Yatırım; insana mı, kaynaklara mı paradoksu

Gezi’den epey önce İstanbul’da çok yakın bir arkadaşımla oturmuş, bir gece yarısı hükümetin çözüm sürecinde samimi olup olmadığını tartışıyorduk. O akşamdan tek bir şey alıntılamak istedim:

“Kimsenin Kürtleri umursadığı, bölgeyi iyileştirmeyi içtenlikle istediği filan yok ki, sen kendin söylüyorsun, süreci destekleyenlerin çoğu Anadolu’nun yeni burjuvazisi ve muhafazakarlar diye! Bu kitle zaten parasını çoğaltabilmek için yatırım yapması gereken, bölgede ancak savaşsızlık ve sakinlik elde edildiğinde yatırım hayalleri gerçekleşebilecek olan, özetle aslında yine insana değil, kaynaklara değer veren bir kitle, öyle değil mi?Yani önceliği insan değil de para olanın…”

Hayret, hazırcevap olmadığımdandır, o gece hiç de aklıma gelmedi insan hayatını böyle bir çağda değerli kılmanın yolunun gidip onlara öpücük vermek, çocuklarının başlarını okşamak yerine hayatlarını daha iyi sürdürebilmelerini de sağlayacak yatırımların yapılması, üretimin istikrarlı halde bölgede sürdürülmesi, serbest piyasaya dahil edilmesi, kaynaklara erişimlerinin kolaylaştırılması vs. olduğunu söylemek…

O arkadaşımla Gezi’den sonra bir daha hiç görüşmedik. Görüşmemeyi tercih ettiği için… Tekelci sermayenin onlara Gezi boyunca yutturduğu “özgür iradenizle neler de yapabiliyormuşsunuz canikolar, gururumuzsunuz çapulcular” güzellemeleriyle güdülmeye razı gelmelerine öfke duymuştum. Koç’un hararetle desteklediği bu harekette sermayenin eli olmadığını iddia etmelerine artık gülemiyordum bile. Ben gülmeyi bıraktığımda, onlar da birer birer çekilip gittiler.

Geriye böyle bir anı kaldı.