Yes I pout.

And I’ll be pouting as long as you go while I have to stay.

Reklamlar

Tül ve Kar (8. Kısım)

27 Aralık 2006

Bielsko-Biala

Çok yorgunum. Ayaklarım tutmuyor. Saatlerdir alışverişteyiz. Beynim çeviri yapmaktan, evin içinde bir odadan diğerine yetişmekten uyuşmuş vaziyette. Yalnızca bakıyorum. Boşluğa doğru bakmak, uyumak ve düşünmemek istiyorum.

Sayısız dükkana girip çıktık. Pawel denediği hiçbir ayakkabıyı beğenmiyor. Önündeki pufa yığılıp kaldığım mağaza bir spor ekipmanları mağazası. Anlaşılan vazgeçti kendisine deri ayakkabı almaktan. Arkama dönüp bakıyorum. Elinde bir kaykay var. İnceliyor. Yerde siyah kadife kaykay ayakkabıları duruyor. Kararını vermiş gibi. Ne giyeceği umurumda bile değil, alışverişi bitirmek ve bir yerde kahve içerken dinlenmek istiyorum bir an önce.

Evde geçen günlerde çok yoruldum. Bana söylenenleri, benden istenenleri anlayamaz haldeyim. Zihnimde binlerce kelime ve sanki hepsi anlamsız, sözlükten önüme düşmüşler ve artık bir karşılıkları kalmamış gibi. Lehçe, Türkçe ve İngilizceyi artık birbirinden ayıramaz haldeyim. Sabah gözümü açar açmaz üzerime yıkılan olumlu, olumsuz ve soru cümlecikleri, gece olup da insanlar sessiz uykularına gömülene dek kulaklarımda uğulduyor. Ailelerimizin birbirlerine söyleyecek, soracak, anlatacak bir şeyi olmadığı her sessiz an, başımı Pawel’ya yaslıyorum ve kısa, hiçbir işe yaramayan uykulara dalıyorum. Uykumda başka diller de eklenmiş oluyor. Evin her odasından, başka bir milliyete ait, hiç bilmediğim dilleri konuşan insanlar çıkıveriyor. Sırf iletişim kopmasın ve insanlar birbirlerine boş boş bakmasın diye nefessiz çeviri yapıyorum. Kafam, omuzlarıma hiç bu kadar ağır gelmemişti. Taşıyamıyorum. Mağazanın önünde, içim uykuda, vücudum iki büklüm, yalvaran gözlerle bakıyorum artık Pawel’ya.

‘Özür dilerim canım, biliyorum artık bitik haldesin.’ diyor Pawel sırtıma hafifçe dokunarak. ‘Artık gidelim ve bir şeyler içelim hadi.’

Ağzımı açacak halim yok, Pawel durumumun farkında ve söylediklerine sesli tepki vermediğim zaman alınmıyor. Elimden tutup kaldırıyor yavaşça, koluna giriyorum, birlikte döner kapılardan çıkıyoruz nihayet.

Buz gibi bir gün. Kar yağıyor. Noel atlatıldığı için alışverişte o eski kalabalık yok. Şimdi karın ve sokakların tadını çıkaran insanlar var boş kollarını sallaya sallaya yürüyen. Kırmızı kadife perdeleri olan eski bir kafeye giriyoruz. Işıl ışıl ve sıcacık. Antika eşyalarla dekore edilmiş, yüksekçe tavanından dev bir avizenin sarktığı, eski tip locaları olan bir kafe. Sokağa bakan büyük bir pencerenin yanındaki iki kişilik masaya yöneliyoruz. Norah Jones kedi gibi. Mırıl mırıl diyerek taklidini yapıyorum. Yumuşacık koltuklara karşılıklı gömülüp konyaklı kahve istiyoruz. Ruhen canlanmaya başladığımı, dinlendikçe kendime geldiğimi hissediyorum.

‘Yarın Krakow’a gidiyor muyuz kesin?’ diye soruyor Pawel.

‘Evet, gidelim mutlaka’ diyorum. İnsanların onca yolu bu güzelim ülkede sadece bir düğüne katılmak için gelmiş olmalarını istemiyorum. Hiç değilse büyük bir şehir görmeliler, sokaklarında yürümeliler, fotoğrafını çekmeye değecek bir şeyler bulmalılar. ‘Mutlaka gidelim, yürüyelim ve en ünlü yerinde en iyi içkisini içelim!’

‘Tamam sevgilim, gidiyoruz o halde.’

‘Biraz İngiltere’yi anlatsana? Şimdi kimlerle yaşayacağız? İş eve ne kadar uzak?’

Pawel, benim bilmediğim ama bir süre sonra öğreneceğim şeylerden bahsetmek zorunda kaldığında hep sıkılır. Çünkü anlattıklarının zihnimde çizeceği resimle, gerçek resmin birebir örtüşmesini ister. Mükemmel anlatma kaygısı detaylarla boğuşup durmasına neden olunca da, İngilizcenin kendisine yetmediğini fark eder ve bıkar.

