Git

İçimden bir ses, yakında Zylica boyunca yürüyeceğimi, Apropos’ta sabahlayıp tren anılarıma yenilerini ekleyeceğimi söylüyor.
Baltık kızı Leyla, sakın korkma, sadece bin ve git.

 

Reklamlar

Babam ve ölümsüzlük

Dün eve giremedim. Onun yerine babamı evden çıkardım.
Arabaya bindim.
“Ben iyi değilim ” dedim. Ağlıyordum.
“Biliyorum” dedi.
Babam, yükle gelen insanların yükünü boşaltmasını sabırla bekler.
“Hayatımın şu halini kendime yakıştıramıyorum, başka bir yerde, edindiğim zenginliği iyi bir şeye tahvil edebileceğim bambaşka bir yerde olmalıydım ve olmak istediğim, vaktiyle olacağıma inandığım şeyden çok uzak bir noktaya düştüm ” dedim.
“Kazanımlarının hiçbiri kaybedilmiş değildir ” dedi. “Bütün bunlar iyiye işaret, çünkü geldiğin noktadan memnun değilsin ve bu isyan, eğer ona hapsolmazsan, seni hedefine götürecek gücü de içinde barındıran bir isyandir.” dedi.
“Ama yalnızım “diye ağladım. “Baba ben çok yalnızım, dayanışmaya ihtiyacım var” dedim.
“Biz böyle hislere kapılmadık mı sanıyorsun?” dedi.
“Siz, büyük ve birbirine benzeyen parçaların kalabalık olduğu, güven verdiği bir çevrenin içindeydiniz, bugün ayrı yerlere savrulmuş olmanız, o günleri dayanışma içinde geçirmiş olduğunuz gerçeğine zıt koşmaz ki” dedim.
“Haklısın, bizim durumumuz daha farklıydı, zihinsel olarak ayrı düşsek de, insani anlamda yanyana durduk, bizimkisi de öyle bir gelenekti, kapalı bir çevrenin  ürünüydük” dedi.

Sonra, hepimizi alıp deniz kenarına götürdü babam. Yıldızların altında, torunu uyurken, benimle bira içti ve konuştuk.
Onlara Halil Berktay’in güncel iki makalesini okudum. Beni heyecanlandıran iki uzun makaleydi.
Annem ve babamı da heyecanlandırdığını biliyordum okurken, zihnen çok da yalnız olmadığımızı hissetmek iyi geldi.

Tabi henüz günlük vurdumduymaz yaşantıma dönemedim, beni bunaltan havadan çıkıp kabuğumu kıramadım ama güç topladım.

Annemle babamin gözüme ölümsüz geldiği büyülü  anlardan biriydi. İkisi de tanıdığım en yenilikçi, şüpheci, iyi sorular soran insanlardı ve birden onlarla aslında hiç gerçek bir nesil çatışması yaşamamış olduğumu fark ettim. Zamanın ruhu denilen zeitgeist meretini çok iyi anlamışlardı, gerisi fasa fisoydu.

Bir teklif ve tanımadığım iki kişinin hikayesi

Bu akşam yürürken belki de en çok görmek, sesini duymak istediğim ama olası buluşmaları da sürekli erteledigim (nedense) biriyle karşılaştım.
Yüzünde insanı ilk başta rahatsız eden bir huzur vardı. Keyifliydi diyemem, ama onun gözüne görünen dünya ile benimkisi arasında o an uçurumlar vardı.
Önce yoluma devam etmeye niyetlendim, fakat sonra sadece bana anlatmak istediği bir şeyler varmış gibi, hiç hoşlanmadığım esrarengiz havalarda, “hemen otur” dedi.
“Her şey beklesin bir süreliğine, ama bu beklemez.” dedi.
Meraklanmistim, üstelik kafamı biraz dağıtmak istiyordum. Haftalardır kendime ettiğim eziyete birkaç dakika ara vermek için iyi bir fırsattı.
Çantasından buz gibi bir şişe Minuty Prestige çıkardı. Cotes de Provence ürünü güzel bir roze…
Tuhaf geliyordu o an her şey.
“Yazmani istiyorum!” dedi. “Bahsedeceğim insanları tanımıyorsun ama bunun bir önemi yok, önemli olan kendilerine çarpıp geçen “an”ların kendisi, üstelik bitmiş gitmiş artık…”

Yarım kalmış hiçbir şeyi yazamadım bugüne kadar. Başkalarının ve benim aynı anda beğendiğimiz bütün yazılarım kapanmış hikayelerden ibaret. Kendi yaşadıklarım dahil.
Savaşın ortasında savaşı yazamazdım örneğin. Yada sonsuza dek süren  bir evliliği yazamazdım. Bitmemiş bir gençlik anısı, bir aşk hikayesi…
“Bu insanlar hayattalar mı peki? ” diye sordum.
“Biri evet, diğeriyse artık yaşamıyor ” dedi.

