Tül ve Kar (8. Kısım)

27 Aralık 2006

Bielsko-Biala

Çok yorgunum. Ayaklarım tutmuyor. Saatlerdir alışverişteyiz. Beynim çeviri yapmaktan, evin içinde bir odadan diğerine yetişmekten uyuşmuş vaziyette. Yalnızca bakıyorum. Boşluğa doğru bakmak, uyumak ve düşünmemek istiyorum.

Sayısız dükkana girip çıktık. Pawel denediği hiçbir ayakkabıyı beğenmiyor. Önündeki pufa yığılıp kaldığım mağaza bir spor ekipmanları mağazası. Anlaşılan vazgeçti kendisine deri ayakkabı almaktan. Arkama dönüp bakıyorum. Elinde bir kaykay var. İnceliyor. Yerde siyah kadife kaykay ayakkabıları duruyor. Kararını vermiş gibi. Ne giyeceği umurumda bile değil, alışverişi bitirmek ve bir yerde kahve içerken dinlenmek istiyorum bir an önce.

Evde geçen günlerde çok yoruldum. Bana söylenenleri, benden istenenleri anlayamaz haldeyim. Zihnimde binlerce kelime ve sanki hepsi anlamsız, sözlükten önüme düşmüşler ve artık bir karşılıkları kalmamış gibi. Lehçe, Türkçe ve İngilizceyi artık birbirinden ayıramaz haldeyim. Sabah gözümü açar açmaz üzerime yıkılan olumlu, olumsuz ve soru cümlecikleri, gece olup da insanlar sessiz uykularına gömülene dek kulaklarımda uğulduyor. Ailelerimizin birbirlerine söyleyecek, soracak, anlatacak bir şeyi olmadığı her sessiz an, başımı Pawel’ya yaslıyorum ve kısa, hiçbir işe yaramayan uykulara dalıyorum. Uykumda başka diller de eklenmiş oluyor. Evin her odasından, başka bir milliyete ait, hiç bilmediğim dilleri konuşan insanlar çıkıveriyor. Sırf iletişim kopmasın ve insanlar birbirlerine boş boş bakmasın diye nefessiz çeviri yapıyorum. Kafam, omuzlarıma hiç bu kadar ağır gelmemişti. Taşıyamıyorum. Mağazanın önünde, içim uykuda, vücudum iki büklüm, yalvaran gözlerle bakıyorum artık Pawel’ya.

‘Özür dilerim canım, biliyorum artık bitik haldesin.’ diyor Pawel sırtıma hafifçe dokunarak. ‘Artık gidelim ve bir şeyler içelim hadi.’

Ağzımı açacak halim yok, Pawel durumumun farkında ve söylediklerine sesli tepki vermediğim zaman alınmıyor. Elimden tutup kaldırıyor yavaşça, koluna giriyorum, birlikte döner kapılardan çıkıyoruz nihayet.

Buz gibi bir gün. Kar yağıyor. Noel atlatıldığı için alışverişte o eski kalabalık yok. Şimdi karın ve sokakların tadını çıkaran insanlar var boş kollarını sallaya sallaya yürüyen. Kırmızı kadife perdeleri olan eski bir kafeye giriyoruz. Işıl ışıl ve sıcacık. Antika eşyalarla dekore edilmiş, yüksekçe tavanından dev bir avizenin sarktığı, eski tip locaları olan bir kafe. Sokağa bakan büyük bir pencerenin yanındaki iki kişilik masaya yöneliyoruz. Norah Jones kedi gibi. Mırıl mırıl diyerek taklidini yapıyorum. Yumuşacık koltuklara karşılıklı gömülüp konyaklı kahve istiyoruz. Ruhen canlanmaya başladığımı, dinlendikçe kendime geldiğimi hissediyorum.

‘Yarın Krakow’a gidiyor muyuz kesin?’ diye soruyor Pawel.

