‘Deli’lerden anlar mısın?

Genelde postane civarında görürüm onu. Limana varmadan, belediye meydanına kırk-elli adım kala, kasabanın merkezindeki bu sapsarı postane binasının önündeki beton yükseltmede ya uyuyor olur, yada etrafa bakar.

Bu sabaha kadar hiç görmemiştim konuştuğunu. İlk karşıma çıktığı günden bu yana -ki bu altı-yedi yıl ediyor- her gün biraz daha derbeder buluyorum onu. Saçları uzadıkça kirli bir topak gibi kaskatı yapışıp kaldı ensesine. Mat gözleri hepten çukurlaştı. Yıllar içinde zayıfladığı pek söylenemez. Hep aynıydı; esnaf kolladığı için olsa gerek, pasaklı görünümü dışında sağlıksız olduğu izlenimini vermez.

Postane sırasındaki manav ve balıkçılardan itibaren, aşağıda, denize çıkan belediye meydanına kadar olan mesafede geçer günleri. Başka hiçbir sokakta, hiçbir köyde görmedim onu.

Bazı sabahlar, içinde manavların ikramı olan domates, peynir, ekmekle dolu naylon bir torbası olur. Akşamları yine aynı sokaktaki dönercilerden, artık ikram sırası hangisindeyse ondan alınma yarım ekmek arası döner.

Belediyenin park bile denemeyecek kadar ufak ve az yeşillikli bahçesinde karnını doyururken rastladığım da olur. Hep sessiz ve dalgın görünür. Birbirinden uzağa dikilmiş palmiyelerden biriymiş gibi, sabit ve onlarla uyumlu.

Bu sabah postaneyi geçerken, duvarın üzerinde görmedim. O ağır kokusunu da duyamayınca içim cızlayarak merak etmeye başladım. Parktaki kahvaltısına erken başlamıştı belki de. Gözüm ister istemez onu aramaya başladı. Limana çıkmak üzere köşeyi dönünce, taksi durağındaki şoförlerin köşeye üşüşüp meydanı izlediklerini gördüm. Bir hareketlilik ve gürültü vardı. Taksileri geçer geçmez, onun meydanda avaz avaz bağırarak ana avrat düz gittiğini duydum.

“A*ına kodumun karısı! Git! Git dedim! Giiiit!!!”

Neyse ki daha korkunç bir sahne değildi, içim rahatlamıştı.

Durdum. Kime bağırdığını merak ediyordum. O ise deli gibi bir denize, bir meydanın gerisine doğru koşturarak durmadan bağırıyor, küfrediyordu. Denize doğru her hamledişinde gözlerinin baktığı yönü tarayıp hedefindeki kadının kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kime bağırdığını kimse bilmiyordu.

Daha fazla duracak vaktim yoktu. Hem, durup izlemek onu daha çok sinirlendirebilirdi. Hiddetinin bir anda onu izleyenlere dönmesini istemezdim. Hiçbirimiz onun neler yapabileceğini kestiremezdik sonuçta. Sokak ortasında bile olsa bir mahremiyeti olması gerekiyordu böyle hiddetlenen bir adamın.

Meydanı bir baştan öteki ucuna kadar geçmem gerekiyordu işe gidebilmek için. Yürümeye başladım yeniden, ancak o kadar ani ve keskin dönüşler yapıyordu ki, bir an meydanın tam ortasında onunla çarpışabileceğimiz, kesişebileceğimiz ihtimali geldi aklıma. Hızlı koşuyordu ve o sert el kol hareketlerinin darbesine maruz kalabilirdi meydandan geçen herhangi biri.

Kararsız kaldım. Ben kararsız davranmaya başladığım anda ilgisi benim ikircikli duruşuma yöneldi. Artık direk gözlerime bakıyordu ve ben öylece kalakalmıştım. Yola devam etmek için çok geçti.

Taksi şoförleri, kapılarının önünde oturan esnaf ve meydanı saran kafelerde oturan insanlar ne kadar şanslıydılar; zaten duruyorlardı, tek yapmaları gereken kafalarını başka bir yere çevirip diledikleri gibi durmaya devam etmekti . Fakat bir tek ben, hızla yürürken fark edilebilir bir hızla yavaşlayan, sonra bir iki adım attıktan sonra tereddütlü ve şüphe uyandıracak bir halde duran ben, öylece kalmıştım ortada. Şimdi herkes bana bakıyordu; yürüyecek miydim, koşacak mıydım, korkumdan bayılacak mıydım?