Çok sıcak bir Ağustos akşamı.  Deniz kıyısında ışıkları sondurulmus, mutfağı kapanmış bir restoran. Kadın genç, adam ondan da genç. Aralarında hiçbir ortaklık yok. O akşam aynı anda orada olmalarının nedeni bilinmiyor. Ancak bir kez karşılaşıyorlar ve adam kıyıya en yakın masayı alıp suyun içine taşıyor. İki sandalye çekiyor suya. Kadın ona ilk defa o sırada eşlik ediyor. Bunaltıcı bir sıcak var ve ikisi de suyun içinde oturup birbirlerine önemsiz birkaç şey anlatıyorlar. Anlasabildikleri neredeyse hiçbir konu olmamasına rağmen birbirlerinin o anki varlıklarından memnunlar. Adam biraz heyecanlı hatta, kadınsa adama kıyasla daha durgun ancak sessizliğini bozmak istiyor. Gülerek, ağlayarak, öfkeyle bir sürü hikaye anlatıyor.
Gecenin sonunda herkes ait olduğu yere, kendisini ait hissettiği yere çekiliyor.

Başka bir gün. Balkondalar. Tavana yakın bir noktada çamur lekeleri. Bir süre izliyorlar. Birkaç günün sonunda adam kadına sarılıyor bir sabah balkonda. “O çamur, kerpiç evlerin hammaddesi işte. Şu iki kırlangıç var ya, yakında yapımını bitirecekleri bu yuvada yaşayacaklar. Sakın bozma, bırak bitirsinler, çok güzel olacak.” diyor.
Sihirli bir sabah böylece geçip gidiyor…

Bir gece. Aralık’ın ortası, her yer buz kesmiş, dışarda fırtına var. Biri unutsa sobayı odunla beslemeyi, diğeri hatırlıyor. Film izlemeye karar veriyorlar ancak evde ikisini birden alan koca bir koltuk yok. Yerlerse soğuk.
Koridordaki yatak odasından ahşap mobilyadan oyulmuş yatağın matrisini kaldırıp salona getirmek için belki kırk dakika terliyorlar. Matris iki metreye 70 santim. Ne koridordan dönebiliyor, ne kapıdan. Sonunda eğip bükerek salonun ortasına bırakıveriyorlar koca yatağı. Hiçbir özelliği olmayan o akşamı hatırlamaya değer kılan tek şey gülüşmeler ve sıcaklık. Ve ne kadın ne adam, o gecenin birbirlerine içtenlikle tutunup kahkaha attıkları son geceleri olduğunu bilmiyor.

Yine bir akşamüstü, ufak bir teknenin kicinda oturmuşlar, gün batiminda eve dönüyorlar. Birbirlerine sokulabildikleri tek yer o an, o göğün altı, o suyun üstü. Kimse karaya çıkmak istemiyor aslında. Kimse istemiyor…

Bir gece yarısı. Kadın yorgun. Uzun zaman geçmiş o güzel günlerin üzerinden. Geceligi üzerinde, ıslak saçlarını tararken, bir yandan askidaki giysilerine bakıyor, ertesi sabah giyeceği elbiseyi çıkarıp bırakıyor ütü masasının üzerine.
Sabah aceleyle giyinirken bir begonvil kurusu düşüyor ayaklarının dibine.

Her şey düşmeye başlıyor sonra. Ama her şey, gözünün görebildiği her şey… hiçbir şey o pembe begonvil kurusu kadar gürültü çıkarmıyor.

“Bunları neden anlattin? Burada anlatılacak tek bir hikaye yok, bir filmin birbirinden kopuk kareleri gibi daha çok, ” dedim hayal kırıklığıyla. “Bunun neresini yazayım?”