‘Evet, gidelim mutlaka’ diyorum. İnsanların onca yolu bu güzelim ülkede sadece bir düğüne katılmak için gelmiş olmalarını istemiyorum. Hiç değilse büyük bir şehir görmeliler, sokaklarında yürümeliler, fotoğrafını çekmeye değecek bir şeyler bulmalılar. ‘Mutlaka gidelim, yürüyelim ve en ünlü yerinde en iyi içkisini içelim!’

‘Tamam sevgilim, gidiyoruz o halde.’

‘Biraz İngiltere’yi anlatsana? Şimdi kimlerle yaşayacağız? İş eve ne kadar uzak?’

Pawel, benim bilmediğim ama bir süre sonra öğreneceğim şeylerden bahsetmek zorunda kaldığında hep sıkılır. Çünkü anlattıklarının zihnimde çizeceği resimle, gerçek resmin birebir örtüşmesini ister. Mükemmel anlatma kaygısı detaylarla boğuşup durmasına neden olunca da, İngilizcenin kendisine yetmediğini fark eder ve bıkar.

‘Bir gün, paylaşmayı çok istediğin ama İngilizcenin yetersiz geldiği bir an olursa ve heyecanını paylaşamazsan nasıl olacak?’

‘Sen Lehçede çok hızlısın, böyle bir sıkıntı yaşamayız sanıyorum.’ diyor neşeli bir ifadeyle.

Bense bu konuda kuşkuluyum. İnsan, anlaşılmak istendiği gibi anlatamayacağını hissettiğinde hep sessizliği tercih eder. Genelde iyi bir filmden, bir fıkradan, komik bir espriden bahsederken olur bu.  Kendi dilinin tadını vermez yabancı bir dilde yapmaya çalıştığın espriler, alıntıladığın stand-up parçaları. Sayısız an hatırlarım, bir heves ve heyecanla çatır çatır anlatmaya başladığım esprili bir olayın kilit noktasında, ansızın, seçtiğim kelimelerin yetersizliğini fark edip, sessizliğe gömüldüğüm. Söz konusu dil olduğu zaman çabuk pes eden biri değilim, ama aynı şey Pawel için geçerli değil. Tanıdığım kadarıyla, eğer istediği mükemmel etki oluşmayacaksa, denemeye bile kalkmaz ve sırf bu huyu yüzünden henüz denemediği, yapmadığı çok iş vardır. Hayatı bana göre daha durağan ve pasif yaşar.

Bizimkiler onunla aramızdaki bu ufak tefek ama önemli farkı gördükleri için sık sık beni sorguya çekiyorlar. Gerçekten anlaşabiliyor muyuz? Gerçekten her şeyi konuşabiliyor muyuz?

Nasıl cevaplarsam cevaplayayım, bir süre birlikte yaşamadan anlaşılamayacak durumlardan biri olduğu için, pek de gideremiyorum annemle babamın endişelerini. Fakat cesaret kırıcı davranmıyorlar. Öyle çok korumaya da çalışmıyorlar.

Pawel’nun Bodrum ziyareti sonlanırken şöyle söylemişti babam yemekte;

‘Deniz pekala kendisine bakabilir, gittiği her ülkede başının çaresine bakabilecek özgüveni ve cesareti vardır, ayakta kalır, buna hiç şüphem yok. Birbirinize bu konuda yeteceğinize peşinen eminim. Seni tanımanın en iyi yanı seven bir adam olduğunu görmek; kızımın sevgisiz kalması, evsiz barksız ve aç kalmasından daha çok üzer beni. İşte seni tanıyınca içim en çok bu konuda rahatladı.’

Düğünden iki gün önce babam ve annemin hala böyle düşündüğünü görmek benim de içimi rahatlatıyor. Beni hayatımda en çok zorlayan şey, başıma gelen olayların kendisi değil, olaylarla başa çıkarken insanların endişelendiğini, üzüldüğünü görmek ve asıl işimi bırakıp insanların kaygılarını gidermeye çalışmak. Bana böyle bir yükle gelmedikleri için şanslıydım, öyleyim.

