‘Deli’lerden anlar mısın?

Genelde postane civarında görürüm onu. Limana varmadan, belediye meydanına kırk-elli adım kala, kasabanın merkezindeki bu sapsarı postane binasının önündeki beton yükseltmede ya uyuyor olur, yada etrafa bakar.

Bu sabaha kadar hiç görmemiştim konuştuğunu. İlk karşıma çıktığı günden bu yana -ki bu altı-yedi yıl ediyor- her gün biraz daha derbeder buluyorum onu. Saçları uzadıkça kirli bir topak gibi kaskatı yapışıp kaldı ensesine. Mat gözleri hepten çukurlaştı. Yıllar içinde zayıfladığı pek söylenemez. Hep aynıydı; esnaf kolladığı için olsa gerek, pasaklı görünümü dışında sağlıksız olduğu izlenimini vermez.

Postane sırasındaki manav ve balıkçılardan itibaren, aşağıda, denize çıkan belediye meydanına kadar olan mesafede geçer günleri. Başka hiçbir sokakta, hiçbir köyde görmedim onu.

Bazı sabahlar, içinde manavların ikramı olan domates, peynir, ekmekle dolu naylon bir torbası olur. Akşamları yine aynı sokaktaki dönercilerden, artık ikram sırası hangisindeyse ondan alınma yarım ekmek arası döner.

Belediyenin park bile denemeyecek kadar ufak ve az yeşillikli bahçesinde karnını doyururken rastladığım da olur. Hep sessiz ve dalgın görünür. Birbirinden uzağa dikilmiş palmiyelerden biriymiş gibi, sabit ve onlarla uyumlu.

Bu sabah postaneyi geçerken, duvarın üzerinde görmedim. O ağır kokusunu da duyamayınca içim cızlayarak merak etmeye başladım. Parktaki kahvaltısına erken başlamıştı belki de. Gözüm ister istemez onu aramaya başladı. Limana çıkmak üzere köşeyi dönünce, taksi durağındaki şoförlerin köşeye üşüşüp meydanı izlediklerini gördüm. Bir hareketlilik ve gürültü vardı. Taksileri geçer geçmez, onun meydanda avaz avaz bağırarak ana avrat düz gittiğini duydum.

“A*ına kodumun karısı! Git! Git dedim! Giiiit!!!”

Neyse ki daha korkunç bir sahne değildi, içim rahatlamıştı.

Durdum. Kime bağırdığını merak ediyordum. O ise deli gibi bir denize, bir meydanın gerisine doğru koşturarak durmadan bağırıyor, küfrediyordu. Denize doğru her hamledişinde gözlerinin baktığı yönü tarayıp hedefindeki kadının kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kime bağırdığını kimse bilmiyordu.

Daha fazla duracak vaktim yoktu. Hem, durup izlemek onu daha çok sinirlendirebilirdi. Hiddetinin bir anda onu izleyenlere dönmesini istemezdim. Hiçbirimiz onun neler yapabileceğini kestiremezdik sonuçta. Sokak ortasında bile olsa bir mahremiyeti olması gerekiyordu böyle hiddetlenen bir adamın.

Meydanı bir baştan öteki ucuna kadar geçmem gerekiyordu işe gidebilmek için. Yürümeye başladım yeniden, ancak o kadar ani ve keskin dönüşler yapıyordu ki, bir an meydanın tam ortasında onunla çarpışabileceğimiz, kesişebileceğimiz ihtimali geldi aklıma. Hızlı koşuyordu ve o sert el kol hareketlerinin darbesine maruz kalabilirdi meydandan geçen herhangi biri.

Kararsız kaldım. Ben kararsız davranmaya başladığım anda ilgisi benim ikircikli duruşuma yöneldi. Artık direk gözlerime bakıyordu ve ben öylece kalakalmıştım. Yola devam etmek için çok geçti.

Taksi şoförleri, kapılarının önünde oturan esnaf ve meydanı saran kafelerde oturan insanlar ne kadar şanslıydılar; zaten duruyorlardı, tek yapmaları gereken kafalarını başka bir yere çevirip diledikleri gibi durmaya devam etmekti . Fakat bir tek ben, hızla yürürken fark edilebilir bir hızla yavaşlayan, sonra bir iki adım attıktan sonra tereddütlü ve şüphe uyandıracak bir halde duran ben, öylece kalmıştım ortada. Şimdi herkes bana bakıyordu; yürüyecek miydim, koşacak mıydım, korkumdan bayılacak mıydım?