“İşte bunu görmen gerekiyor zaten” dedi alaycı bir tonla, “bazen olup biten şeyler bir hikaye etmez, ancak biz iyi bir hikaye isteriz ve iyi kötü her şeye değerler atfetmeye meylederiz. Halbuki bir hikayeye dönüşemeyen yığınla şey yaşar insan. Butunlukten yoksun, alelacele. Bu iki insanın bir hikayesi bile olmadı, olsaydı sahip cikacaklardi, ama olmadi” dedi.

Roze bitmişti.
Ilk defa anlatacak bir şeyim olmadan döndüm eve.
Ve nedense çok ağladım. O kopuk kareleri birleştirip bir şey çıkarmaya çok çabaladım.
Öylece boşlukta bırakmak gelmedi içimden. Daha fazlasını hakettiğini düşündüm.
Ardından yapabileceğim tek şeyi yaptım, ne eksik ne fazla, madem bir kere anlatıldı, o halde yazılmalı da dedim.
Nasılsa biri ölmüştü, her şey bitmişti.
Tarihe önemsiz bir not olarak bırakılmasında bir sakınca yoktu.

Ve müzik hep devam etti

Ve her şeyin günlük rutine dönüşünü, herkesin yoluna devam edişini izledim tüm gün.
Düğünler devam etti, yaşam avcıları avlanmaya devam etti, çocuklar büyümeye, yetişkinler yaşlanmaya, kitaplar bitmeye, mumlar erimeye, yıldızlar kaymaya devam etti.
Kadının kolu yavaşça kayıp, yatağın kenarından sallandı.
Aralık pencereden taze bir esinti girdi, duvarları dolaştı ve uçup gitti.
Her şeyi izledim.
Olağanüstü acı vericiydi.
Pikesini örttüm ve bol şans diledim.
Elimden, kendimi yok edip ortalıktan kaldırmaktan  başka bir şey gelmedi.
İnsan kendisiyle vedalaşmamali.

Bir doğum günü

Son haftalarda yediğim birkaç sert dalgaya rağmen yine de iyimserlik içinde denize çıkmaya karar vermiştim o akşam. Merhamet denen şeye hala inanıyordum.

Sondan bir önceki şiddetli darbede neredeyse sakatlanıyordum, ama bu sefer inatla daha şeffaf, kendimle ilgili bildiğim ne varsa gözlerimi kapatıp anlatmaya ve dinletmeye hazırdım. Böylece bir adım daha atmıştım.

O ana kadar çok büyük zarar görmüştüm; daha feci bir şey olmasına imkan yoktu. Anlayış denen şeye de hala inanıyordum çünkü.

Doğum günümdü.

Nefret ve intikam dolu insanların kılıcı her zamanki gibi, benim kullanmaya kullanmaya körelip kütleşmiş kılıcımdan daha keskindi. Benim umudum, deniz safiri kadar şeffaf olan bana kimsenin kılıç kuşanıp gelmeyecek olmasıydı. Bunca zamandır o an için bilenmiş olduklarını nereden bilebilirdim?

Benim başa çıkamayacağım kadar büyük bir dalgaydı ve çok karanlıktı. Çarpmadan önce üflediği rüzgar bile beni binlerce parçaya dağıtıp karanlığa gömmeye yetti. Savuşturabilecek şansım yoktu.

Merhamet ve anlayışa inanıyordum fakat bu, sevgi söz konusuysa geçerliydi. Sevgisizlik ihtimaline hiç ihtimal vermemiştim.

Karaya vurduğumda, daha sonra karaya vurma ihtimali olan insanların, çocukların ve bebeklerin birbirlerine sokulmuş kaldırımda ve parklarda uyuduklarını gördüm. Yanlarına uzanıp uyumak geliyordu içinden. Çocuklarına sarılan, onları kollarında uyutan insanların yanı, diğer her yerden daha güvenliydi.

Doğum günüm geçti gitti.

O gece sokakta uyudum.

Tükenmiştim.

Sabah, ezan sesiyle doğruldum iki büklüm yattığım yerden. Eşyalarımı topladım. Henüz güneş yoktu. Hiçbir şey yememiştim bir önceki akşam, açlık değil ağrı çekiyordum.