‘Bir gün, paylaşmayı çok istediğin ama İngilizcenin yetersiz geldiği bir an olursa ve heyecanını paylaşamazsan nasıl olacak?’

‘Sen Lehçede çok hızlısın, böyle bir sıkıntı yaşamayız sanıyorum.’ diyor neşeli bir ifadeyle.

Bense bu konuda kuşkuluyum. İnsan, anlaşılmak istendiği gibi anlatamayacağını hissettiğinde hep sessizliği tercih eder. Genelde iyi bir filmden, bir fıkradan, komik bir espriden bahsederken olur bu.  Kendi dilinin tadını vermez yabancı bir dilde yapmaya çalıştığın espriler, alıntıladığın stand-up parçaları. Sayısız an hatırlarım, bir heves ve heyecanla çatır çatır anlatmaya başladığım esprili bir olayın kilit noktasında, ansızın, seçtiğim kelimelerin yetersizliğini fark edip, sessizliğe gömüldüğüm. Söz konusu dil olduğu zaman çabuk pes eden biri değilim, ama aynı şey Pawel için geçerli değil. Tanıdığım kadarıyla, eğer istediği mükemmel etki oluşmayacaksa, denemeye bile kalkmaz ve sırf bu huyu yüzünden henüz denemediği, yapmadığı çok iş vardır. Hayatı bana göre daha durağan ve pasif yaşar.

Bizimkiler onunla aramızdaki bu ufak tefek ama önemli farkı gördükleri için sık sık beni sorguya çekiyorlar. Gerçekten anlaşabiliyor muyuz? Gerçekten her şeyi konuşabiliyor muyuz?

Nasıl cevaplarsam cevaplayayım, bir süre birlikte yaşamadan anlaşılamayacak durumlardan biri olduğu için, pek de gideremiyorum annemle babamın endişelerini. Fakat cesaret kırıcı davranmıyorlar. Öyle çok korumaya da çalışmıyorlar.

Pawel’nun Bodrum ziyareti sonlanırken şöyle söylemişti babam yemekte;

‘Deniz pekala kendisine bakabilir, gittiği her ülkede başının çaresine bakabilecek özgüveni ve cesareti vardır, ayakta kalır, buna hiç şüphem yok. Birbirinize bu konuda yeteceğinize peşinen eminim. Seni tanımanın en iyi yanı seven bir adam olduğunu görmek; kızımın sevgisiz kalması, evsiz barksız ve aç kalmasından daha çok üzer beni. İşte seni tanıyınca içim en çok bu konuda rahatladı.’

Düğünden iki gün önce babam ve annemin hala böyle düşündüğünü görmek benim de içimi rahatlatıyor. Beni hayatımda en çok zorlayan şey, başıma gelen olayların kendisi değil, olaylarla başa çıkarken insanların endişelendiğini, üzüldüğünü görmek ve asıl işimi bırakıp insanların kaygılarını gidermeye çalışmak. Bana böyle bir yükle gelmedikleri için şanslıydım, öyleyim.

Sigaralarımızı söndürüp yeniden sokağa çıkıyoruz. Hava biraz daha yumuşak artık. Kar hızlandı. Annem kim bilir ne kadar mutludur şimdi diye geçiriyorum içimden. Bir kuyumcuya girmemiz gerekiyor. Belli ki yüzüklerimizi alırken orada da epey oyalanacağız. Yürüme işini uzatmak istiyorum. Sanki yürüdükçe dinleniyorum, bacaklarıma bir güç geliyor. Kuyumcuya giden sokakların aksi istikametinde yürüyoruz bir süre. Nehrin üzerindeki köprüde dizi dizi tezgah açmış oyuncakçıların önünden geçerken oyalanıyorum biraz. İlgimi çeken bir şey yok, fakat tezgahlar o kadar renkli ki, insanın gözünü alıyor. Arabaların sık geçmediği sokaklarda incecik bir tül tabakası oluşuyor kardan. Bozmamak için daha önce o sokaktan yürümüş insanların bıraktığı ayak izlerine basarak yürüyorum. Pawel da bir süre sonra aynısını yapıyor. Bizim gibi yan yana yürümüş olan bir çiftin izlerinden gidiyoruz bir süre. Böylelikle rotamızı düşünmeden devam ediyoruz yola. İzler, ıslak caddede son bulunca kuyumcuya gitmeye karar veriyoruz.

Oldukça ağır olan demir kapıyı ittirip, çıngırak sesleri eşliğinde loş bir kuyumcuya giriyoruz. 1876’dan beri aynı yerde iş yapan bir esnaf. Gözümüz dükkanın karanlığına alışınca alyansları görmek istediğimizi söylüyoruz. Çekmecelerden bir düzine yüzük tahtası çıkıyor. Siyah kadife kaplı yüzeyin üzerinde parıldayan bir sürü yüzük. Hiçbiriyle ilgilenmiyorum. Çok kalınlar. Pawel bir iki yüzük denerken ben satıcıdan en ince kesilmiş alyansı çıkarmasını rica ediyorum. Biraz aradıktan sonra önüme birkaç yüzük daha çıkarıyor.