Bu meczup adam hepimizin zamanını ve devinimini durdurmuştu resmen. Yoluma bakıp, işime gücüme gitmek istiyordum bir an önce. Üstelik korkum merakıma baskın gelmişti ve artık hiç merak etmiyordum kime küfrettiğini. Etrafımızdaki herkes donup kaskatı kesilmiş gözlerle bize bakıyorlardı. Bir çift göz aynı anda aralarında kırk adım olan iki ayrı kişiye bakamaz, ama görürler. İşte öylece meydanın ortasına bakıyorlardı. İçlerinden yalnızca biri bile umursamayıp hareket etmeye, bir yudum çay içmek için elini kaldırmaya yeltense, ondan cesaretle yürümeye, yeniden hareket etmeye başlayacaktım. Olmadı.

O ise, hareket halindeki tek kişiydi. Artık koşmuyordu ama küfretmeye ve elini kolunu sallamaya devam ediyordu.

Her zaman işlek olan caddeye bu sabah ne olmuştu anlayamıyordum bir türlü. İşe giden insanlar, kaleye giden turist kafileleri neredeydi ki? Tam bir felaketti. Ter içinde kalmıştım.

Göz göze geldik.

Öyle hızlı çevirmişti ki başını, gözlerimi kaçıracak zamanı bulamamıştım. Tamamen durmuştu artık. Meydanın tam ortasında, öylece ayakta gözlerimin içine bakıyor ve küfrediyordu.

Artık dizlerim titriyordu. Soluğum da kesilmişti. Yirmi dört saat zırıl zırıl çalan telefonum neden en gerekli zamanda çalmıyor diye hayıflanıyordum. Şimdi ondan daha meczup görünüyor olmalıydım. Ona ‘deli’ diyorlardı fakat o meydanda giderek deliren bendim.

Titreyen ellerimle, eteğimin cebinden telefonumu çıkardım ve ağır ağır gözlerimi telefonuma indirdim. Kafamı eğip ağır ağır yürümeye başladım. Birinin hareket etmesi gerekiyordu. Meydanın neresinden geçeceğimi bilemiyordum. Bütün meydanı kaplıyordu sanki o incecik iskeletiyle. Aramızda otuz adımdan daha az bir mesafe vardı ve ben kafamı öyle çok eğmiştim ki, yalnızca ayağındaki delik deşik terliklerinin ucunu ve kapkara olmuş dev tırnağının altındaki baş parmağını görebiliyordum. Soluk almıyordum. Herkes, ama özellikle de o bana bakmaya devam ediyordu, emindim.

Amaçsızca telefonumun tuşlarına rastgele basıyor, sanki bir şeyler yazmaya dalmışım gibi davranıyordum. Eminim çok aptal bir görüntüm vardı, ama korkuyordum ve sağ salim yanından geçip gitmek için aptalca görünen her şeyi yapmaya razıydım.

Aramızda birkaç metre kala kafamı hızla deniz yönüne çevirdim. Adımlarımı hızlandırdım. Yanından kayarcasına geçip gittiğimde o hala yerinde çakılı halde, ilk durduğum yere bakıyordu. İlk kez o ağır kokusunu duymamıştım bu kadar yaklaşmama rağmen. Aramızdaki mesafe açıldıkça fark ettim nefesimi tutarak geçtiğimi. Sinirlerim hepten boşalmış halde zangır zangır titreyerek yürümeye devam ettim. Arkama bakamadım. Ne ara bu kadar korkak birine dönüştüğümü düşünmeye başladım.

***

İlkokul günlerimizde, yine sokakta yatıp kalkan, daha gürültücü fakat öfkeli olmaktan çok acı çekiyor görünen bir meczup’umuz vardı. Okul yolunda sık sık rastlaşırdık. Yanımızdan geçip gidişini sanki o hiç yokmuş gibi umursamaz gözlerle izler, yine de sessizleşirdik. Onun da ismi kısaca ‘deli’ idi. Delilerin nelere karşı hassas olduklarını hiç kestiremez insan; büyük bir ihtimalle bu belirsizlikten ötürü sessizleşiyorduk bize yaklaştığında.