Sırtımı yasladığım biçimsiz duvarın sivri çıkıntıları belime doğru izler bırakmıştı, hafif hafif yanıyordu. Sağ kolumun üzerine yatmıştım. Yerdeki ufak taşlar ve kuru yapraklar koluma yapışmıştı. Döküldüklerinde, cildimde bıraktıkları izlerin şekillerine baktım bir süre. Birkaç dakika içinde hepsi yok olup gidecekti. Aldığım darbelerin izlerinin de bu şekilde yok olup gitmelerini umarak ayağa kalktım. Sağ ayak bileğimin dış kemiği sızlıyordu.

Aslında her yerim acıyordu, her bir uzvum, organlarım…

“Artık çok büyüdün böyle şeyler için.” dedim kendime. Bunca trajedinin üzerine kendimi gülümsetecek bir komedi arayışıyla söylenmişti ancak etkisi olmadı. O gün hiçbir şeyin etkisi olmadı.

Ayaklanıp herkes gibi işe yürürken, 32 yıldır beni kırmayıp ihtiyaç duyduğum her an taşıdıkları için ayaklarıma teşekkür ettim.

Bir süre sonra iş yerinde duramayacağımı anladım. Dünyanın en ağır felaketler silsilesine benimkisi de eklenmişti ne de olsa ve bu kadar yük, bu gezegene büyük haksızlıktı. Dışarıda üstesinden gelinemeyecek, bir daha hiç telafisi olamayacak acılar, kayıplar ve travmalar vardı. Bir kez daha kendi travmamı küçümsüyordum işte! Bir kez daha dünyaya ve gökyüzüne bakıp, yaşadıklarım için yas tutmamın, uzayda hiçbir anlamlı karşılığı olmayan aptalca bir davranış olduğunu söylüyordum kendime.

Neredeyse aynı hallerden, aynı süreçlerden geçmiş bir arkadaşımın evinde buldum kendimi. Ağlamaktan nefessiz kalmıştım.

Konuşmadan oturdum. Konuşmuyordum ama o beni dinliyordu. Anlamıştı! Beni ancak neyin bu hale getireceğini biliyordu. Beni tanıyan birinin bana özenle hazırladığı bir kanepede uykuya daldım ılık bir çayın ardından. Sık sık telefonum çalıyordu, fakat uyku beni dışarıda olup biten her şeyden geçici de olsa koruyacağını vaat etmişti. Telefonlara cevap vermedim.

Hiç direnmeden, her zamanki iyimserliğimle geleceği düşünerek, havanın kararıp beni görünmez kılmasına izin verdim ve derin bir uykuya çekildim.

İyi ki doğmuş ve böyle biri olmuştum. Dünyanın felaketleri, insanların nefreti, cehaleti ve gaddarlığı ve onları gören gözlerim bana verilmiş en değerli hediyeydi. Ve merhamet ve anlayışa hala inanıyorum.

“Devlet yapsın” konforu ve koruyamadığımız mülteciler

Bu Pazar 32 oluyorum.
Böyle bir dünyada yaşıyor olmaktan utandığım ilk an değil Aylan çocuğumuzun karaya vurmuş  fotoğrafını gördüğüm an. İlk gözyaşı döktüğüm görüntü de değil.
Benim neslimin çocukluğunun bir kısmı vaktiyle Bosna’dan gelen çatışma görüntüleriyle, ardından bugüne kadar Gazze ~ Filistin dramıyla, gençliğimizin bir kısmı Saddam zulmü ve devrilmesinin peşi sıra gelen işgal görüntüleriyle, ve birkaç yüzyıldır sömürülen Afrika’nın içler acısı kıtlık, açlık, ölüm kareleriyle dolu.
Bugün de Suriye savaşı ve Esad’in katliamlarına bakıyoruz.
Ben 32 yıldır, hergün utanıyorum.

Savaş’ı izleyen halkların aslında haklı olan ama haklılığının yanında bireyin iradesini zedeleyen bir argümanı var: “Mülteci sorunu bireysel çabalarla, lokal yardım ve dayanışma ile çözülemez, bu, devletin ve uluslararası hukukun çözeceği bir sorundur.”
Haklısınız, katılıyorum. Buna rağmen, bu argümanın bize sağladığı zihin konforundan da bir o kadar tiksiniyorum.

