Köşeye Kıstırmak

Böyle bir romanı vardı Auster’ın.

Bir köşeye sıkıştırılmış hissediyordum kendimi.
Meğer kendime o köşeyi seçen benmişim ve kimsenin kıstırdığı yokmuş.

Bir süre neler olacağını izledikten sonra, ani bir elektrik kesilmesi gibi, içimde cızırtılı bir şeyler koptu gitti.
Hiçbir hassasiyetimi gözetmeyen ergen kılıklı insanların aslında çevremde o kadar da belirleyici olmadıklarını, ve her ne yapıyorlarsa artık çok da cazip görünmediğini fark ettim.
Her şeyden önce hiçbir müştereğimiz yoktu. Merdivenleri yalnız çıkmaktan korkmanın anlamsız olduğunu hissediyorum şimdi.
Onlarla iki basamak çıkmaktansa, sanırım tek başıma yürüsem daha büyük bir iyilik yapacağım kendime.

Bazı insanlar sadece kalabalık görünürler, çünkü artık öyle görünmek bir güç simgesi.
Bazı insanlar tektir ve kalabalık tarafından zayıf addedilirler.
“Tek”ler değerlidir çünkü kalabalık olmadan yaşama gücünü, mutlu olma yollarını keşfederler.

Son günlerde değerli bir şeyler keşfediyorum ve hergün biraz daha iyi hissediyorum.

Öyle ki yakın bir zamanda artık hayret ediyor olacağım önüme kendi ellerimle zehir koyup zorla yiyebilmiş olduğum için.

Biraz daha dayanmak beni bitirmez.
Sadece biraz daha.

The Last Samurai

Bir çıkış yapmam gerekip de nereden başlayacağımı bilemediğim günlerde hep The Last Samurai izliyorum. Yılda iki kereye tekabül ediyor genelde.
Bazen sadece Ken Watanabe ve Tom Cruise arasındaki diyalogları, bazen de konuşma olmayan sahneleri…
Nobutada’nin sabahın körü güneşe karşı ok talimi, Algren’in Samurai kampını keşfe çıktığı ve kendo eğitimi aldığı sahneleri…
Filmin her yerinden insanın içine acayip bir güç sızıyor.
Herhalde hayatımda daha iyi bir film izlemedim.
10 yıldır dönüp dolaşıp izliyor ve ilk izlediğim an kadar etkileniyorum.
Ayrıca müzikler enfes…

Babam ve ölümsüzlük

Dün eve giremedim. Onun yerine babamı evden çıkardım.
Arabaya bindim.
“Ben iyi değilim ” dedim. Ağlıyordum.
“Biliyorum” dedi.
Babam, yükle gelen insanların yükünü boşaltmasını sabırla bekler.
“Hayatımın şu halini kendime yakıştıramıyorum, başka bir yerde, edindiğim zenginliği iyi bir şeye tahvil edebileceğim bambaşka bir yerde olmalıydım ve olmak istediğim, vaktiyle olacağıma inandığım şeyden çok uzak bir noktaya düştüm ” dedim.
“Kazanımlarının hiçbiri kaybedilmiş değildir ” dedi. “Bütün bunlar iyiye işaret, çünkü geldiğin noktadan memnun değilsin ve bu isyan, eğer ona hapsolmazsan, seni hedefine götürecek gücü de içinde barındıran bir isyandir.” dedi.
“Ama yalnızım “diye ağladım. “Baba ben çok yalnızım, dayanışmaya ihtiyacım var” dedim.
“Biz böyle hislere kapılmadık mı sanıyorsun?” dedi.
“Siz, büyük ve birbirine benzeyen parçaların kalabalık olduğu, güven verdiği bir çevrenin içindeydiniz, bugün ayrı yerlere savrulmuş olmanız, o günleri dayanışma içinde geçirmiş olduğunuz gerçeğine zıt koşmaz ki” dedim.
“Haklısın, bizim durumumuz daha farklıydı, zihinsel olarak ayrı düşsek de, insani anlamda yanyana durduk, bizimkisi de öyle bir gelenekti, kapalı bir çevrenin  ürünüydük” dedi.