Acımıyordum fakat ona rastladığımda hüzünleniyordum. Sağlıklı insanları bu hale getiren şeyleri merak ediyordum. İnsanı aklından veya ‘normal’ kabul edilen standart ve makul davranışlarından böylesine uzaklaştıran ne olabilir diye düşünmeden edemiyordum.

Bir öğleden sonra parkın ucundan başlayan ve yalnızca beton kanalizasyon kapaklarının bulunduğu o daracık sokağın başında bulduk onu.

Kendisini dövüyordu.

Sanki kolları ve yumrukları kendisine ait değilmiş gibi, hiç acımadan göğsüne, kafasına ve yüzüne vuruyordu. Ağzından çıkan tek kelimeyi bile anlamıyorduk. Daha çok böğürtüyle karışık ağlıyordu. Arada eğilip, kafasını sokağın her iki yanında yükselen evlerin cumbalarına vuruyordu.

Onu durdurmak için yaklaşmak istiyordum, ama korkum merakıma ve vicdanıma ağır basıyordu.

Aniden başka çocuklar belirdi arkamda. Okuldan yeni çıkıyorlardı. Birlikte olur da yardım edersek belki kendisine zarar vermesine engel olabiliriz diye umutlandığım esnada, çocukların hepsi birden sözleşmiş gibi bağıra çağıra gülmeye, delinin taklidini yapmaya başladılar. Bir süre sonra kendini döven bir adamın zavallılığı yetmiyormuş gibi, acımasızca yerden aldıkları taşları atmaya başladılar.

O, kendisini yumruklamaya öyle kaptırmıştı ki taşları fark etmiyordu bile. Hayatımda karşılaştığım ilk büyük acımasızlıktı. Yaşıtlarımın böyle şeyler yapabileceğini aklım almıyordu. Üzerlerine atılıp ben de bağırmaya başladım.

“Atmayın! Ona taş atmayın!”

O sırada dövünmesi kesilmişti adamın. Kanlar içinde kalan yüzünde, bir çift göz öfkeyle bize bakıyordu. Taşları da fark etmişti. Haykırarak bize doğru koşmaya başlayınca ondan çok daha hızlı olan bütün çocuklar çil yavrusu gibi kaçıp dağılmışlardı.

Tıpkı bu sabahki gibi kalakalmıştım o öğleden sonra da. Yalnızdım. Beni de onlardan biri sanacak, o acımasız güruhla aynı kefeye koyacak ve tek yumrukta canıma okuyacaktı. Üzerime atılacağına emindim. Kafamı kollarımın arasına gömüp yere çömeldim.

O ise beni es geçip diğerlerinin peşine düşmüştü.

Yıllar sonra bugün, titreyen dizlerle işe yürürken merak etmeden duramadım; bu öfkeli ve acılı adamlarla yalnızca birer kez, bana göre tam bir kriz anı olan göz temasım olmuştu, fakat ikidir beni es geçiyor, hatta resmen görmezden geliyorlardı.

Her gün onları görmezden gelip yok sayışımızın bir karşılığı da olabilir di pekala bu davranışları.

Belki de gerçekten baktıkları yerde gördüklerini sandığım şeyi görmüyorlardı.

Bir kez olsun konuşmaya cesaret edememiştim. Daha sakin olanlarıyla bile.

***

Bu kasabaya ilk geldiğimde, yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan, bir elinde boş bir bebek arabası, diğerinde hiç bir zaman binmediği bir bisikleti sürükleyen, üst üste birkaç şort, palto ve şapka giyen bir ‘deli’miz daha vardı. Her sabah köy yolundan yürüyerek çevre yoluna çıkar, bisiklet ve arabasını itekleyerek şehre iner, akşamları da aynı yoldan köy yoluna girer ve gözden kaybolurdu. Evi ormanın içinde bir yerdeydi.

Epeyce hikaye duymuştum onunla ilgili. Aşık olduğu kadın hamileyken, kasabaya gelen turistlerden biriyle kaçmış, onu terk etmişti rivayete göre.