Siyasal ideolojileri ve dini öncelikleri olmayan, örgütlü herhangi bir vicdani sivil girişimin sığınmacı, mülteci ve benzer statüdeki insanların hayatlarını önemli ölçüde kolaylaştıracağını düşünüyorum.
Farazi ve idealist bir önerim yok. Son derece somut imkanlarımız var.
Avrupa’ya geçiş hattının en yoğun olduğu Bodrum’da, insanların apar topar, hele de kayıplar vermeyi göze alarak kör karanlık sularda ilerlemesine ve başarabilenlerin yanında sabaha karşı kıyıya vuran cesetlerine seyirci kalmak yerine, hiç değilse ille de Avrupa’ya gitmekte diretenler için daha sağlıklı koşullar oluşana dek, barınabilecekleri pratik yapılar, kamp benzeri barınma merkezleri oluşturulabilir. Her ilçede uygulandığında belli merkezlere yığılmalar da engellenebilir.
Bodrum’da böyle bir sivil inisiyatife gönlü olan 200~250 kişinin girişimi ile, ortak bir karar doğrultusunda kış koşullarına adapte edilebilecek özel birkaç arazi tahsis edilebilir.
Günümüz teknolojisiyle pratik ve dayanıklı, sonradan kaldırılabilir, taşınabilir prefabrik yapılar inşa etmek geçmişteki kadar maliyetli değil. Isınma tesisatı ve geçici kanalizasyon benzeri sistemler keza öyle.
Adil olması bakımından hergün sırayla birkaç tabldot ve katering hizmeti veren işletmenin desteği alınıp beslenme sorunu çözülebilir . Gönüllü hizmet vermeye razı gelmeyecek işletmeler ortak bir bütçe ile dayanışma göstermeye teşvik de edilebilir. Yani özetle, denenmesi imkansız öneriler değil ve kısa vadede bile olsa insanları ölmeyi göze almaktan ve insanlık dışı şartlarda yola koyulmaktan vazgeçirebilir.
Bir ailenin bakımını tek başına olamasa da birkaç kişi ortaklaşa üstlenmek savaşı bitirmez ancak dayanışma göstermek hayatta kalmalarına ve güvende hissetmelerine katkı sağlar.
Bir ölümden kaçıp başka bir ölüme gitmelerine seyirci kalmaktan ve gözümüzün önünde gerçekleşen ölümlere ağlamaktan daha fazla, daha farklı bir şeyler yapamayacak kadar aciz olmadığımızı umuyorum.
Elbette savaşın kendisi ve savaş mağduru herkes uluslararası bir sorundur ancak dünya bu sorunu çözmekte hantal ve yetersiz kalıyorsa , veya bu savaşın sürmesi kimi devletlerin çıkarlarına hizmet ediyorsa “eh n’apalım” mı diyeceğiz?
Sığınmak ve yaşamak evrensel bir haktır. Bu hakkı tanımamakta ısrar edip sınırlarından mültecileri geri çeviren devletlere inat, pekala sivil irade kullanılabilir ve yaşama hakkı bireysel çabalarla desteklenebilir.
Savaş söz konusu olduğunda bir şeyi hep akılda tutmak lazım:
Kimse evini keyfinden terk etmiyor! Kimse yanında üç parça eşya ve ailesiyle sırf canı istediği için parklarımızda, sokaklarımızda yatmıyor. Burada olmaları bir “tercih” değil.
Evet, Filistin söz konusu olduğunda bu mesafeden yapılabilecek en etkili eylem Israil’i protesto etmek ve İsrail menşeili ürünlerin tüketimini boykot etmek.
Evet, Afrika söz konusu olduğunda bu mesafeden yapılabilecek tek şey dünyaya onların durumunu daha çok duyurup uluslararası hukuku kalıcı çözümler için ortak akla davet etmek.
Ancak burası kapımızın önü! Burası elimizi uzattığımızda dokunabildiğimiz insanları misafir ediyor.
Bu kadar pasif kalmayı yüreğiniz kaldırıyor mu?
Uluslararası çözümleri, devlet müdahalesini veya Esad’in devrilmesini beklemeye sabrınız yetiyor mu?
Sizce sahiden iyileştirici bir şeyler yapamayacak halde miyiz?
Başkalarının çözüm üretmesini beklemeyi, karaya vuran çocuk cesetlerine engel olma  ihtimalimize tercih edecek kadar bittik mi sahi biz?