‘Daha ince, bakır tel gibi, incecik bir yüzük arıyorum’ diyorum.

Parmağımın ölçüsünü alıp içeri gidiyor elinde bir yüzükle. Bir makine çalışıyor. Az sonra tekrar tezgahın arkasında beliriyor adam.

‘En fazla böyle olabilir, yoksa en ufak darbede bile kırılır, etli olmalı biraz.’ diyor.

Pawel satıcıyı onaylıyor. ‘Böyle bir şey istediğini bilseydim, sarı renkli bakır bir tel alır kendim yapardım.’ diyor gülerek.

‘Öylesinin benim gözümde ne kadar değerli olacağını tahmin bile edemezsin.’

‘Öyle bir şey yaparsam, canıma okur bizimkiler.’

‘Hep böyle olacak, değil mi? Benim için değerli olan başkalarının umurunda bile değil.’

‘Aah, hemen kızma öyle, sana ellerimle bir yüzük yapacağım, söz veriyorum tatlım, ama nikâh sırasında onca insanın arasında sana bakır telden bir yüzük veremem, bir de beni düşün.’ diyip öpüyor yanağımdan. ‘Söz veriyorum, benzeri olmayan bir yüzük yapacağım.’

Alyanslarımızı alıp çıkıyoruz. Hava kararmış biz içerideyken. Kapıyı kapatırken bir ömür boyu mutluluk ve sağlık diliyor satıcı. Demir kapıyı gürültüsüz kapatmak için çaba harcıyoruz Pawel ile.

Arabamız yok. Onu Andrzej’e bizimkileri gezdirmesi için bırakmıştık. Otobüs durağına yürüyoruz. O duraktan bir yere gitmeyi çok seviyorum. Hep tanıdık insanlara rastlıyoruz. Bindiğimizde uyku bastırıyor, sıkıca birbirimize sarılıyoruz.

‘Kaykay ayakkabılarıma da bir ton laf edecekler şimdi.’ diyor muzurca gülerek.

Skalite’de indiğimizde yokuşun çoktan karla kaplandığını görünce çok mutlu oluyorum. Düğüne kadar durmadan yağmalı. Hatta biz o dağın yamacında olduğumuz her gün etrafta kar olmalı. Yaz mevsimini hiç özlemiyorum. Eteklerimi, yazlık elbiselerimi giyemiyorum diye hiç de hayıflanmıyorum. Kar botlarım ve montumla  o köyün en mutlu delisiyim. Üşümek nedir bilmiyorum. Öğrendim. Karda yürürken ısınmak, hatta ter dökmek nasıldır biliyorum artık.

Eve vardığımızda herkesi yemek masasının etrafında buluyoruz. Hiç de sessiz sayılmazlar. Babam ve Andrzej üç beş kelime yakalamışlar, votka içiyorlar yemek öncesi. Annem, aile dostumuz ve Malgosia mutfaktan masaya arı gibi bir şeyler taşıyorlar. Ayakkabılarımızı çıkarıp, soyunup dökünürken yokluğumuzda gayet keyifli iletişim kurmuş olduklarını fark ediyoruz. Ancak benim varlığımla herkes yeniden rahatlıyor. Gözlerinden ‘ohh, ıkınıp sıkınmak bitti, Deniz bize yardım edecek nihayet’ ifadesini okuyabiliyorum.

Meğer öyle çok biriktirmişler ki, yokluğumda kafalarında soru işareti olarak kalan cümleler, mimikler ve süregiden sohbetin bütün acısını hızla çıkarıyorlar. Üstelik büyük de bir kötülük yapıp, iki odaya ayrılıyor, gruplaşıyorlar. Ortadaki hole bir sandalye çekiyorum. Babam ve Andrzej ellerinde bir tarih ansiklopedisi, birbirlerine Osmanlı ve Polonya tarihine damgasını vurmuş olaylardan bahsederlerken, annemler de düğün üzerine son hazırlıklarla ilgili birbirlerini soru yağmuruna tutuyorlar. İki ayrı konu ve dil arasında birkaç saat gidip geldikten sonra, enerjim tükeniyor. Aynı yorgunluk, aynı karışıklık ve mide bulantısı. Islak yer bezi gibi yığıldığım sandalyeden kaldırıyorlar beni. Mutfaktaki sedire uzanıp çayın olmasını bekliyorum. Gözlerimi açmadan, ‘lütfen, biraz konuşmadan ve duymadan uzanmama izin verin’ diyorum.

Gece annemle uyumak çok iyi geliyor. Elleriyle saçlarımı düzeltiyor, öpüyor, ablamdan bahsediyor bir süre.

‘Yemekler olağanüstü güzel. Malgosia çok becerikli bir kadın. Baban Andrzej’i çok sevdi. Benzerliklerimizi konuşamamaktan dolayı biraz buruk aslında ama sen üzülme hemen. N’apalım, böyle denk geldi. Bilirsin, baban konuşmak, müştereği yakalamak ister.’

‘Zaten yakalamış görünüyorlar, bir kere de güncel siyaset konuşamayıversin canım, idare etsin.’ diyorum.