Belki selamımıza karşılık verecek kadar aramızda olduğundan, belki de gülümsemesindeki içtenlikten, onu daha çok kolluyorduk. Kimse öfkelendiğini görmemişti.

Bir sabah çevre yolunda süratli bir arabanın ona çarptığını ve birkaç yüz metre kadar arkasında sürüklediğini duyduk. Bisikleti ve bebek arabasının parçaları saçılmıştı her yere. O günün akşamı, eve dönüş yolunda sabahki kazada savrulmuş minik tekerlekleri görünce birden ağırlaşmıştım arabanın içinde. Büyük bir çaresizlik hissetmiştim.

Yerli halkın umursamaz görünüp üzerine titrediği, bakımını üstlendiği bu gencecik adamlar eksilince, kasabanın havası da ağırlaşıyordu.

İsmini, geçmişini, hatta yaşadığı yeri bile sormaya cesaret edemediğimiz bu meczup adamlar ve kadınlar, karşılaştığımız her sabah ve akşam biz fark edelim veya etmeyelim bir parçamız oluyorlardı. Varlıklarından bihaber yaşıyorduk fakat yokluklarını daha ilk terk edişlerinde seziyor, artlarından konuşuyorduk.

Bu sabah yaşadığım korkuya rağmen, akşam bizim öfkeli küfürbazı postanenin önünde içi geçmiş, uyur halde görünce rahatladım. Hala evindeydi ve sağlıklı görünüyordu.

Yabancı adam

Uzak ve soğuk bir ülkeden uçup geliyor. Güneşe, denize ve iyi yemeklere aç. Heyecan içinde kucaklanıyor, seviliyor vardığı yerde. Birkaç gün tadını çıkarmak için zorluyor kendisini. Sonunda kendisini hep nasıl biliyorsak öyle davranmaya başlıyor; memnuniyetsiz, sıkılgan, tepeden tepeden bakarak ve asık suratlı.

Bir ara iş çıkışı yakalıyor beni, bir bara girip oturuyoruz. Ortalık sakin, yalnızız. Geldiği günden beri benimle konuşabilmek için kıvranıyor; ben de ona sık sık fırsat yaratıyorum fakat yine de nereden başlayacağını bilmesine rağmen başlattığı şeyin içini dolduramayacağının farkında. Her girişimi yine kendisi sonlandırıyor. Anlayış gösteriyorum. Başka şansım da yok zaten. Ev sahibi olan benim. Öfkelenmeden, bu sınırlı zamanı mesafeleri koruyarak idare etmeliyim. Nasılsa gidecek.

Barda uzun uzun çevresine bakıyor, içki şişelerini inceliyor. Sonra bir anda açılıyor kutu!

“Belki de gelmemeliydim. Hayal ettiğim gibi olmadı.” diyor.

Son yedi yılın dört yılı seyrek görüşmelerle, sıradan günlük paylaşımlarla geçti. Yine öyle olması gerekiyor diye düşünüyorum. Ona, son yedi yıldır söylediğimden daha farklı söyleyebileceğim bir şey yok. Geçiştirecek değilim, benim için hala değerli, ancak hiç de sıkılmaya, direnmeye, çabalamaya çalışmayacağım. Benden öyle çok şey yitmiş ki zaten, kırıntı bile kaptırmaya niyetim yok artık.

“Rahat değil misin? Bir terslik mi var?” diye soruyorum.

“Hayır, eskisi kadar rahat hissetmiyorum. Zaten tatilde olan benim, çalışan sensin. Pek görüşebildiğimiz de söylenemez.”

“Burada ne kadar mutlu olabileceğin, burada olmaktan ne beklediğine bağlı. Gittiğin her yer için geçerli bu.” diyorum.

“Evet, sanırım başka türlü bir ilgi bekliyordum, bizden bir şey çıkmaz – bunun hep farkındaydım ama daha derin bir yakınlığımız olduğunu sanıyordum.”

“Güneş ve deniz, renkli sokaklar, bulutsuz bir gökyüzü senin epeydir hasret kaldığın şeyler. Arkadaşların da var üstelik, neden ilgini, aklını tatili dolu dolu yaşamaya kaydırmıyorsun?”

“Ben buraya seninle eğleniriz diye gelmiştim.”

