Tül ve Kar (7. Kısım)

24 Aralık 2006

Szczyrk

Bir öğleden sonra Pawel’nun ailesinin evindeyiz. Düğün için toplanıyoruz artık. Annem, babam ve beni çok seven bir aile dostumuz, Aralık sonuna doğru bir sabah Bielsko-Biala treninden inmek üzereler. Pawel ile karşılamaya gidiyoruz. Biraz zayıflamıştım son aylarda. Annem beni görünce endişelenmesin diye güzel giyinmiş, makyajımı yapmıştım. Arabada Pawel ile sohbet ediyoruz. Elimi tutuyor bir yandan. Düğüne yalnızca dört gün var ve biz iki tembelin henüz yapması gereken bir dolu iş var. Hazırlığımız yarım.

Hiç de böyle hayal etmemiştik halbuki. Tanıştığımız yerde, tam bir yıl önce benim kaybolduğum, onun beni bulduğu yerde evlenecektik. Aileler karda kıyamette donmasınlar diye planımızdan vazgeçmek zorunda kalmıştık. Gelinlik giymeyecektim. O da kösele ayakkabı giymek istemiyordu. Omuzlarını silkip ‘bana yakışmaz ki, olmaz ki canım öyle rugan rugan!’ diye isyan ediyordu Pawel. Bizi klasik bir düğüne ne yapıp edip ikna etmişlerdi.

‘Bu düğünde anlaşılan herkes çok mutlu olacak istedikleri her şey yapıldığı için, bir tek biz somurtacağız.’ diyor Pawel gülerek.

‘Boşver onları, müziğe, davetlilere ve yemeklere biz karar verdik, sıkma canını.’

Çok üzerinde durmuyoruz artık bu meselenin. Konuşacak konu kalmayınca arada hayıflanıyoruz o kadar. Kavaklı yolun içinden süzülürken nehri izliyorum. Avrupa’da neredeyse her şehirden bir nehir geçiyor. Böyle söylediğimde kaşları çatılıyor Pawel’nun. Kısık gözlerini üzerime dikip, ‘bu topraklarda Polonya’yı Avrupa’dan sayan tek kişi sensin,’ diyor. Hoşlanmıyor Avrupa Birliği üyeliğinden. ‘Bizim ülkemizin çilesi öyle de, böyle de bitmiyor, istersen bütün dünyaya aç kapılarını, yine de hayat kolaylaşmıyor. Türkiye bile daha Avrupalı.’

Pawel’nun benim ülkemle ilgili izlenimleri Bodrum’dan ibaret.  Ama tartışmak gelmiyor içimden. Sarı gagalı ağaçkakanlar, ağaçlarla birlikte giderek azalıyor. Şehrin binaları tek tük başladı. İşte yeni bir Noel ve her yer süs içinde. Renkli neon ışıklar evlerin verandalarında hala yanıyor. İlk uyanan kalkıp söndürecek.

Bodrum’da karşılaştığımız an geliyor aklıma. Eve çok yorgun geldiğim bir akşamüstü, bahçede bulmuştum onu. Adresimi vermemiştim. Google Earth üzerinde, oturduğumuz yerlerin benzerliğini anlatmak için evimi göstermiştim yalnızca. Bu kadar çabuk ve habersiz beklemiyordum onu. Bir gün önce telefonda, kışın ne halt edeceğimizi konuşuyorduk. Ben ne yapacaktım? Onunla mı gidecektim, yoksa kalacak mıydım… Kalmak fikrinin beni ne kadar boğduğunu, ne kadar içimi acıttığını biliyordu. Birbirimizden ayrı kalmak her gün biraz daha eziyetli hale geliyordu. Biz yalnızca aşkı bir arada yaşamak istiyorduk, gerisi bir süre daha umurumuzda değildi.