‘Yarın Krakow’da nasılsa etrafa bakmaktan, çeviri yapmanı pek de istemeyiz, dinlenirsin sen de.’

‘Ah, evet anne, hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Bir şey oluyor kafama. Sessizlik istiyorum hep.’

Kısa bir sessizlikten sonra,

‘Pawel’nun ayakkabıları nasıl ama?’ diye soruyorum.

‘Klasik bir şey almamış olabilir ama yine de çok şık ve takım elbisesine yakışacak bir şey seçmiş. Aykırı ama zevkli bir çocuk o.’

‘Bana çok tanıdık geliyor bu tanım!’ diyorum kahkahayla.

‘Eh, bulmuşsunuz işte birbirinizi.’

Tül ve Kar (7. Kısım)

24 Aralık 2006

Szczyrk

Bir öğleden sonra Pawel’nun ailesinin evindeyiz. Düğün için toplanıyoruz artık. Annem, babam ve beni çok seven bir aile dostumuz, Aralık sonuna doğru bir sabah Bielsko-Biala treninden inmek üzereler. Pawel ile karşılamaya gidiyoruz. Biraz zayıflamıştım son aylarda. Annem beni görünce endişelenmesin diye güzel giyinmiş, makyajımı yapmıştım. Arabada Pawel ile sohbet ediyoruz. Elimi tutuyor bir yandan. Düğüne yalnızca dört gün var ve biz iki tembelin henüz yapması gereken bir dolu iş var. Hazırlığımız yarım.

Hiç de böyle hayal etmemiştik halbuki. Tanıştığımız yerde, tam bir yıl önce benim kaybolduğum, onun beni bulduğu yerde evlenecektik. Aileler karda kıyamette donmasınlar diye planımızdan vazgeçmek zorunda kalmıştık. Gelinlik giymeyecektim. O da kösele ayakkabı giymek istemiyordu. Omuzlarını silkip ‘bana yakışmaz ki, olmaz ki canım öyle rugan rugan!’ diye isyan ediyordu Pawel. Bizi klasik bir düğüne ne yapıp edip ikna etmişlerdi.

‘Bu düğünde anlaşılan herkes çok mutlu olacak istedikleri her şey yapıldığı için, bir tek biz somurtacağız.’ diyor Pawel gülerek.

‘Boşver onları, müziğe, davetlilere ve yemeklere biz karar verdik, sıkma canını.’

Çok üzerinde durmuyoruz artık bu meselenin. Konuşacak konu kalmayınca arada hayıflanıyoruz o kadar. Kavaklı yolun içinden süzülürken nehri izliyorum. Avrupa’da neredeyse her şehirden bir nehir geçiyor. Böyle söylediğimde kaşları çatılıyor Pawel’nun. Kısık gözlerini üzerime dikip, ‘bu topraklarda Polonya’yı Avrupa’dan sayan tek kişi sensin,’ diyor. Hoşlanmıyor Avrupa Birliği üyeliğinden. ‘Bizim ülkemizin çilesi öyle de, böyle de bitmiyor, istersen bütün dünyaya aç kapılarını, yine de hayat kolaylaşmıyor. Türkiye bile daha Avrupalı.’

Pawel’nun benim ülkemle ilgili izlenimleri Bodrum’dan ibaret.  Ama tartışmak gelmiyor içimden. Sarı gagalı ağaçkakanlar, ağaçlarla birlikte giderek azalıyor. Şehrin binaları tek tük başladı. İşte yeni bir Noel ve her yer süs içinde. Renkli neon ışıklar evlerin verandalarında hala yanıyor. İlk uyanan kalkıp söndürecek.

Bodrum’da karşılaştığımız an geliyor aklıma. Eve çok yorgun geldiğim bir akşamüstü, bahçede bulmuştum onu. Adresimi vermemiştim. Google Earth üzerinde, oturduğumuz yerlerin benzerliğini anlatmak için evimi göstermiştim yalnızca. Bu kadar çabuk ve habersiz beklemiyordum onu. Bir gün önce telefonda, kışın ne halt edeceğimizi konuşuyorduk. Ben ne yapacaktım? Onunla mı gidecektim, yoksa kalacak mıydım… Kalmak fikrinin beni ne kadar boğduğunu, ne kadar içimi acıttığını biliyordu. Birbirimizden ayrı kalmak her gün biraz daha eziyetli hale geliyordu. Biz yalnızca aşkı bir arada yaşamak istiyorduk, gerisi bir süre daha umurumuzda değildi.

Onu parlak gözleriyle, kollarını açmış, misina gibi incelmiş dudaklarında büyük bir gülümsemeyle bulunca bütün yorgunluğum gitmiş, biraz afallamış ve çok mutlu olmuştum. Mucizevi bir şeydi. Ayrı kaldığımız her gün eve dönerken ‘keşke evde bulsam onu’ diyen ben, biricik dileğime kavuşmuştum sonunda. Sarıldım. Sanki her an değişebilir bir gerçeklikmiş gibi, bırakamadım, bırakırsam puf diye yok olur zannederek, sıkı sıkı sarılıyordum.