Derin bir nefes alıyorum. Aynı yere geri dönüyoruz. Artık eskisi kadar ekşi ve sert konuşmuyorum onunla. Kişiler üzerinden, kişisel tarihimiz üzerinden kapışmaktansa, her yerde geçerli olduğunu düşündüğüm olgularla konuşmaya bu defa kararlıyım. Böylece sen-ben tartışması asla yaşanmayacak, kimse incinmeyecek. Okların hedefinden hafifçe yana sıyrılıyorum. Sonundan pek emin değilim.

“Mutlu olmak için çevrendeki her şeyin belli bir nizama gireceğini, kendi akışındaki bir düzenin senin beklentilerin karşısında yeniden şekilleneceğini ummak yalnızca hayal kırıklığı ve acı getiriyor bence. Seni gerçekte neyin mutlu ettiğini iyi anlayıp etrafını düzenlemen icap ederdi halbuki.” diyorum.

“Daha önce de söylemiştim. Ben sadece seni istedim.”

“Ben demek, koca bir hayat demek. Ben küçücük bir şeyim ve beni bu şey yapan çok daha büyük bir yaşam var. Ailem, içinde yaşadığım toplum, senin beğenmediğin ülkem, senin tat almadığın yemekler, senin öğrenmekten itinayla kaçıp durduğun dil, tanışmaya, selamlaşmaya yanaşmadığın bir ordu arkadaş, bir iki dost, en önemlisi de neden yaptığıma bir türlü anlam veremediğin işim. Beni şimdiki ben yapan daha bir çok dış etki. Onları inkar edip sadece ben denen şeyi isteyemezsin ki.”

“O kadar da düşman değilim bütün bunlara. Buna sen sebep oluyorsun. Dün akşam hep birlikte yemek yedik. Çok mutlu gelmiştim yemek davetine. Sonra herkes şahane yemekler seçti, ben herkes pizza yiyecek sanıp kendime pizza seçtim. Berbattı.”

“Herkesin pizza yiyeceğini sanmak mı? Bu sanıya sebep olan ne?”

“E insanlar genelde sokakta bu tip şeyler yiyorlar.”

“Peki bu genellemeye nasıl varabildin?” Ayrıca menu ingilizceydi. Alnına silah dayamadık pizza ye diye. Hepimiz ne yiyeceğimizi aramızda konuştuk. Sana sorduk neden daha farklı bir şey yemiyorsun diye. Şöyle cevap verdin: ‘Bu ülkede hiç iyi pizzaya denk gelmedim. Bir şans daha vermek istiyorum’

“Sonra bana güldünüz.”

“Elbette güldük! Yemeği, kaldırım taşlarındaki mozaiği, müziği habire küçümseyen biri bize komik geliyor çünkü. Sanki bir gurme gelmişti, görmedik şehir, tatmadık pizza bırakmamıştı ve bir şanstan daha bahsediyordu.”

“Siz de küçümsüyorsunuz!”

“Başkalarını bilemem, ama benim işim fikirlerle. Kötü bir fikirle yapılan eylemleri küçümseyebilirim. Yemeği ise en fazla beğenmem. Bu ülkede yapılan yemeklerle, üretilen müziklerle gidip başka ülkelerde böbürlenmediğim gibi, onları aşağılamam da. Yemek ulan! Yemek alt tarafı. Hale bak, neyi konuşuyoruz.”

“Ben gayet de böbürlenirim kendi ülkemin ekmeği ile, salamı sucuğu ile.”

“O halde bavulunda taşı. Çünkü gittiğin yerde onların eksikliği seni çok mutsuz ediyor gibi geliyor bana.”

“Kitaplardan nefret ediyorum.”

“Neden?”

“Sen kitap okudukça onlar gibi konuşuyorsun, onlara bağımlı hale geliyorsun, başka hiçbir şeyi görmüyor gözün!”

“Esas meselemize gelelim o halde. Kitaplarımdan memnun değilsin, benim yaptıklarım dahil, bildiğim hiçbir yemekten memnun değilsin, arkadaşlarımdan, savunduğum politikalardan, yufka yürekliliğimden filan da memnun değilsin. Güldüğüm her an sana işkence oluyor. Mutlu olduğum her an beni cayır cayır eleştiriyor, beni mutlu eden her şeyi yerden yere vurup güya değersizleştirmeye çalışıyorsun. O halde benim neyimi istiyorsun? Nasıl bir ilgi bekliyorsun?”

