Sessiz Kadın

Sessizliğimi çaresizlik sanan insanlar var.

Belki de aynı frekanslarda buluşmayalı uzun zaman olmuştur ve artık sadece konuşmayı tercih etmiyorumdur.

Çünkü düşünüyorum da, ne yorucu ve bıktırıcı artık; hep konuşmak, sırf kendinin öyle değil böyle olduğunu anlatmak…

Ne gerek var ki?

 

Evin hayta çocuğu “Taraf”

Öğrencilik bitmiş, ailemin evine dönmüştüm artık. Hareketin ve sıcak gelişmelerin eksik olmadığı ülkemde, hiç alışık olmadığımız yeni bir şeyler oluyordu ben geldiğimde. O günlerde nispeten bağımsız olduğuna inandığım The Guardian da bahsetmeye başlamıştı ufak ufak bu sıcak hareketlenmeden. Döndüğümde Taraf‘ı bulmuştum. 2007 yılıydı…

Evimizin ilk emeklisi olduğu için, haftanın altı günü biz çalışanlar işteyken, gazeteleri almaktan da babam sorumluydu. Fakat yedinci gün nihayet geldiğinde, havanın durumuna göre yamaçtaki köy evimizden en yakın markete kâh arabayla, kâh yürüyerek gidip gazetelikten sırasıyla Taraf, Star ve Radikal almak, 1 kilometrelik dönüşte, eve gidince başkası elimden kapar diye Taraf’ı heyecanla ‘taramak’ benim işimdi.

‘Çakmak’ fiili de benim hayatıma Taraf‘la girdi. Her gün, gazetenin bir yazarı, ya iktidara, ya askere, ya da muhalefete ‘çakıyordu’. Çabuk alışmıştık bu sözcüğe. Evde sık sık kullanır olmuştuk.

Onca yayının ve gazetenin içinde neden Taraf‘ın bu kadar heyecan verici olduğunu, gazeteyle aramdaki ilişkinin neden bu kadar kişisel bir meseleye dönüştüğünü çok düşündüm. Tanımadığım adamların, kadınların, yazarların, muhabir ve editörlerin gazeteye kondurduğu her harfin neden bu kadar kıymete bindiğini…

Avrupa masallarını çağrıştıran bir habercilik vardı öteden beri. Birileri devlet adına ölüyor, öldürülüyor, iyiliği ve kötülüğü devlet mekanizmasına karşı aldığı tutum üzerinden belirleniyordu. Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel, Hansel ve Gretel gibiydik. O masallarda verilen tek cezanın, ‘kötü’ diye bellenenin ölümü ve o ölümlerin hepimizin iyiliği için, hepimizin yararına olacağını anlatmaya çalışan gazetelerle doluydu çevremiz.

Taraf, ülkedeki ‘sarsılmaz’larca belirlenmiş iyi’lerin iyiliklerini ve kötü’lerin kötülüklerini samimiyetle sorgulamaya başladığında, aynı zamanda vicdanımıza, kalbimizin en orta yerine de dokunmuş oldu. Gerçeği az çok bilen ve bunu konuşacak, tartışacak zemine ihtiyaç duyan insanlar için, Taraf’ın cesur soruları bizi Avrupa masallarını dinlemekten ve anlatmaktan bir anda soğutmuştu.

Masallardan soğuyup, gerçek bir şeylerle ısınıyorduk. Mesafeli ve üstenci köşe yazarlarının yuvarlak diline alıştıktan sonra, Taraf’ın ‘ev’ hali ve samimiyeti heyecan uyandırıyordu. Bize katılan akıllı çocuk muamelesi görüyordu. Çok değerliydi, gerçekti, dürüsttü, çocuklara özgü bir sabırsızlıkla öğrendiği her şeyi haykıra haykıra söylüyordu.

Yine çocuklara özgü içten bir merakla ‘iyi de neden öldürüyorsunuz?’ diyordu sürekli. Eli kalem tutmayan, gazeteci olmayan, kürsülerden  kalabalıklara seslenemeyen bizler için, bizim adımıza bütün ülkeye, devlete ve statükoya gözlerini dikmiş, ‘neler oluyor yahu?’ diyordu.

Sık sık azarı yiyor, ama uslanmıyordu. Ceza da alıyordu, ama gerçek öyle çekiciydi ki, peşinde koşmadan da duramıyordu. Onu bulunca anında paylaşıyordu.

Taraf’a bu samimiyeti veren insanların veda yazılarını okuyorum birkaç gündür. Evimizin en haytası ve en çok sevileni çekip gitmiş gibi geliyor.

Şimdi oturduğum yerde, bir yandan T24 okurken, bir yandan düşünüyorum; gazeteyi Taraf yapan yazarları bloglarından da takip etmek mümkün olacak belki, ancak hepsinin bir arada olduğu ve Pazar günleri marketten eve kadar yaklaşık altı bin adımlık o tozlu yolu birlikte yürüdüğüm gazete olmayacak artık…