Deli’lerden Anlar mısın (yeni karşılaşma)

Fotoğrafını çekmek istedim. Her sabah aklıma geliyordu aslında. Önceki bölüm olan Deli’lerden Anlar mısın?‘a eklemek istiyordum bir resmini. Fakat sokakta da olsa mahremiyetine zarar verir diye hep vazgeçiyordum.
Günlerdir karşıma çıkmıyordu. Taşındı mı, öldü mü, kaldı mı yine sinir bozucu bir belirsizlik vardı.

***********

Sabah, arkasına güneşi almış hızla yürüyen bir domates gördüm. Pantolonundan kazağına kadar kıpkırmızıydı. Yürüyüşü bizim deli’mize benziyordu fakat domatesin saçları yoktu. Yaklaştıkça anladım; biri, onu kollayanlardan biri güzelce traş etmiş yüzünü, kafasını. Ensesinde birikmiş yağlı topaktan eser yoktu. Bu haliyle boyu uzamış izlenimi veriyordu. Kışa hazırlamışlar yeni giysiler alıp. Ayakkabıları da gıcır gıcırdı. Çok mutlu oldum. O da gülüyordu zaten. Mutlu, sağlıklı görünüyordu.

Yanımdan geçer geçmez bir adamı durdurdu, elindeki sigarasını istedi. Adam ceketinin cebinden paket çıkardı, “dur ben sana yenisini yakayım” diyerek bir sigara uzatıp yaktı çakmağıyla.

Tüttüre tüttüre yola devam edişini izledim. Onda bir iyilik var; ne olduğunu hiç tarif edemediğim keyifli bir şeyler. Belki bir gün keşfederim.

Reklamlar

Adalet ve hatta Diyanet

Şimdi kutsalları ve kutsal olmayanları en iyi konuşabileceğimiz günlere geliyoruz. Ahlâk, din, resmî ideolojiler ve en önemlisi devletin bu değerlere eşit mesafede tutum alıp alamayacağı konusu. Paketler kesmiyor, balkon konuşmaları ikna edici değil, eh, liberallerin endişelerini de eski itibarlarını çoktan kaybetmiş olmalarına bağladık, zaten muhalefete muhalefet denmez, ve?

Büyük bir meselemiz var: Adalet.

Altını doldurmaya çalıştıkça sağından solundan sızdırmaya devam eden, yamayla, tamponla tamir edilemeyecek denli hasarlı – çünkü zaten hiç sağlam zemine oturtulamamış, malzemesinden bolca çalınmış – ortada cascavlak duran, dokunduğunda değil, hiç dokunmadığında can yakan bir adalet sorunumuz var.

Beni, ve sanırım Müslüman olmayan birçoklarını öncelikle dini kısmı ilgilendirir diye düşünüyorum. Durup dururken değil elbette, müslümanlığa ve dindar nesillere bunca atıf yapılınca insan irkiliyor. Bütün dinlere eşit mesafede yaklaşmaktan bahseden bir iktidarın parti isminde de geçen adaleti sağlayabilmesi için Sünni Müslümanlığı önceleyen Diyanet’i kaldırması yönünde toplumsal bir baskıya ihtiyaç var. Bu baskıyı sokaklarda slogan atarak yapmanın çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum.

Mesele Müslüman çoğunluğun zihnindeyse, o halde onlarla konuşmak icap ediyor. Onları temsil eden bir yapıya, yöneticilerine, parti ileri gelenlerine duvar yazıları üzerinden ana avrat düz gidip küstürmekten ve kendimize “bu gençlerle bir arpa yol alınmaz” dedirtmektense, gerçekten konuşmak, gerçek bilgilerle tartışmak, bahsettiğim. Diyanet İşleri’nin yarar, zarar ve gerekli/gereksizliğini konuşmak İslam’ın kutsallarını değil, bir kurumun varlığını sorgulamaktır.

Diyanet’in kaldırılmasından anladığı, ülkede Müslümanlara ve onların ibadetlerine, yaşam biçimlerine kısıtlamalar getirilmesi olan, bu yanılgıyla yaşayan çok sayıda dindarla tanıştım Gezi’den sonra. DİB’nın dindar Müslümanlara koruyucu kalkan görevi gördüğüne inanan dindarlar. Halbuki, oturup konuşmamız gereken, zaten çoğunluğu oluşturan bir kesimin böyle bir kalkana ihtiyacı olup olmadığı, varsa kime karşı olduğu konusu. DİB’nın kaldırılması fikri neden bir Müslümanı tedirgin eder?

Cemaatlerin kendi içlerinde, DİB gibi bir kurumun maddi desteği olmaksızın ibadethane yaptıracak, dini öğretiler ve kuran kursu verdirecek zenginlere sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Cemaatlerin kendi dinlerini ve ibadethanelerini finanse edebilecek güçleri ve maddi kaynakları varsa, bu cemaatin iktidar ayağı da hazır demokratikleşmekten bahsediyorsa, tam şu anda DİB’nın fonksiyonsuzluğunu tartışmanın, demokrasiden uzak ve adalet duygusunu zedeleyen bir kurum olduğunu dindarlara anlatmanın (dayatmanın değil) zamanıdır. Üstelik DİB yeni bir kurum da değil, sorumlusu bugünkü iktidar olamaz.

Bilmeyenler için,  DİB’nın Mustafa Kemal’in emriyle 429 sayılı kanuna dayanarak o dönemde Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığına bağlı ve laiklik ilkesini gözetmesi şartıyla halkı din konusunda aydınlatsın diye kurulduğunu söyleyelim.

Yine bilmeyen veya eksik bilenler için laikliğin, devletin dinler konusunda tarafsız ve eşit mesafede durması, din işlerine müdahale etmemesi, herhangi bir dinden referans almaması anlamına geldiğini de belirtelim.

Yani, 1920’lerde koca bir hata yapılmış. Tarihi değiştiremeyiz, kabul, ancak tarihte atılan bir adım bugün adaletsizlik olarak tezahür ediyorsa hayatımızda, bunu düzeltebiliriz.

Tam olarak sayılarını bilemiyorum ancak yok denemeyecek miktarda ateist, agnostik (şüpheci), Hristiyan, Alevi, Yahudi vs. olduğunu biliyoruz, her gün konuşuyoruz. 30 Eylül’de açıklanan demokratikleşme paketi itibariyle hele, hepten gündemimizde. “Müslüman olmadığımız halde bizden devletin zoruyla alınan vergiler” söylemi klişe görülebilir, ancak şimdi onu klişe olmaktan çıkarabileceğimiz günlere geldik, çünkü bu bir gerçek ve burada görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir adaletsizlik var.

Cumhuriyet kurulurken DİB eliyle Sünni Müslümanlığın, laiklik ilkesine tam da zıt düşecek şekilde devletin resmi dini olarak dayatılmış olması bugün ne kadar adaletli olabilir? Hele de Ruhban Okullarından, Alevilerin dergâhlarından, cemevlerinden bahsetmeye başlamışken? Açılımlardan, azınlıkların haklarından bahsetmeye başlamışken??

O halde, adaleti tamir etmeye buradan başlamanın tam zamanıdır. Ancak bunun için anlaşmaya varmamız gereken muhataplarımız, karaladığımız cemaatin ve küfrettiğimiz dindar Müslümanların ta kendisidir. Anasına küfrettiğiniz insanlarla masaya oturup konuşamazsınız. Artık üslup değiştirmemiz gerekiyor. Barışçıl bir ortamda kullanılacak iyi bir dilin etkisiz olacağını sanmıyorum.