“Artık bir şey beklemiyorum.”

“O halde tatilin keyfini çıkar.”

“Çıkaracağım.”

Sonra çıkıp yürümeye başlıyoruz. Artık ne söylersem söyleyeyim bana itiraz edecek. Bana varlığını ancak zıtlaşarak göstereceğini düşünüyor. Sanki hemfikir olursak önemsizleşecek gözümde. Eve vardığımıza seviniyorum. Sofrada büyük bir kalabalık var. Farklı konular açılıyor ve gerilim dolu hava dağılıp gidiyor.

Buraya son gelişi olduğunu hissediyorum.

Artık rastlantı olmadığı sürece dünyanın hiçbir yerinde bile isteye bir araya gelemeyeceğimizi düşünüyorum.

Hiç eğip bükmeye gerek yok – rahatlıyorum.

Olimpiyatlarda Dindar Modernler ve Muhafazakar Seçkinler

Bir arkadaşımın getirip bıraktığı, Canetti’nin Körleşmesi’ni okuyorum bu günlerde. Tam dişime göre çıktı. Kitapta, olayların esasını teşkil eden zihinsel aldatmaca ve neden olduğu yanılsamanın, gerçek hayattaki tezahürünü sık sık gördüğüm için, çevremle ve çevremdeki insanlarla ilişkilendirmekte hiç zorluk çekmiyorum.

Bu beni eğlendiriyor.

İnsan, kendisini bir yanılsamaya bir kez ikna etmeye görsün, bir daha çıkması neredeyse imkansız olan bir bataklığa saplanıp kalması artık kaçınılmaz oluyor.

Eski alıştığımız değerlere ve sisteme göre, 2020 olimpiyatlarının ülkemizde yapılmasını kimler can-ı gönülden isterdi? Anadolu’nun dindar muhafazakarları mı, yoksa batı hayranı, modernizm savunucuları (klişeleşmiş olmasına rağmen bu tabirde ısrar ediyorum) ‘beyaz’ kesimi oluşturan elit Türkler mi?

Dedem; babamın babası olan hacı dedem dindar bir adamdı. Bence bağnaz bile sayılırdı. Vaktiyle babamla da sık sık çatışırlarmış. Erken kaybettiğimiz için, biz torunların çok şansı olmadı onu konuşturmaya. Belki de anlatacak pek bir şeyi yoktu, artık bilemiyoruz.

23 Nisan dahil, hemen her bayramda ziyaretine giderdik. Televizyonun karşısına hazırlanmış olan yatağında uzanır halde bulurduk onu. Elini öper, divana otururduk.

Kanallar, çocuk bayramlarında  kutlamalara katılan küçük çocukların gösterilerini verirdi gün boyunca. Böyle zamanlarda dedem hemen babaanneme seslenirdi. “Nazife! Kapat şu televizyonu allahaşkına, bu ne böyle çıplak çıplak çocuklar, tövbe tövbe! Neden giydirmezler şunları!”

Bizler gülüşür, mini eteklerimizi çekelerdik bir yandan.

Dedem gibi insanlar İstanbul’da az, Anadolu’da çoktu o günlerde. Olimpiyatlara ve benzeri Avrupai gösterilere tutucu bir gözle, mesafeli bakarlardı. Ne de olsa yüzücüler çıplaktı, atletler desen öyle, hele patenciler, kucak kucağa ve yine yarı çıplak!

Ancak, zaman değişiyordu.

Bir de baktık ki, o dindar ve muhafazakar kesim, ülkenin görünür hayatında daha etkin oldu, hatta sonunda iktidar da oldu!

Biz bir felaket bekledik bu iktidardan. Halbuki farkında olmadan daha büyük bir felaket olup bitiyordu zaten iktidarın karşı cephesinde.

Ağırlıklı olarak muhafazakarları temsil eden iktidar, 2020 olimpiyatlarının ülkemizde yapılabilmesi için dualar edip tırmalarken, Avrupai ve modern bildiklerimiz tersini diliyorlardı.

Neden?