Babamla göz göze geldim!

Babam mutlu olduğuma sevinmiş, fakat en az benim kadar şaşkındı. Ne yapacağımı bilememiştim babamı görünce. Pawel’yu bırakıp ona sarılmıştım. ‘Geldi işte, geldi!’ diye çığlık çığlığa bir babama bir Pawel’ya koşuyordum zıplayarak. İkisi de arkadaki ormandan fırlayıp bahçeye düşen 1,67 boyundaki bu iri sincaba hayretler içinde bakıp sakin ol sakin ol diyorlardı.

Ve meselemiz kamuya mal olmuştu artık. Pawel, kısa bir süreliğine, sırf yaz sonunda benimle evlenmek istediğini, gittiği yere beni götürmek istediğini ilan etmek, ailemin iznini almak için gelmişti. Bu çok ince bir sürprizdi fakat protokole kayan her konuşma benim için gerilim demekti. Evlenmek istemiyordum. İstemiyorduk. Böyle bir meşruiyet dış itirazları bertaraf etmek ve daha kolay yolculuk yapmak için gerekliydi, o kadar. O günden beri konuşurken en gerildiğim konu düğün konusuydu. Çünkü zaten her düğünün uğradığı akıbete uğrayacaktı bizimkisi de. Anlatacak bir hikaye lazımdı ailelere. Bize ise sadece aşkın kendisi. Düğün detaylarını bize dayattıkları her an sinirleniyorduk. Madem isteyen onlardı, bizi ilgilendirmiyordu yeri, saati ve kılık kıyafetler.

Yol boyunca aklımda bunlarla cebelleşirken, Pawel sigarayı uzatıyor. Birlikte içiyoruz tek bir sigarayı. Yol bitmek üzere. Garın kulesi görünüyor artık.

Şehir merkezinde kar kalmamış. Halbuki annemi karlı bir günde karşılarım diye umuyordum. Maalesef umduğu gibi olmayacak. Yine de Aralık ayındayız ve bir iki gün içinde mutlaka yağacak. Onlar gitmeden karlı yürüyüşler yapabilmek istiyorum birlikte. Pawel ile birbirimize sokuluyoruz.

‘Heyecanlı mısın?’ diye soruyor.

‘Galiba. Biraz.’

‘Sence yemekleri beğenirler mi?’

‘Onlar benden daha açıklar yeniliklere.’

Garın içine girip panolara bakıyoruz. Rötar yok. Birazdan iniyorlar.

‘Merak ediyor musun gelinliğini?’

‘Hayır, pek sayılmaz. Üzerime olmazsa gelinlik giymekten yırtarım.’

‘Ben beğendim bana aldığınız damatlığı. Herhalde en son kiliseye gittiğim çocukluk günlerinde giymiştim takım elbise. Koyu fümeyi severim hem ben. Benim derdim ayakkabı.’

Sarılıp öpüyorum alnından. Ertesi gün aileler gezerken, fırsattan yararlanıp günümüzü şehirde, alışveriş yaparak geçireceğiz.

Ve trenin beyaz gövdesi beliriyor uzakta. Varşova’dan bindikleri tren neyse ki Intercity. Bugünlerde Polonya’nın en kaliteli ekspresi. Hala sınıflara ayrılmasına ve çok pahalı olmasına rağmen, daha güvenli. Türkiye demir yollarına geç kavuşan bir ülke, yine de şık trenler edinmekte hiç de gecikmedi. Polonya lüks yatırım yapamayacak kadar karışık günler yaşıyor. Bunu trenlerde, kamu binalarında görmek mümkün. Tüketim düşük seviyede tutuluyor.  Zaten insanlar sigortasız çalışmaktan telef olmuş durumdalar, hükümet bir de trenleri yenilemekten bahsetse, herhalde halk sokağa dökülür.

Beyaz gövdeli tren nihayet duruyor. Noel dönemi geldiği için herkes güneye akın etmiş. Sırtında kayak malzemeleri, ağır ekipmanlar ve sırt çantalarıyla yüzlerce öğrenci boşalıyor içinden. Aralarından bizimkiler de görünüyor. Bavullar, çantalar ve büyükçe bir kutu. O kutuda gelinliğim var. Birden bire tuhaf oluyorum.

Babam ve annem, herkesin birbirini tanıdığı, aynı dili konuştuğu, bütün yakınlarımızın bir araya geldiği bir düğün hayal ediyorlardı, fakat ne var ki hiç bilmedikleri bir ülkede, birbiriyle ancak benim tercümanlığım aracılığıyla anlaşabilen insanlarla paylaşmaya çalışacaklar duygularını. Bu açıdan babamın yüzündeki neşeli ama kuşkulu ifadeyi hiç unutamıyorum sanırım.

Kalabalığın içinden sıyrılmalarını beklerken yüzlerini inceliyorum. Annem gezmeyi, macerayı çok sever. Heyecanlı ve iyi görünüyor. Aile dostumuz da öyle. Yorgunlar. Annemle göz göze geldiğimiz zaman yürümeye başlıyorum. Çok güzel gülüyor. İyi ki buradayım der gibi. Sarılıyorum sıkıca. Yine aylar geçmiş alıştığım krem kokusunu almayalı. Doğduğumdan beri aynı koku. Çok mutlu oluyorum.