Bu meczup adam hepimizin zamanını ve devinimini durdurmuştu resmen. Yoluma bakıp, işime gücüme gitmek istiyordum bir an önce. Üstelik korkum merakıma baskın gelmişti ve artık hiç merak etmiyordum kime küfrettiğini. Etrafımızdaki herkes donup kaskatı kesilmiş gözlerle bize bakıyorlardı. Bir çift göz aynı anda aralarında kırk adım olan iki ayrı kişiye bakamaz, ama görürler. İşte öylece meydanın ortasına bakıyorlardı. İçlerinden yalnızca biri bile umursamayıp hareket etmeye, bir yudum çay içmek için elini kaldırmaya yeltense, ondan cesaretle yürümeye, yeniden hareket etmeye başlayacaktım. Olmadı.

O ise, hareket halindeki tek kişiydi. Artık koşmuyordu ama küfretmeye ve elini kolunu sallamaya devam ediyordu.

Her zaman işlek olan caddeye bu sabah ne olmuştu anlayamıyordum bir türlü. İşe giden insanlar, kaleye giden turist kafileleri neredeydi ki? Tam bir felaketti. Ter içinde kalmıştım.

Göz göze geldik.

Öyle hızlı çevirmişti ki başını, gözlerimi kaçıracak zamanı bulamamıştım. Tamamen durmuştu artık. Meydanın tam ortasında, öylece ayakta gözlerimin içine bakıyor ve küfrediyordu.

Artık dizlerim titriyordu. Soluğum da kesilmişti. Yirmi dört saat zırıl zırıl çalan telefonum neden en gerekli zamanda çalmıyor diye hayıflanıyordum. Şimdi ondan daha meczup görünüyor olmalıydım. Ona ‘deli’ diyorlardı fakat o meydanda giderek deliren bendim.

Titreyen ellerimle, eteğimin cebinden telefonumu çıkardım ve ağır ağır gözlerimi telefonuma indirdim. Kafamı eğip ağır ağır yürümeye başladım. Birinin hareket etmesi gerekiyordu. Meydanın neresinden geçeceğimi bilemiyordum. Bütün meydanı kaplıyordu sanki o incecik iskeletiyle. Aramızda otuz adımdan daha az bir mesafe vardı ve ben kafamı öyle çok eğmiştim ki, yalnızca ayağındaki delik deşik terliklerinin ucunu ve kapkara olmuş dev tırnağının altındaki baş parmağını görebiliyordum. Soluk almıyordum. Herkes, ama özellikle de o bana bakmaya devam ediyordu, emindim.

Amaçsızca telefonumun tuşlarına rastgele basıyor, sanki bir şeyler yazmaya dalmışım gibi davranıyordum. Eminim çok aptal bir görüntüm vardı, ama korkuyordum ve sağ salim yanından geçip gitmek için aptalca görünen her şeyi yapmaya razıydım.

Aramızda birkaç metre kala kafamı hızla deniz yönüne çevirdim. Adımlarımı hızlandırdım. Yanından kayarcasına geçip gittiğimde o hala yerinde çakılı halde, ilk durduğum yere bakıyordu. İlk kez o ağır kokusunu duymamıştım bu kadar yaklaşmama rağmen. Aramızdaki mesafe açıldıkça fark ettim nefesimi tutarak geçtiğimi. Sinirlerim hepten boşalmış halde zangır zangır titreyerek yürümeye devam ettim. Arkama bakamadım. Ne ara bu kadar korkak birine dönüştüğümü düşünmeye başladım.

***

İlkokul günlerimizde, yine sokakta yatıp kalkan, daha gürültücü fakat öfkeli olmaktan çok acı çekiyor görünen bir meczup’umuz vardı. Okul yolunda sık sık rastlaşırdık. Yanımızdan geçip gidişini sanki o hiç yokmuş gibi umursamaz gözlerle izler, yine de sessizleşirdik. Onun da ismi kısaca ‘deli’ idi. Delilerin nelere karşı hassas olduklarını hiç kestiremez insan; büyük bir ihtimalle bu belirsizlikten ötürü sessizleşiyorduk bize yaklaştığında.

Acımıyordum fakat ona rastladığımda hüzünleniyordum. Sağlıklı insanları bu hale getiren şeyleri merak ediyordum. İnsanı aklından veya ‘normal’ kabul edilen standart ve makul davranışlarından böylesine uzaklaştıran ne olabilir diye düşünmeden edemiyordum.

Bir öğleden sonra parkın ucundan başlayan ve yalnızca beton kanalizasyon kapaklarının bulunduğu o daracık sokağın başında bulduk onu.

Kendisini dövüyordu.

Sanki kolları ve yumrukları kendisine ait değilmiş gibi, hiç acımadan göğsüne, kafasına ve yüzüne vuruyordu. Ağzından çıkan tek kelimeyi bile anlamıyorduk. Daha çok böğürtüyle karışık ağlıyordu. Arada eğilip, kafasını sokağın her iki yanında yükselen evlerin cumbalarına vuruyordu.