Sonra, hepimizi alıp deniz kenarına götürdü babam. Yıldızların altında, torunu uyurken, benimle bira içti ve konuştuk.
Onlara Halil Berktay’in güncel iki makalesini okudum. Beni heyecanlandıran iki uzun makaleydi.
Annem ve babamı da heyecanlandırdığını biliyordum okurken, zihnen çok da yalnız olmadığımızı hissetmek iyi geldi.

Tabi henüz günlük vurdumduymaz yaşantıma dönemedim, beni bunaltan havadan çıkıp kabuğumu kıramadım ama güç topladım.

Annemle babamin gözüme ölümsüz geldiği büyülü  anlardan biriydi. İkisi de tanıdığım en yenilikçi, şüpheci, iyi sorular soran insanlardı ve birden onlarla aslında hiç gerçek bir nesil çatışması yaşamamış olduğumu fark ettim. Zamanın ruhu denilen zeitgeist meretini çok iyi anlamışlardı, gerisi fasa fisoydu.

Bir teklif ve tanımadığım iki kişinin hikayesi

Bu akşam yürürken belki de en çok görmek, sesini duymak istediğim ama olası buluşmaları da sürekli erteledigim (nedense) biriyle karşılaştım.
Yüzünde insanı ilk başta rahatsız eden bir huzur vardı. Keyifliydi diyemem, ama onun gözüne görünen dünya ile benimkisi arasında o an uçurumlar vardı.
Önce yoluma devam etmeye niyetlendim, fakat sonra sadece bana anlatmak istediği bir şeyler varmış gibi, hiç hoşlanmadığım esrarengiz havalarda, “hemen otur” dedi.
“Her şey beklesin bir süreliğine, ama bu beklemez.” dedi.
Meraklanmistim, üstelik kafamı biraz dağıtmak istiyordum. Haftalardır kendime ettiğim eziyete birkaç dakika ara vermek için iyi bir fırsattı.
Çantasından buz gibi bir şişe Minuty Prestige çıkardı. Cotes de Provence ürünü güzel bir roze…
Tuhaf geliyordu o an her şey.
“Yazmani istiyorum!” dedi. “Bahsedeceğim insanları tanımıyorsun ama bunun bir önemi yok, önemli olan kendilerine çarpıp geçen “an”ların kendisi, üstelik bitmiş gitmiş artık…”

Yarım kalmış hiçbir şeyi yazamadım bugüne kadar. Başkalarının ve benim aynı anda beğendiğimiz bütün yazılarım kapanmış hikayelerden ibaret. Kendi yaşadıklarım dahil.
Savaşın ortasında savaşı yazamazdım örneğin. Yada sonsuza dek süren  bir evliliği yazamazdım. Bitmemiş bir gençlik anısı, bir aşk hikayesi…
“Bu insanlar hayattalar mı peki? ” diye sordum.
“Biri evet, diğeriyse artık yaşamıyor ” dedi.

Çok sıcak bir Ağustos akşamı.  Deniz kıyısında ışıkları sondurulmus, mutfağı kapanmış bir restoran. Kadın genç, adam ondan da genç. Aralarında hiçbir ortaklık yok. O akşam aynı anda orada olmalarının nedeni bilinmiyor. Ancak bir kez karşılaşıyorlar ve adam kıyıya en yakın masayı alıp suyun içine taşıyor. İki sandalye çekiyor suya. Kadın ona ilk defa o sırada eşlik ediyor. Bunaltıcı bir sıcak var ve ikisi de suyun içinde oturup birbirlerine önemsiz birkaç şey anlatıyorlar. Anlasabildikleri neredeyse hiçbir konu olmamasına rağmen birbirlerinin o anki varlıklarından memnunlar. Adam biraz heyecanlı hatta, kadınsa adama kıyasla daha durgun ancak sessizliğini bozmak istiyor. Gülerek, ağlayarak, öfkeyle bir sürü hikaye anlatıyor.
Gecenin sonunda herkes ait olduğu yere, kendisini ait hissettiği yere çekiliyor.