Sigaralarımızı söndürüp yeniden sokağa çıkıyoruz. Hava biraz daha yumuşak artık. Kar hızlandı. Annem kim bilir ne kadar mutludur şimdi diye geçiriyorum içimden. Bir kuyumcuya girmemiz gerekiyor. Belli ki yüzüklerimizi alırken orada da epey oyalanacağız. Yürüme işini uzatmak istiyorum. Sanki yürüdükçe dinleniyorum, bacaklarıma bir güç geliyor. Kuyumcuya giden sokakların aksi istikametinde yürüyoruz bir süre. Nehrin üzerindeki köprüde dizi dizi tezgah açmış oyuncakçıların önünden geçerken oyalanıyorum biraz. İlgimi çeken bir şey yok, fakat tezgahlar o kadar renkli ki, insanın gözünü alıyor. Arabaların sık geçmediği sokaklarda incecik bir tül tabakası oluşuyor kardan. Bozmamak için daha önce o sokaktan yürümüş insanların bıraktığı ayak izlerine basarak yürüyorum. Pawel da bir süre sonra aynısını yapıyor. Bizim gibi yan yana yürümüş olan bir çiftin izlerinden gidiyoruz bir süre. Böylelikle rotamızı düşünmeden devam ediyoruz yola. İzler, ıslak caddede son bulunca kuyumcuya gitmeye karar veriyoruz.

Oldukça ağır olan demir kapıyı ittirip, çıngırak sesleri eşliğinde loş bir kuyumcuya giriyoruz. 1876’dan beri aynı yerde iş yapan bir esnaf. Gözümüz dükkanın karanlığına alışınca alyansları görmek istediğimizi söylüyoruz. Çekmecelerden bir düzine yüzük tahtası çıkıyor. Siyah kadife kaplı yüzeyin üzerinde parıldayan bir sürü yüzük. Hiçbiriyle ilgilenmiyorum. Çok kalınlar. Pawel bir iki yüzük denerken ben satıcıdan en ince kesilmiş alyansı çıkarmasını rica ediyorum. Biraz aradıktan sonra önüme birkaç yüzük daha çıkarıyor.

‘Daha ince, bakır tel gibi, incecik bir yüzük arıyorum’ diyorum.

Parmağımın ölçüsünü alıp içeri gidiyor elinde bir yüzükle. Bir makine çalışıyor. Az sonra tekrar tezgahın arkasında beliriyor adam.

‘En fazla böyle olabilir, yoksa en ufak darbede bile kırılır, etli olmalı biraz.’ diyor.

Pawel satıcıyı onaylıyor. ‘Böyle bir şey istediğini bilseydim, sarı renkli bakır bir tel alır kendim yapardım.’ diyor gülerek.

‘Öylesinin benim gözümde ne kadar değerli olacağını tahmin bile edemezsin.’

‘Öyle bir şey yaparsam, canıma okur bizimkiler.’

‘Hep böyle olacak, değil mi? Benim için değerli olan başkalarının umurunda bile değil.’

‘Aah, hemen kızma öyle, sana ellerimle bir yüzük yapacağım, söz veriyorum tatlım, ama nikâh sırasında onca insanın arasında sana bakır telden bir yüzük veremem, bir de beni düşün.’ diyip öpüyor yanağımdan. ‘Söz veriyorum, benzeri olmayan bir yüzük yapacağım.’

Alyanslarımızı alıp çıkıyoruz. Hava kararmış biz içerideyken. Kapıyı kapatırken bir ömür boyu mutluluk ve sağlık diliyor satıcı. Demir kapıyı gürültüsüz kapatmak için çaba harcıyoruz Pawel ile.

Arabamız yok. Onu Andrzej’e bizimkileri gezdirmesi için bırakmıştık. Otobüs durağına yürüyoruz. O duraktan bir yere gitmeyi çok seviyorum. Hep tanıdık insanlara rastlıyoruz. Bindiğimizde uyku bastırıyor, sıkıca birbirimize sarılıyoruz.