Onu parlak gözleriyle, kollarını açmış, misina gibi incelmiş dudaklarında büyük bir gülümsemeyle bulunca bütün yorgunluğum gitmiş, biraz afallamış ve çok mutlu olmuştum. Mucizevi bir şeydi. Ayrı kaldığımız her gün eve dönerken ‘keşke evde bulsam onu’ diyen ben, biricik dileğime kavuşmuştum sonunda. Sarıldım. Sanki her an değişebilir bir gerçeklikmiş gibi, bırakamadım, bırakırsam puf diye yok olur zannederek, sıkı sıkı sarılıyordum.

Babamla göz göze geldim!

Babam mutlu olduğuma sevinmiş, fakat en az benim kadar şaşkındı. Ne yapacağımı bilememiştim babamı görünce. Pawel’yu bırakıp ona sarılmıştım. ‘Geldi işte, geldi!’ diye çığlık çığlığa bir babama bir Pawel’ya koşuyordum zıplayarak. İkisi de arkadaki ormandan fırlayıp bahçeye düşen 1,67 boyundaki bu iri sincaba hayretler içinde bakıp sakin ol sakin ol diyorlardı.

Ve meselemiz kamuya mal olmuştu artık. Pawel, kısa bir süreliğine, sırf yaz sonunda benimle evlenmek istediğini, gittiği yere beni götürmek istediğini ilan etmek, ailemin iznini almak için gelmişti. Bu çok ince bir sürprizdi fakat protokole kayan her konuşma benim için gerilim demekti. Evlenmek istemiyordum. İstemiyorduk. Böyle bir meşruiyet dış itirazları bertaraf etmek ve daha kolay yolculuk yapmak için gerekliydi, o kadar. O günden beri konuşurken en gerildiğim konu düğün konusuydu. Çünkü zaten her düğünün uğradığı akıbete uğrayacaktı bizimkisi de. Anlatacak bir hikaye lazımdı ailelere. Bize ise sadece aşkın kendisi. Düğün detaylarını bize dayattıkları her an sinirleniyorduk. Madem isteyen onlardı, bizi ilgilendirmiyordu yeri, saati ve kılık kıyafetler.

Yol boyunca aklımda bunlarla cebelleşirken, Pawel sigarayı uzatıyor. Birlikte içiyoruz tek bir sigarayı. Yol bitmek üzere. Garın kulesi görünüyor artık.

Şehir merkezinde kar kalmamış. Halbuki annemi karlı bir günde karşılarım diye umuyordum. Maalesef umduğu gibi olmayacak. Yine de Aralık ayındayız ve bir iki gün içinde mutlaka yağacak. Onlar gitmeden karlı yürüyüşler yapabilmek istiyorum birlikte. Pawel ile birbirimize sokuluyoruz.

‘Heyecanlı mısın?’ diye soruyor.

‘Galiba. Biraz.’

‘Sence yemekleri beğenirler mi?’

‘Onlar benden daha açıklar yeniliklere.’

Garın içine girip panolara bakıyoruz. Rötar yok. Birazdan iniyorlar.

‘Merak ediyor musun gelinliğini?’

‘Hayır, pek sayılmaz. Üzerime olmazsa gelinlik giymekten yırtarım.’

‘Ben beğendim bana aldığınız damatlığı. Herhalde en son kiliseye gittiğim çocukluk günlerinde giymiştim takım elbise. Koyu fümeyi severim hem ben. Benim derdim ayakkabı.’

Sarılıp öpüyorum alnından. Ertesi gün aileler gezerken, fırsattan yararlanıp günümüzü şehirde, alışveriş yaparak geçireceğiz.

Ve trenin beyaz gövdesi beliriyor uzakta. Varşova’dan bindikleri tren neyse ki Intercity. Bugünlerde Polonya’nın en kaliteli ekspresi. Hala sınıflara ayrılmasına ve çok pahalı olmasına rağmen, daha güvenli. Türkiye demir yollarına geç kavuşan bir ülke, yine de şık trenler edinmekte hiç de gecikmedi. Polonya lüks yatırım yapamayacak kadar karışık günler yaşıyor. Bunu trenlerde, kamu binalarında görmek mümkün. Tüketim düşük seviyede tutuluyor.  Zaten insanlar sigortasız çalışmaktan telef olmuş durumdalar, hükümet bir de trenleri yenilemekten bahsetse, herhalde halk sokağa dökülür.