Başka bir gün. Balkondalar. Tavana yakın bir noktada çamur lekeleri. Bir süre izliyorlar. Birkaç günün sonunda adam kadına sarılıyor bir sabah balkonda. “O çamur, kerpiç evlerin hammaddesi işte. Şu iki kırlangıç var ya, yakında yapımını bitirecekleri bu yuvada yaşayacaklar. Sakın bozma, bırak bitirsinler, çok güzel olacak.” diyor.
Sihirli bir sabah böylece geçip gidiyor…

Bir gece. Aralık’ın ortası, her yer buz kesmiş, dışarda fırtına var. Biri unutsa sobayı odunla beslemeyi, diğeri hatırlıyor. Film izlemeye karar veriyorlar ancak evde ikisini birden alan koca bir koltuk yok. Yerlerse soğuk.
Koridordaki yatak odasından ahşap mobilyadan oyulmuş yatağın matrisini kaldırıp salona getirmek için belki kırk dakika terliyorlar. Matris iki metreye 70 santim. Ne koridordan dönebiliyor, ne kapıdan. Sonunda eğip bükerek salonun ortasına bırakıveriyorlar koca yatağı. Hiçbir özelliği olmayan o akşamı hatırlamaya değer kılan tek şey gülüşmeler ve sıcaklık. Ve ne kadın ne adam, o gecenin birbirlerine içtenlikle tutunup kahkaha attıkları son geceleri olduğunu bilmiyor.

Yine bir akşamüstü, ufak bir teknenin kicinda oturmuşlar, gün batiminda eve dönüyorlar. Birbirlerine sokulabildikleri tek yer o an, o göğün altı, o suyun üstü. Kimse karaya çıkmak istemiyor aslında. Kimse istemiyor…

Bir gece yarısı. Kadın yorgun. Uzun zaman geçmiş o güzel günlerin üzerinden. Geceligi üzerinde, ıslak saçlarını tararken, bir yandan askidaki giysilerine bakıyor, ertesi sabah giyeceği elbiseyi çıkarıp bırakıyor ütü masasının üzerine.
Sabah aceleyle giyinirken bir begonvil kurusu düşüyor ayaklarının dibine.

Her şey düşmeye başlıyor sonra. Ama her şey, gözünün görebildiği her şey… hiçbir şey o pembe begonvil kurusu kadar gürültü çıkarmıyor.

“Bunları neden anlattin? Burada anlatılacak tek bir hikaye yok, bir filmin birbirinden kopuk kareleri gibi daha çok, ” dedim hayal kırıklığıyla. “Bunun neresini yazayım?”

“İşte bunu görmen gerekiyor zaten” dedi alaycı bir tonla, “bazen olup biten şeyler bir hikaye etmez, ancak biz iyi bir hikaye isteriz ve iyi kötü her şeye değerler atfetmeye meylederiz. Halbuki bir hikayeye dönüşemeyen yığınla şey yaşar insan. Butunlukten yoksun, alelacele. Bu iki insanın bir hikayesi bile olmadı, olsaydı sahip cikacaklardi, ama olmadi” dedi.

Roze bitmişti.
Ilk defa anlatacak bir şeyim olmadan döndüm eve.
Ve nedense çok ağladım. O kopuk kareleri birleştirip bir şey çıkarmaya çok çabaladım.
Öylece boşlukta bırakmak gelmedi içimden. Daha fazlasını hakettiğini düşündüm.
Ardından yapabileceğim tek şeyi yaptım, ne eksik ne fazla, madem bir kere anlatıldı, o halde yazılmalı da dedim.
Nasılsa biri ölmüştü, her şey bitmişti.
Tarihe önemsiz bir not olarak bırakılmasında bir sakınca yoktu.

Ve müzik hep devam etti

Ve her şeyin günlük rutine dönüşünü, herkesin yoluna devam edişini izledim tüm gün.
Düğünler devam etti, yaşam avcıları avlanmaya devam etti, çocuklar büyümeye, yetişkinler yaşlanmaya, kitaplar bitmeye, mumlar erimeye, yıldızlar kaymaya devam etti.
Kadının kolu yavaşça kayıp, yatağın kenarından sallandı.
Aralık pencereden taze bir esinti girdi, duvarları dolaştı ve uçup gitti.
Her şeyi izledim.
Olağanüstü acı vericiydi.
Pikesini örttüm ve bol şans diledim.
Elimden, kendimi yok edip ortalıktan kaldırmaktan  başka bir şey gelmedi.
İnsan kendisiyle vedalaşmamali.