Onu durdurmak için yaklaşmak istiyordum, ama korkum merakıma ve vicdanıma ağır basıyordu.

Aniden başka çocuklar belirdi arkamda. Okuldan yeni çıkıyorlardı. Birlikte olur da yardım edersek belki kendisine zarar vermesine engel olabiliriz diye umutlandığım esnada, çocukların hepsi birden sözleşmiş gibi bağıra çağıra gülmeye, delinin taklidini yapmaya başladılar. Bir süre sonra kendini döven bir adamın zavallılığı yetmiyormuş gibi, acımasızca yerden aldıkları taşları atmaya başladılar.

O, kendisini yumruklamaya öyle kaptırmıştı ki taşları fark etmiyordu bile. Hayatımda karşılaştığım ilk büyük acımasızlıktı. Yaşıtlarımın böyle şeyler yapabileceğini aklım almıyordu. Üzerlerine atılıp ben de bağırmaya başladım.

“Atmayın! Ona taş atmayın!”

O sırada dövünmesi kesilmişti adamın. Kanlar içinde kalan yüzünde, bir çift göz öfkeyle bize bakıyordu. Taşları da fark etmişti. Haykırarak bize doğru koşmaya başlayınca ondan çok daha hızlı olan bütün çocuklar çil yavrusu gibi kaçıp dağılmışlardı.

Tıpkı bu sabahki gibi kalakalmıştım o öğleden sonra da. Yalnızdım. Beni de onlardan biri sanacak, o acımasız güruhla aynı kefeye koyacak ve tek yumrukta canıma okuyacaktı. Üzerime atılacağına emindim. Kafamı kollarımın arasına gömüp yere çömeldim.

O ise beni es geçip diğerlerinin peşine düşmüştü.

Yıllar sonra bugün, titreyen dizlerle işe yürürken merak etmeden duramadım; bu öfkeli ve acılı adamlarla yalnızca birer kez, bana göre tam bir kriz anı olan göz temasım olmuştu, fakat ikidir beni es geçiyor, hatta resmen görmezden geliyorlardı.

Her gün onları görmezden gelip yok sayışımızın bir karşılığı da olabilir di pekala bu davranışları.

Belki de gerçekten baktıkları yerde gördüklerini sandığım şeyi görmüyorlardı.

Bir kez olsun konuşmaya cesaret edememiştim. Daha sakin olanlarıyla bile.

***

Bu kasabaya ilk geldiğimde, yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan, bir elinde boş bir bebek arabası, diğerinde hiç bir zaman binmediği bir bisikleti sürükleyen, üst üste birkaç şort, palto ve şapka giyen bir ‘deli’miz daha vardı. Her sabah köy yolundan yürüyerek çevre yoluna çıkar, bisiklet ve arabasını itekleyerek şehre iner, akşamları da aynı yoldan köy yoluna girer ve gözden kaybolurdu. Evi ormanın içinde bir yerdeydi.

Epeyce hikaye duymuştum onunla ilgili. Aşık olduğu kadın hamileyken, kasabaya gelen turistlerden biriyle kaçmış, onu terk etmişti rivayete göre.

Belki selamımıza karşılık verecek kadar aramızda olduğundan, belki de gülümsemesindeki içtenlikten, onu daha çok kolluyorduk. Kimse öfkelendiğini görmemişti.

Bir sabah çevre yolunda süratli bir arabanın ona çarptığını ve birkaç yüz metre kadar arkasında sürüklediğini duyduk. Bisikleti ve bebek arabasının parçaları saçılmıştı her yere. O günün akşamı, eve dönüş yolunda sabahki kazada savrulmuş minik tekerlekleri görünce birden ağırlaşmıştım arabanın içinde. Büyük bir çaresizlik hissetmiştim.

Yerli halkın umursamaz görünüp üzerine titrediği, bakımını üstlendiği bu gencecik adamlar eksilince, kasabanın havası da ağırlaşıyordu.

İsmini, geçmişini, hatta yaşadığı yeri bile sormaya cesaret edemediğimiz bu meczup adamlar ve kadınlar, karşılaştığımız her sabah ve akşam biz fark edelim veya etmeyelim bir parçamız oluyorlardı. Varlıklarından bihaber yaşıyorduk fakat yokluklarını daha ilk terk edişlerinde seziyor, artlarından konuşuyorduk.

Bu sabah yaşadığım korkuya rağmen, akşam bizim öfkeli küfürbazı postanenin önünde içi geçmiş, uyur halde görünce rahatladım. Hala evindeydi ve sağlıklı görünüyordu.

Reklamlar

‘Deli’lerden anlar mısın?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s