Bir teklif ve tanımadığım iki kişinin hikayesi

Bu akşam yürürken belki de en çok görmek, sesini duymak istediğim ama olası buluşmaları da sürekli erteledigim (nedense) biriyle karşılaştım.
Yüzünde insanı ilk başta rahatsız eden bir huzur vardı. Keyifliydi diyemem, ama onun gözüne görünen dünya ile benimkisi arasında o an uçurumlar vardı.
Önce yoluma devam etmeye niyetlendim, fakat sonra sadece bana anlatmak istediği bir şeyler varmış gibi, hiç hoşlanmadığım esrarengiz havalarda, “hemen otur” dedi.
“Her şey beklesin bir süreliğine, ama bu beklemez.” dedi.
Meraklanmistim, üstelik kafamı biraz dağıtmak istiyordum. Haftalardır kendime ettiğim eziyete birkaç dakika ara vermek için iyi bir fırsattı.
Çantasından buz gibi bir şişe Minuty Prestige çıkardı. Cotes de Provence ürünü güzel bir roze…
Tuhaf geliyordu o an her şey.
“Yazmani istiyorum!” dedi. “Bahsedeceğim insanları tanımıyorsun ama bunun bir önemi yok, önemli olan kendilerine çarpıp geçen “an”ların kendisi, üstelik bitmiş gitmiş artık…”

Yarım kalmış hiçbir şeyi yazamadım bugüne kadar. Başkalarının ve benim aynı anda beğendiğimiz bütün yazılarım kapanmış hikayelerden ibaret. Kendi yaşadıklarım dahil.
Savaşın ortasında savaşı yazamazdım örneğin. Yada sonsuza dek süren  bir evliliği yazamazdım. Bitmemiş bir gençlik anısı, bir aşk hikayesi…
“Bu insanlar hayattalar mı peki? ” diye sordum.
“Biri evet, diğeriyse artık yaşamıyor ” dedi.

Çok sıcak bir Ağustos akşamı.  Deniz kıyısında ışıkları sondurulmus, mutfağı kapanmış bir restoran. Kadın genç, adam ondan da genç. Aralarında hiçbir ortaklık yok. O akşam aynı anda orada olmalarının nedeni bilinmiyor. Ancak bir kez karşılaşıyorlar ve adam kıyıya en yakın masayı alıp suyun içine taşıyor. İki sandalye çekiyor suya. Kadın ona ilk defa o sırada eşlik ediyor. Bunaltıcı bir sıcak var ve ikisi de suyun içinde oturup birbirlerine önemsiz birkaç şey anlatıyorlar. Anlasabildikleri neredeyse hiçbir konu olmamasına rağmen birbirlerinin o anki varlıklarından memnunlar. Adam biraz heyecanlı hatta, kadınsa adama kıyasla daha durgun ancak sessizliğini bozmak istiyor. Gülerek, ağlayarak, öfkeyle bir sürü hikaye anlatıyor.
Gecenin sonunda herkes ait olduğu yere, kendisini ait hissettiği yere çekiliyor.

Başka bir gün. Balkondalar. Tavana yakın bir noktada çamur lekeleri. Bir süre izliyorlar. Birkaç günün sonunda adam kadına sarılıyor bir sabah balkonda. “O çamur, kerpiç evlerin hammaddesi işte. Şu iki kırlangıç var ya, yakında yapımını bitirecekleri bu yuvada yaşayacaklar. Sakın bozma, bırak bitirsinler, çok güzel olacak.” diyor.
Sihirli bir sabah böylece geçip gidiyor…

Bir gece. Aralık’ın ortası, her yer buz kesmiş, dışarda fırtına var. Biri unutsa sobayı odunla beslemeyi, diğeri hatırlıyor. Film izlemeye karar veriyorlar ancak evde ikisini birden alan koca bir koltuk yok. Yerlerse soğuk.
Koridordaki yatak odasından ahşap mobilyadan oyulmuş yatağın matrisini kaldırıp salona getirmek için belki kırk dakika terliyorlar. Matris iki metreye 70 santim. Ne koridordan dönebiliyor, ne kapıdan. Sonunda eğip bükerek salonun ortasına bırakıveriyorlar koca yatağı. Hiçbir özelliği olmayan o akşamı hatırlamaya değer kılan tek şey gülüşmeler ve sıcaklık. Ve ne kadın ne adam, o gecenin birbirlerine içtenlikle tutunup kahkaha attıkları son geceleri olduğunu bilmiyor.

Yine bir akşamüstü, ufak bir teknenin kicinda oturmuşlar, gün batiminda eve dönüyorlar. Birbirlerine sokulabildikleri tek yer o an, o göğün altı, o suyun üstü. Kimse karaya çıkmak istemiyor aslında. Kimse istemiyor…

Bir gece yarısı. Kadın yorgun. Uzun zaman geçmiş o güzel günlerin üzerinden. Geceligi üzerinde, ıslak saçlarını tararken, bir yandan askidaki giysilerine bakıyor, ertesi sabah giyeceği elbiseyi çıkarıp bırakıyor ütü masasının üzerine.
Sabah aceleyle giyinirken bir begonvil kurusu düşüyor ayaklarının dibine.

Her şey düşmeye başlıyor sonra. Ama her şey, gözünün görebildiği her şey… hiçbir şey o pembe begonvil kurusu kadar gürültü çıkarmıyor.

“Bunları neden anlattin? Burada anlatılacak tek bir hikaye yok, bir filmin birbirinden kopuk kareleri gibi daha çok, ” dedim hayal kırıklığıyla. “Bunun neresini yazayım?”

“İşte bunu görmen gerekiyor zaten” dedi alaycı bir tonla, “bazen olup biten şeyler bir hikaye etmez, ancak biz iyi bir hikaye isteriz ve iyi kötü her şeye değerler atfetmeye meylederiz. Halbuki bir hikayeye dönüşemeyen yığınla şey yaşar insan. Butunlukten yoksun, alelacele. Bu iki insanın bir hikayesi bile olmadı, olsaydı sahip cikacaklardi, ama olmadi” dedi.

Roze bitmişti.
Ilk defa anlatacak bir şeyim olmadan döndüm eve.
Ve nedense çok ağladım. O kopuk kareleri birleştirip bir şey çıkarmaya çok çabaladım.
Öylece boşlukta bırakmak gelmedi içimden. Daha fazlasını hakettiğini düşündüm.
Ardından yapabileceğim tek şeyi yaptım, ne eksik ne fazla, madem bir kere anlatıldı, o halde yazılmalı da dedim.
Nasılsa biri ölmüştü, her şey bitmişti.
Tarihe önemsiz bir not olarak bırakılmasında bir sakınca yoktu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s