‘Kaykay ayakkabılarıma da bir ton laf edecekler şimdi.’ diyor muzurca gülerek.

Skalite’de indiğimizde yokuşun çoktan karla kaplandığını görünce çok mutlu oluyorum. Düğüne kadar durmadan yağmalı. Hatta biz o dağın yamacında olduğumuz her gün etrafta kar olmalı. Yaz mevsimini hiç özlemiyorum. Eteklerimi, yazlık elbiselerimi giyemiyorum diye hiç de hayıflanmıyorum. Kar botlarım ve montumla  o köyün en mutlu delisiyim. Üşümek nedir bilmiyorum. Öğrendim. Karda yürürken ısınmak, hatta ter dökmek nasıldır biliyorum artık.

Eve vardığımızda herkesi yemek masasının etrafında buluyoruz. Hiç de sessiz sayılmazlar. Babam ve Andrzej üç beş kelime yakalamışlar, votka içiyorlar yemek öncesi. Annem, aile dostumuz ve Malgosia mutfaktan masaya arı gibi bir şeyler taşıyorlar. Ayakkabılarımızı çıkarıp, soyunup dökünürken yokluğumuzda gayet keyifli iletişim kurmuş olduklarını fark ediyoruz. Ancak benim varlığımla herkes yeniden rahatlıyor. Gözlerinden ‘ohh, ıkınıp sıkınmak bitti, Deniz bize yardım edecek nihayet’ ifadesini okuyabiliyorum.

Meğer öyle çok biriktirmişler ki, yokluğumda kafalarında soru işareti olarak kalan cümleler, mimikler ve süregiden sohbetin bütün acısını hızla çıkarıyorlar. Üstelik büyük de bir kötülük yapıp, iki odaya ayrılıyor, gruplaşıyorlar. Ortadaki hole bir sandalye çekiyorum. Babam ve Andrzej ellerinde bir tarih ansiklopedisi, birbirlerine Osmanlı ve Polonya tarihine damgasını vurmuş olaylardan bahsederlerken, annemler de düğün üzerine son hazırlıklarla ilgili birbirlerini soru yağmuruna tutuyorlar. İki ayrı konu ve dil arasında birkaç saat gidip geldikten sonra, enerjim tükeniyor. Aynı yorgunluk, aynı karışıklık ve mide bulantısı. Islak yer bezi gibi yığıldığım sandalyeden kaldırıyorlar beni. Mutfaktaki sedire uzanıp çayın olmasını bekliyorum. Gözlerimi açmadan, ‘lütfen, biraz konuşmadan ve duymadan uzanmama izin verin’ diyorum.

Gece annemle uyumak çok iyi geliyor. Elleriyle saçlarımı düzeltiyor, öpüyor, ablamdan bahsediyor bir süre.

‘Yemekler olağanüstü güzel. Malgosia çok becerikli bir kadın. Baban Andrzej’i çok sevdi. Benzerliklerimizi konuşamamaktan dolayı biraz buruk aslında ama sen üzülme hemen. N’apalım, böyle denk geldi. Bilirsin, baban konuşmak, müştereği yakalamak ister.’

‘Zaten yakalamış görünüyorlar, bir kere de güncel siyaset konuşamayıversin canım, idare etsin.’ diyorum.

‘Yarın Krakow’da nasılsa etrafa bakmaktan, çeviri yapmanı pek de istemeyiz, dinlenirsin sen de.’

‘Ah, evet anne, hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Bir şey oluyor kafama. Sessizlik istiyorum hep.’

Kısa bir sessizlikten sonra,

‘Pawel’nun ayakkabıları nasıl ama?’ diye soruyorum.

‘Klasik bir şey almamış olabilir ama yine de çok şık ve takım elbisesine yakışacak bir şey seçmiş. Aykırı ama zevkli bir çocuk o.’

‘Bana çok tanıdık geliyor bu tanım!’ diyorum kahkahayla.

‘Eh, bulmuşsunuz işte birbirinizi.’

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s