Babam Pawel ile selamlaştıktan sonra bana sarılıp beni çok iyi gördüğünü söylüyor. Arabaya yürürken sigara yakıyor herkes. Yedi yıldır sigara içmeyen babamın da yaktığını görünce çok şaşırıyorum.

‘Yine mi başladın?’

‘Sayılmaz, arada tek tük işte.’

Sigara içtiğimi bilmesine rağmen, atlattığı akciğer kanseri dolayısıyla onun yanında hiç sigara içmiyorum. Üzülüyor. Şimdi sigaraya başlamış olduğu için ben de çok üzülüyorum.

Bavulları yerleştirip yola çıkıyoruz. Uçak yolculuğu kısa olduğu için anlatacak pek bir şey yok belli ki. Tren yolculuğundan çok keyif almışlar. Ballandıra ballandıra, kırık dökük ingilizceleri ile trende sohbet ettikleri, tanıştıkları Polonyalı gençleri anlatıyorlar.

Öğrenciliğimde eve gönderdiğim mektuplarda hep bu yolculuklardan bahseder, insanları, kıyafetlerini, mimiklerini tasvir ederdim. Trenin dışında kalan manzarayı uzun uzun anlatırdım.

‘Mektuplarındaki gibi’ diyor annem. ‘Başka bir hava hâkim.’

Onlara bakmadığım ve başka bir şeylerle ilgilendiğim her an beni süzdüklerini, âdeta incelemeye aldıklarını fark ediyorum. Mutlu muyum, Pawel ile iyi geçinebiliyor muyum, ona nasıl davranıyorum…

‘İyiyim ben, iyiyim, inceleyecek bol bol vaktiniz olur, siz şehre, binalara, sokaklara bakın.’ diyorum gülerek.

Gülüyorlar. Pawel elimi tutuyor yine. Bütün kemiklerini hissettirerek,

‘İyi misin?’ diye fısıldıyor Lehçe. Ortak dilimiz ingilizceyi hızla terk ediyoruz o dakikadan itibaren. Artık lehçe konuşacağız, belli.

‘Çok iyiyim hem de!’

Pollen Rain

(A little note just recognized in my notebook from 2009)

 

The tiny pieces are gently falling over me.

All white, snow white. It looks charming.

We, the southerns who were never gifted with snow, can now pretend to have it.

Softly beautiful, gliding with no rush…

Aa, Afedersiniz, Çalmış mıyım?

Adam 85 yaşında, eski bir işadamı. Misafir ettiği hanımefendi bir Avrupa ülkesinin (artık emekli ve de rahmetli olan) başkonsolosunun eşi. Çok yoğun olmasa da, hafif bir diplomasi kokusu alıyor insan sohbet ederken.

Ancak bugün aynı plaja birbirimizden habersiz geldik. Bizi fark etmedi eski işadamı ve rahmetli başkonsolosun hanımı. Uzakta, restoranın verandasında oturdular yanyana. Plajı, çocukları, gidip gelenleri izliyorlar. Bizi fark etmiyorlar, çünkü hareketsiziz, uzanıyoruz, uzandığımız yerde sohbet ediyoruz. Çok da fark edilmesek iyi olur, bugün başka bir havadayız ve yaşlıların bize sarmalarını istemiyoruz pek.

Bir süre sonra kalkıyor eski işadamı ayağa. Başkonsolosun eşi yalnız kalıyor masada.

– Bizi fark etmiş midir ki? diye soruyorum.

– Yok, diyor yanımdaki. Bu mesafeyi algılayamamıştır, fakat bu tarafa doğru yürüyor, fark etmez umarım.

– Off, bakmayalım da görmesin, diyorum.

Adam sakin sakin yürüyor. Kamburunu çıkarmış hafif, iki elini birleştirmiş arkasında. Ensesinden boynuna doğru bir tülbent sarkıyor. Sanki birini ararmış gibi, etrafını kolaçan etmeye başlayınca hepten siniyoruz şezlonglarımıza. İnsanda şüphe uyandıracak kadar ağır ve bakınarak yürüdüğü için izlemeden duramıyoruz bir yandan.

Nihayet bir şemsiyenin altında yan yana duran iki şezlongun başında dikiliyor bir süre. Etrafını gözleyerek eğilip, eline geçen çantaya bakıyor şöyle bir. Sonra çantadan vazgeçip, rast gele atılmış olan havluyu ve sehpadaki güneş gözlüğünü alıp, büyük bir soğukkanlılıkla geri dönüyor.

– A-ah! Gerçekten de aldı, diyor yanımdaki.

– E, kendi şezlongudur, kendi eşyasını almıştır, diyorum.

– Hayır, kesinlikle başkasına ait olan bir şeyi aldı, diyor yanımdaki.

– Dünya zengini bir adam, neden yapsın ki bunu, yok artık! diyorum.