Beyaz gövdeli tren nihayet duruyor. Noel dönemi geldiği için herkes güneye akın etmiş. Sırtında kayak malzemeleri, ağır ekipmanlar ve sırt çantalarıyla yüzlerce öğrenci boşalıyor içinden. Aralarından bizimkiler de görünüyor. Bavullar, çantalar ve büyükçe bir kutu. O kutuda gelinliğim var. Birden bire tuhaf oluyorum.

Babam ve annem, herkesin birbirini tanıdığı, aynı dili konuştuğu, bütün yakınlarımızın bir araya geldiği bir düğün hayal ediyorlardı, fakat ne var ki hiç bilmedikleri bir ülkede, birbiriyle ancak benim tercümanlığım aracılığıyla anlaşabilen insanlarla paylaşmaya çalışacaklar duygularını. Bu açıdan babamın yüzündeki neşeli ama kuşkulu ifadeyi hiç unutamıyorum sanırım.

Kalabalığın içinden sıyrılmalarını beklerken yüzlerini inceliyorum. Annem gezmeyi, macerayı çok sever. Heyecanlı ve iyi görünüyor. Aile dostumuz da öyle. Yorgunlar. Annemle göz göze geldiğimiz zaman yürümeye başlıyorum. Çok güzel gülüyor. İyi ki buradayım der gibi. Sarılıyorum sıkıca. Yine aylar geçmiş alıştığım krem kokusunu almayalı. Doğduğumdan beri aynı koku. Çok mutlu oluyorum.

Babam Pawel ile selamlaştıktan sonra bana sarılıp beni çok iyi gördüğünü söylüyor. Arabaya yürürken sigara yakıyor herkes. Yedi yıldır sigara içmeyen babamın da yaktığını görünce çok şaşırıyorum.

‘Yine mi başladın?’

‘Sayılmaz, arada tek tük işte.’

Sigara içtiğimi bilmesine rağmen, atlattığı akciğer kanseri dolayısıyla onun yanında hiç sigara içmiyorum. Üzülüyor. Şimdi sigaraya başlamış olduğu için ben de çok üzülüyorum.

Bavulları yerleştirip yola çıkıyoruz. Uçak yolculuğu kısa olduğu için anlatacak pek bir şey yok belli ki. Tren yolculuğundan çok keyif almışlar. Ballandıra ballandıra, kırık dökük ingilizceleri ile trende sohbet ettikleri, tanıştıkları Polonyalı gençleri anlatıyorlar.

Öğrenciliğimde eve gönderdiğim mektuplarda hep bu yolculuklardan bahseder, insanları, kıyafetlerini, mimiklerini tasvir ederdim. Trenin dışında kalan manzarayı uzun uzun anlatırdım.

‘Mektuplarındaki gibi’ diyor annem. ‘Başka bir hava hâkim.’

Onlara bakmadığım ve başka bir şeylerle ilgilendiğim her an beni süzdüklerini, âdeta incelemeye aldıklarını fark ediyorum. Mutlu muyum, Pawel ile iyi geçinebiliyor muyum, ona nasıl davranıyorum…

‘İyiyim ben, iyiyim, inceleyecek bol bol vaktiniz olur, siz şehre, binalara, sokaklara bakın.’ diyorum gülerek.

Gülüyorlar. Pawel elimi tutuyor yine. Bütün kemiklerini hissettirerek,

‘İyi misin?’ diye fısıldıyor Lehçe. Ortak dilimiz ingilizceyi hızla terk ediyoruz o dakikadan itibaren. Artık lehçe konuşacağız, belli.

‘Çok iyiyim hem de!’

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s