Müzelik modernizmi muhafazakarlara kaptırdılar da ondan! Bir beyaz Türkün en dayanılmaz bulacağı şeyin, dindar muhafazakarın yüzünü, Avrupa’ya – pardon, bütün dünyaya – ondan daha fazla dönmesi olduğunu öğrendik sonunda. Bu ağır kompleks yüzünden, olimpiyatların ülkemizde yapılmasını istemeyecek kadar kendi içlerinde tutucu ve muhafazakar hale gelmişler meğer. İşte gerçek felaket, modern görünümlü ulusalcı seçkinlerin, bir zamanlar küçümsedikleri bütün özellikleri benimsemiş olmaları.

Artık onlara aydın diyemiyorum; zira aydınlığı ve gelişmeyi temsil edemeyecek kadar karanlığa gömüldüklerini görüyorum. Tıpkı Canetti’nin Körleşmesi’ndeki baş kahraman Kien gibi; bizim aydınlarımız da aldıkları eğitim ve edindikleri engin bilgilere rağmen, bu zenginliklerini gerçek bir aydınlanma ve gelişim için kullanamaz hale gelmişler. Hayattan ve zamanın ruhundan kopuk ‘bilgililer’ topluluğu olarak giderek toplum üzerindeki etkilerini kaybediyorlar.

Halk’tan olmak ve halk kompleksi

Yol çok ıssızdı. Kırmızı ışıkta durmuştuk. İnsanlar birer birer terk etmişlerdi kasabayı. Hava hala sıcaktı, fakat pencereden gelen serin rüzgar, haydi diyordu, ağır ağır hazırlanın kışa, yaz bitti.

Ellerini direksiyondan çekip yanında duran çantasını açtı. Çıkardığı kremle ellerini uzun uzadıya kremlerken aynadan bana bakıp;

“Hayret bir şey doğrusu. Son derece sıradan yaşıyorlar, halk gibi, halkın içinde. Onları birbirinden özel kılacak, farklı bir statü verecek hiçbir ayrıcalıkları da yok üstelik. Ama şu tavırlara bak, öyle sıradan ve ortalama standartlarda yaşayıp, hepimizin okuduğu romanları, kitapları okumuş olmalarına rağmen sürekli bir ayrıcalık atfediyorlar kendilerine. Ne sanıyorlar ki? Halkız biz! Bunu reddederek neyi ispat edecekler ki?” deyiverdi. Onca yıldan sonra eski dostluklarının getirdiği hayal kırıkları sesinin her vurgusunda hissediliyordu.

“Doğru soru belki de bizimkisi değil” dedim. “Kendilerini ne sanıyorlar değil, halkı ne sanıyorlar ki bu kadar küçümsüyorlar?”

“Bu çok köklü bir reddediş. Adeta kompleks, fakat biz dostlarımızın bu tavrını hep gözardı ettik. Aristokrat bile değillerdi; alt tarafı 70’lerde üniversite okumuş, meslek edinmişlerdi. İyi de çoğumuz edindik! Kâh meslek okulunda, kâh üniversitede. Aynı şeyleri yedik içtik, aynı kitapları okuduk, benzer kalitede giyindik, aynı mahallelerde birbirlerimizin evlerinde büyüdük. Eşlerimizi ortak arkadaşlarımızın içinden, yakın çevremizden, aynı kültürden seçtik. Düğünden cenazeye; biz birlikteydik!”

İsyan ediyordu. Yalnızdık ve bıkkınlık gelmişti bu halimizden. Yeşil yandığında hiç acele etmeden gaza bastı ve çok daha ıssız olan ev yoluna saptık.

“Halk biziz. Bak bize; yeni emekli olduk, güç bela ellilerimizde ev sahibi olduk. Borç ödedik, iki çocuk okuttuk, yine ödedik, ve ödüyoruz. Yılda 15 gün bile tatil yapamadığımız günler oldu. Herkes gibi çalıştık. Üstelik onlar da böyle yaşadılar. Gözümüzün önünde yaşadılar. Birlikteydik. Paylaştık bu süreçleri.” Gözleri dolmuştu artık. Konuştukça öfkeleniyordu.

