İnsan

(Bu yazıyı yazarken etkisinde kaldığım yazılar ve yazarlar çok bariz olmasına rağmen isim kullanmayacağım. Yalnızca o yazıların benimle örtüşen bölümlerinde ortaya çıkan fikirlerim az çok bunlar… Çalma çırpma yok yani. Nokta)

*****

İnsan en çok kendisiyle uğraşır. Öncelikli olan, hep kendisini ikna edebilmek, kendi çelişkisini giderebilmektir. Daha sağlıklı ve mutlu hissedebilmek için bir uyum peşinde koşar. Dar çevresiyle uyumlanabildiği an biraz nefes alır ve rahatlar.

Fiziksel olarak içinde yer aldığı ilişkiler ağında mümkün olduğunca çok kabul görmeye çalışır; neredeyse bütün gücünü, yeteneğini ve hatta eğitimini aynı ideolojik çatı altında ortaklık kurmuş bu dar çevrede takdir görebilmek için kullanır. Bu ortak ideolojinin ne olduğu, dünyanın gerçekliği ile ne kadar örtüştüğü bir çok zaman önemsizdir. Hayatını kazanırken, bu ilişkilerin döndürdüğü çarklar onu süründürmüyor ve biraz yukarı taşıyorsa, ortak ideoloji sorgulanmayabilir bile. İnsan, böylelikle evrensel bir niteliği ve yansıması olsun veya olmasın kendi gerçeğini yaşar. Bir kaç kişiyi etki altına alabilmiş olmak, kabul edilmiş olmak zaten o çevre içerisinde verdiği varoluş mücadelesinin ufak bir zaferidir ve bu değerli meyve ile bir ömür tok kalabilir.

Başka bir tarafta ise gözlerini daha geniş bir mücadeleden alamayan insanlar vardır. Kendi dar çevresinin sahip olduğu ideolojinin dünyevi gerçeklerden hayli kopuk olduğunu fark etmiş bir insan mutlaka huzursuzlanır. Çok daha büyük bir yaşantının bir parçası olduğunu fark etmesiyle, kabuğunu kırması bir olur.

Yeryüzünün birçok yerinde, hayat hiç de ona anlatıldığı gibi akmıyordur. Çeşitli tehditler altında, savaşarak, açlık ve eziyet çekerek, her türlü zihinsel ve fiziksel tacize maruz kalarak varoluş mücadelesi veren insanlar, toplumlar görür, onları okur, izler ve acı çekmeye başlar. Bütün kötülükleri tek tek ve art arda düşünmek insanı delirtecek kadar büyük acılara sebep olabilir.

Kendi dar çevresinin ideolojisinin de bu kötücül gerçeği alevlendirip durduğunu gördüğünde artık bir tercih yapmak zorundadır.

Ya, içinde yaşadığı, fiziksel olarak var olduğu küçük ilişkiler ağının kabullerini benimseyip dünyaya sırtını döner ve bütün vurdum duymazlığı ile yeteneklerini ve gücünü bu kabule uyumlanabilmek için harcar, yada bunun kendisinde yaratacağı vicdan azabını göze alamayıp hakikate sarılır ve dolayısıyla içinden çıkmaya çalıştığı çevresiyle mücadele etmeye başlar. İkincisi hayli zahmetlidir ve bundan sonra varoluş mücadelesini daha evrensel, daha geniş ve dolayısıyla daha belirsiz bir düzlemde vermeye başlar.

İkinciyi tercih ederek, daha kolay elde edebileceği ‘mutluluk’ hediyesini ve tatmin olma şansını reddetmiştir aslında. Bundan böyle, dar çevresiyle uyumlu olamayışının ve kabul görmeyişinin hem sıkıntısını çeker, hem de yalnızlaşır.

Buna karşılık, artık o çevrenin koyduğu kural ve tabularla organik bir bağı kalmamış olduğu için, artık kabul görsün yada görmesin kendisine ve yeryüzündeki herkese dürüst olabilecektir. Bireyin tam bağımsızlığı, evrenin birbirine bağlı ve bağımlı olan parçalarından biri olduğunu anlamasıyla başlar.

Ve insan nihayet özgürdür. Sınırsız düşünmek, düşündüklerini sınırsız ve koşulsuz olarak paylaşmak onu güçlendirir. Bedeli ağır bile olsa, bir okyanusta yüzmek, kendi kendini zehirleyip duran bir gölde debelenmekten çok daha sağlıklıdır.

Attığı her kulacı, evrensel niteliğini ve etkisini düşünerek atar. Hesaba katması gereken, hassasiyet göstermesi gereken milyarlarca insan ve fikirle karşılaşır.

Var olabilmek için çırpınırken hiç fark etmemiştir ancak okyanusta sandığı kadar yalnız olmadığını, vaktiyle  o hassasiyetleri gözeterek yazdığı, söylediği şeylerin daha geniş bir düzlemden yansımasıyla öğrenir. Yaptıklarının ve söylediklerinin hiç tanımadığı ama önemsediği çevrelerce izlenmiş, kabul görmüş olduğunu fark ettiğinde mücadelesinin en değerli meyvesini alır.

Boşuna yüzmemiştir, boşuna acı çekmemiştir. O dar çevrede bulamadığı yansımasını koca bir dünyada görür ve yeni ilişkiler geliştirir. Kendisini tamamlayan, zenginleştiren çok daha büyük çapta bir ortaklığın kabulünü kazanmıştır.

Bu, sınırsız düşünmeye karar vermiş olmasının ödülüdür ve hiçbir ideoloji insana bu ödülü veremez.

*******

NOT: Gece, Klaus Mann’dan ‘Sonsuzda Buluşma’yı bitirdim. İçimde tuhaf, karanlık bir his kaldı. Çünkü paralel yürüyen, yan yana duran insanların ancak sonsuzda buluşabilecekleri olasılığı çok ürkütücü geldi.

Onlara dokunmak ama yaşarken herhangi bir noktada kesişememek… İnsan ayrılmaya, ayrı düşmeye dayanabilir, fakat hiç birleşmemeye yüreği yeter mi bilmiyorum.

Klaus Mann’ın intiharını bile buna bağladım ister istemez. Yüreğinin sadece yan yana durmakla yetinemeyişine…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s