı olmadan Herr Settembrini ile direk konuşma şansı yakaladığını sanmak gibi.

Thomas Mann’ın roman kahramanlarını neredeyse fiziksel acılara sebep olacak argümanların içine batırıp çıkardıktan sonra şıp diye sonuçlara ve tespitlere ‘resmen’ fırlatıp atışı ve bizden, bunu okurken yaşamamızı beklediği kıvranma halini yine ‘resmen’ yaşadığımızdan emin oluşu, sanırım yazarın kendine has dehası…

Hala bir kitabı daha var okumadığım…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s