“Ve sonra bugün! Dönüp bakıyorum da, hele ki politik duruşlarımızı belli ettiğimiz sohbetlerde, bütün argümanları küçümseme dolu, “halk” diyorlar; sanki hiç onun bir parçası olmamış gibi, kelimeyi ezerek, suyunu çıkararak, tiksinerek söylüyorlar. Bu nefretin sebebi nedir allah aşkına? Halk bize ne yaptı, onlara ne yaptı?”

Sustuk. Park ediyordu. Bagajdaki torbaları almamı istedi.

Bahçeye girdiğimizde kapıyı açmadan önce sandalyelere oturduk. Torbaları kapının önüne gelişigüzel bırakmıştım. Sigara yaktık. Çiçeklerine baktı bir süre. Bahçenin her santimini gözüyle uzun uzadıya taradıktan sonra derin bir nefes aldı.

“Baban akşamüstü sulamış galiba bahçeyi, iyi bari.” dedi. “Biraz daha farkında olmak, bilmek ve daha hızlı anlamak, daha iyi konuşabiliyor olmak da pekala halka ait özelliklerdir, bunun için asil ırktan gelmemize, aristokrat olmamıza, akademik kariyere gerek yok. Bu özelliklerin bize halktan daha üstün bir statü verdiğine inanıyorsak zihnen biraz hastayız demektir. Bu bir kompleks değilse nedir?”

Araya girmek istedim o sırada.

“Siz kalabalıktınız ama dar bir çevrenin içindeydiniz. Yalnızca kendinize  benzeyen insanlarla yaşadınız. Sayıca çoktunuz ama çeşitli değildiniz. Onlar bu kalabalığı çeşitlilik saydılar. Kâfiydi onlar için. Tatile çıktıklarında rastlantı sonucu uğrayıp keşfettikleri köylerin sakinlerinden sıcak, sevecen bir ses tonuyla fakat tatlı da bir alayla bahsederlerdi. Halk kelimesini böyle zamanlarda daha çok kullanırlardı. Halk şöyle yiyor, böyle içiyor diye anlatırlardı. Çocukluğumda böyle sohbetlere az denk gelmemişimdir.” diye destek verdim.

Derin bir hayal kırıklığı yaşıyorduk bize yakın olduğunu düşündüğümüz insanlarla ilgili. Artık kopuktuk. Kopup gitmeyi onlar tercih etmişti. Üstelemenin alemi yoktu.

Eve girdikten sonra bir daha konuşmadık. Ne ilk ne sondu bu konunun açılması. Böyle isyan edecekti zaman zaman.

Yatağımın ucuna oturdum. Benden kopup gidenleri saydım kafamdan. Zihnimdeki her isimle birlikte, bir kere daha halk olmayı, halktan olmayı daha çok sevdiğimi hissettim. Başka bir statüm hiç olmamıştı ki. Emin oldum buna. İyi eğitim almıştım, klasiklerin canına okumuştum, güzel yerler gezip görmüştüm, Avrupa’nın küçük bir kısmı da dahildi üstelik. Fakat hemen kapının dışında kalan yamaca ve köye baktım penceremden. Bu kasabadaki en sıradan insanlardan biriydim. Büyük bir deham yoktu. Yaratıcılığımı yine de küçümsemiyordum.

Yeterli zaman ve fırsat verildiğinde ‘halk’ın her bireyi kendini en az benim ve çevremdeki insanlar kadar geliştirebilirdi. Fakat gerek görmüyorlardı, çünkü toprakları vardı, ilgileri, bilgileri toprağa dönüktü. Ben de bu konuda pek cahildim üstelik. Onların doğal ve coğrafi bilgilerinden yoksundum. Onlar da kendilerine uzak coğrafyalarda yazılmış romanların vereceği bilgilerden. Onların benim ilgi alanlarıma uzak olması hiçbirini eksiltmiyordu. Hepimizin günlük yaşantımızda işimize yarayacak kadar zenginliği vardı.

Bugünkü kavganın, huzursuzluğun ve çatışmanın özünün, bu ülkede halk’tan olmayı kendilerine yediremeyip kendisine hiç olmayan statüler ve ayrıcalıklar atfeden insanların bence gülünç görünen bu tavrının oluşturduğuna inanıyorum.

Ve hem kendilerine, hem halka, hem de gerçekten demokrasiye, barışa inananlara böyle ucuz bir sebepten habire vakit  kaybettiriyorlar.