Biz tartışmaya devam ederken, adam masaya varmış, gözlüğü başkonsolosun eşine veriyor. Kadın bir iki kere evirip çevirdikten sonra, takıyor, deniyor ve gazetesini gözündeki yeni gözlükle okumaya devam ediyor. İkisi de sonuçtan memnun, kahvelerini içiyorlar.

– Bak, gördün mü, diyor yanımdaki. O eşyalar onların değil. Adam öylece gitti, aldı ve kadına verdi. Kadın da vay, may deyip taktı işte!

Dur bakalım, anlarız birazdan eşyaların gerçek sahipleri gelince diye geçiriyorum içimden. Hem komşumuz, hem de görüştüğümüz bu yaşlı insanların neden böyle bir şey yapmak isteyebileceğini düşünüyorum şaşkınlık içinde. Konduramıyorum sanırım.

Bir süre sonra gidiyor yaşlı çift.

Ve onları takiben, sarışın genç bir kızla, esmer bir oğlan geliyor şezlongun başına. Çantadan telefonlarını alıyorlar. Kız havlusuna bakınıyor. Yüzündeki ifade giderek değişiyor. Gözlük de yok…

– Ben gidip anlatacağım, diyorum. Öylesi daha doğru olacak.

Kalkıp yanlarına gidiyorum. Olayı, şaşkınlığımızı ve çiftin kimler olduğunu anlattıktan sonra,

– Rica ederim, burada bu meseleyi ustalıkla ve sessizce çözebilecek üst düzey yöneticiler var, lütfen onlarla halledin, çünkü yaşlıların rencide olmasını, saygınlıklarına bir zarar gelmesini istemeyiz, diyorum.

– Elbette, diyor kız. Ben kimseden şikayetçi değilim. Yalnızca gözlüğümü istiyorum. Onu alayım yeter.

– Çünkü zaten belli ki ufak bir heyecan aramışlar. Yoksa bu kasabadaki bütün gözlükçüleri satın alabilecek bir adamdan bahsediyoruz. Yaşlılık işte, diyor yanımdaki.

Akşamüstü olayın, bir yönetici tarafından sessizlik içinde ve ustalıkla çözüldüğü haberini alıyoruz. Hepimizde bir rahatlama.

Sevindirici haber gelene kadar epeyce kıvranıyorum kendi kendime, iyi mi yaptım, kötü mü yaptım, ya olay dallanıp budaklanırsa, ya yaşlıları incitecek bir boyuta ulaşırsa… Bir yandan kıkır kıkır gülüyoruz.

Akşamüstü eve dönerken telefon çalıyor. Arabadayız. Yaşlı adam arıyor! Ürperiyoruz hep birlikte.

– Nasılsınız efendim?

– İyiyim, teşekkür ederim. Neler yapıyorsunuz? diye soruyor yaşlı adam.

– Denize geldik, dinlendik, siz de denize girdiniz mi bugün, hayli sıcaktı hava, diyor yanımdaki.

– Girdik efendim, girdik. Sahiden sıcak. En kısa zamanda görüşelim, bir yemek yiyelim, diyor yaşlı adam.

– Pekala efendim, mutlaka yapalım. Size iyi akşamlar dilerim, diyor yanımdaki.

Konuşma bitince üzerimizdeki ürperme de geçiyor hızla, kahkahalar içinde varıyoruz eve.

Sen Gezi’de Bile Değildin! Histerisi

Ben Gezi’de değildim. Ne ilk gününde, ne son gününde.

Yüzlerce kilometre uzaktaydım. Bununla birlikte başlangıcından bugüne kadar her saniye, her kesimden gelen haberleri ve sosyal medyayı gözümü kırpmadan takip ettim. Fikirlerine, vicdanına ve bağımsız aklına güvendiğim insanların köşe yazılarını yazmalarını bekledim; yazdılar ve okudum.

Sonuçta çok renkli bir tablo çıktı ortaya. İzlediğim video kayıtları ve okuduğum bütün haberler / köşe yazıları, yakın çevremle yaptığım sohbet ve tartışmalardan sonra daha derli toplu bir fikir edinmiştim artık.

Paylaşmaya başladığım zaman aklımdakileri, beklediğim ve son derece tanıdık gelen tepkiler hiç gecikmedi. “Sen orada bizimle bile değildin, uzaktan ahkâm kesmek kolay elbet!” dedi çok yakın bir arkadaşım. Evet orada değildim.

Yapmam gereken başkalarının polisin elinden çektiği acıyı gidip birebir yaşamak mıydı yoksa yaşanan acıyı anlayıp bir daha benzer deneyimler yaşanmaması için çaba harcamak mıydı, diye çok düşündüm. Cop yememiştim, gaza maruz kalmamıştım, zehirlenmemiştim, saçlarımdan tutup sürüklememişlerdi beni, o halde Gezi’dekilerin durumunu, çaresiz kaldıkları anları anlayamazdım, öyle mi?

Belki de sırf bu yüzden ‘hükümet düşsün, Tayyip istifa etsin’ nidalarına sosyal medyada prim vermiyordum, beğenip paylaşmıyordum, öyle mi?

Hem polis şiddetine muhalefet edip hem de hükümetin olduğu yerde kalmasına, başbakanın yoluna devam etmesine onay veremezdim, öyle mi?

Son günlerde ilişkilerimizdeki gerginliğin, kökleri en güzel günlere uzanan çocukluk arkadaşlarımızla yaşadığımız kopmaların birincil sebebi, hep birinden birini tercih etmeye itekleniyor oluşumuz. Bundan daha rahatsızlık verici bir şey yaşamıyorum galiba.

O arkadaşlarım ki, birlikte Uludere’nin aydınlatılmasını, Reyhanlı’nın aydınlatılmasını, Kürtlerle kalıcı barışın yapılmasını, azınlıkların haklarının iadesini ve demokratik sivil bir anayasanın derhal yapılmasını istemişiz, imza kampanyalarına, muhtelif sivil platformlarda eylemlere destek olmuşuz, katılmışız ve bir gün gelmiş Gezi’de birbirimizden hızla uzaklara savrulmuşuz. Bunu histerik ve vicdansızca buluyorum. Bu savrulma onların cephesinden bakınca, benim yüzümü iktidara dönüp oradan medet ummamdan kaynaklanıyor. Benim cephemden bakınca, arkadaşlarımın yaşadıkları kaotik günlerin içinden çıkıp olaylara bir de dışardan bakmamaları sebebiyle savruldukları izlenimim…

Bir de bazı kavramlar vardı Gezi boyunca hiç sorgulanmadan ortaya atılan, benimsenen. Apolitik kavramı mesela.

Kentli ve politik geçmişi olan ailelerin çocukları değil miydi Gezi’deki ilk eylemi başlatanlar? Öyle değilse eğer, yıllardır sosyal medyada soluksuz paylaşıp yorumladığımız güncel siyaset ne oluyor? Biz mi apolitiğiz? Bu kavramı nasıl da hemen benimsedik? Hiç anlayamadım. Politik olmanın tek göstergesi sokak eylemlerinde pankart açıp slogan atmaksa, yada ’68 benzeri hareketler örgütlemekse, kimse kusura bakmasın, ben çok kısır buluyorum.

Cumhuriyet tarihi boyunca polis ilk defa şiddet uygulamış, avukatlar ilk defa göz altına alınmış, sanki insan hakları ilk defa ihlal ediliyormuş ve bütün bunlar son 11 yılın ürünüymüş gibi tepki verenleri, panik içinde gezenleri hele ki artık hiç anlayamıyorum. Muhafazakar bir iktidarın daha esamisi okunmazken bu ülkede asker zoruyla bir zamanların ‘yeni’ anayasasına EVET oyu atılan günler (ben o günlerde daha doğmamıştım) unutulacak kadar uzakta mı kaldı? Ve sanıyor muyuz ki AKP iktidarıyla bir çırpıda değiştik, kurtulduk ‘beyazlar’ın devletinden, devletçi zihniyetinden?

İktidarın kendi tabanını memnun etmek için şımarıkça dayattığı içki düzenlemesi, kürtaj düzenlemesi ve benzeri icraatlarına ben de öfkeleniyorum. Yersiz, gereksiz ve ciddiyetten uzak buluyorum. Bununla birlikte izlediği Suriye politikası, sığınmacılara devletin sırt çevirmemesi, geçmişteki söylemlerini bir kenara bırakıp toplumsal barış için Öcalan’ı muhatap alması, BDP ile kurduğu diyalog, CHP’ye ‘iyi bir fikirle gel’ diyebilmesi, neredeyse hiç rağbet görmemiş pazarımızı 3-5 devletçi sermayedarın elinden kurtarıp serbest piyasayı teşvik eden politikalar izlemesi, evet, bütün bu adımlar daha dün atılmışken unutmak bu kadar kolay mı?

PKK çekiliyor, farkında mısınız?

Uzun bir süredir devletin resmi kurumlarınca planlanmış örgütlü – çeteli cinayetler işlenmiyor, farkında mısınız?

İlk defa daha fazla sese kulak veren ve duyduğu seslerden er-geç etkilenen, toplumu ve ihtiyaçlarını uygulamada daha çok ciddiye alan bir hükümet var, farkında mısınız? Ve o hükümet demokrasi taleplerine cevap vermeye çalışırken, hala çok dirençli ve örgütlü bir elitist kesimin yargıda ve bürokraside etkin olduğunun, hükümetin tökezlediği her anı bir fırsata, eskiye dönüş fırsatına çevirmeye çalıştığının da farkında mısınız? Masumane bir Gezi’de olduğu gibi.

Ben orada değildim. Orada olanlarınızın daha bir farkında olması gerekirdi diye düşünüyorum.

Şu dakikadan itibaren tüm Taksim’de toplanma çağrılarını da, sokak eylemlerine, sokakta olmanın tadına doyamamış insanların şımarıklığı olarak görüyorum. Bir arkadaşım şöyle söyledi. “Gezi’de olmadığın için, orada olanlarımızı kıskanıyorsun!”

Pes!