Martı

Bir süredir çok uykusuzdum. Artık mutlaka uzanmam ve uyumam gerekiyordu. Dinlenmez ve dinç uyanamazsam tükenecektim.

Gücümün son kırıntısıyla arkamdaki dağınığı toparladım ve herkesi uyuttum. Nihayet yattığımda, içimde keyifli, tatlı, sıcak bir his vardı. Dalmışım.

Bir rüya gördüm.

Uzakta, nereden geldiğini bilmediğim, tuhaf bir şekilde tanıdıkmış hissi veren bir martı belirdi. Aramızda belki kasabalar, şehirler ve denizler vardı fakat fısıldadığı her şeyi duyuyordum. O hiç bağırmıyordu. Uzun zamandır duymadığım kadar güzel sözler söylüyordu. Yaklaştıkça ürperiyor ve ona karşılık veriyordum. Garip bir iletişimdi bu. Bir martıyla aynı dili konuşuyordum, birbirimizin bir sonraki cümlesini ölesiye merak ediyor ve yine de gelecekteki her sözcüğü aslında önceden biliyorduk. Bana çok sevdiğim bir hikâyeyi anlatıyordu; beni bana anlatıyordu.

“Bu senin hikâyen, bak ne kadar güzel” diyordu.

Yıllardır hatırlamadığım ve sırf hatırlamadığım için ruhumu eksilten ne varsa onları bulup çıkarıyor, kaygan bir ıslıkla içime akıtıyordu.

Artık yerimde duramıyordum. Uçmam ve ona yetişmem gerekiyordu. Ufak ve yüksekçe bir bulutun üzerinde oturuyordum, bacaklarımı sarkıtmıştım aşağıya. Orası evimdi ve hiç ayrılmıyordum oradan. Daha önce de birkaç kere atlamayı düşünmüştüm, yükseklik çok ürkütücü geldiğinden vazgeçmiştim.

Fakat insanın gözünü alan bu güzelim martı yaklaştıkça cesaretleniyordum. Bana bunu yapabileceğimi söyleyip duruyordu. Çekiniyordum ondan. Ne idiğü belirsiz bir martıya nasıl güvenebilirdim ki?

“Sen çok güçlüsün, önemli olan uçabileceğine inanman. Hem, ben kendimi bilirim az çok, yapamayacağın şeyleri yap diyecek değilim” diyordu.

Artık neredeyse dokunabiliyordum ona. Etrafımda kanatlarını çırptıkça büyük bir hava akımı yaratıyor, üzerinde yaşadığım bulutu sarsıyordu. Atlamazsam, dengemi kaybedip düşecektim zaten.

Ayağa kalktım. Ürküp de vazgeçmemek için aşağıya bakmadım bile. Sanki hayatımda karşılaştığım en güven verici, en gerçekçi yaratıktı martı. Onu hep tanıyormuşum hissi öyle güçlüydü ki, aramızda geçmişten beri var olan bu bağa rağmen beni bilerek yanıltmak isteyeceğini sanmıyordum.

Atladım.

Birden bire olmuştu. Boşlukta, en az onun kadar hafif ve özgürdüm. Debelenmiyordum bile. Bütün hayatımı onunla karşılaşmak ve sonunda onunla yan yana uçabilmek için yaşamış gibiydim. Çok zevkliydi. Böyle olacağını söylemişti baştan. Her yerde beni aramıştı, birlikte bu büyük boşluğu dolduracak, havada hızla birbirimize karışacaktık.

Hava kararmaya başladığında, bulutumdan çok uzaklaşmıştım artık. Uçmak öyle büyük bir keyif veriyordu ki, artık pek de umursamıyordum geride bıraktıklarımı. Bulut, ufak tefek ve önemsiz geliyordu uzaklaştıkça ben. Beni çok açtığı da söylenemezdi zaten.

Altımızdan bir sürü şehir ve deniz aktı. Alçalmaya başladık. Sessiz bir adaya yaklaşıyorduk. Gece çöküyordu. Yağmur da başlamıştı. Konduğumuz yer ıslaktı, birkaç kere dönüp bana baktı. Hayal kırıklığı yaşayıp yaşamadığımı anlamaya çalışıyordu. Bana yolculuğun en başında, atla derkenki eminlik ve kendine güven, yerini belli belirsiz bir tedirginliğe bırakmıştı sanki. Belki de sadece yorgundu da bana öyle geliyordu. Bu, uzun bir yolculuktu, soluksuz almıştık onca yolu.

Ben tedirgin değildim. Biraz dinlendikten sonra yeniden konuşmaya, heyecan ve zevkle anlatmaya devam edecektik muhtemelen. Yağmur da fena bastırmıştı. Sokak lambalarının kara asfaltta parlatıp cilaladığı yağmur damlalarının ışığı gözümü alıyordu.

Daha önce martılar nerede yaşar, nerede uyurlar diye kafa yormamıştım hiç. Merak içindeydim. Merakımdan ve martıya duyduğum aşktan titriyordum.

Adanın yükseklerine doğru çıktık. Sonunda korunaklı bir yere girdik. Biraz izbe bir görüntüsü vardı ve düşündüğüm kadar soğuk değildi. Buraya ‘ev’ demişti. İçeriye girdiğimizde göz göze geldik. Sanki mekânı kendisine emanetmiş gibi davranıyordu. Benimsediği, kendisine yuva yaptığı bir yerden çok, geçici olarak tünediği fakat aslında başkalarına; belki kargalara veya kartallara ait bir yermiş gibi.

Bir süre sonra, hiçbir şeyin ona ait olmadığını öğrendim. Martının, önceleri tuhaf bulduğum bu tedirginliğini gerekçelendirmiştim böylece.

Belki de sırf o mekân kendisine ait olmadığı için bu kadar özgür, cesur ve umursamaz davranıyordu. İstediği kadar uçuyor, uçmaya biraz niyetlenen birini bulduğunda sırtını patpatlayıp cesaret verici fısıltısıyla ‘hadi’ diyordu.

Dinlenmek için uzandım. Nasılsa bir süre sonra rahatlayacak ve kaldığımız yerden devam edecektik yol boyu kurduğumuz ne varsa yaşamaya. Kendimizi bulacağımız bir ortaklıktı bizimkisi, keşfettikçe heyecanlandığımız ve birbirimize biraz daha yakınlaştığımız.

Gözümü açtığımda tam karşımda çelimsiz, ufak tefek simsiyah bir karga duruyordu. Onu tanımıyordum ve korkmuştum. Kargalardan korktuğum söylenemez, severim bile, fakat ondan korkmuştum. Korkak davranmak istemediğim için usulca doğrulup martıyı sordum. Bana bakışlarından, oranın gerçek sahibiyle karşılaşmış olduğumu anlamıştım artık.

Burada ne işin var senin der gibi bakıyordu, fakat biliyordu benim oraya nasıl geldiğimi. Hatta bütün hikâyemi biliyordu da martı kadar ilgilenmiyordu sadece. Yüzündeki ifadesizliğin üzerimde yalnızlaştırıcı bir etkisi vardı.

“Gelmez artık” dedi kesin bir şekilde. Donuktu. Yüzüme bakmıyordu ama yine de gözlerinin üzerime ağırlaşmış iki kurşun gibi çöktüğünü hissediyordum. Aklımı, içimi okuyordu gözleri.

“Beni o getirmişti. Nasıl olur, tek kelime bile etmeden nasıl gider” dedim çaresizce.

Hiç konuşmadı. Artık oturamıyordum. Ayağa kalkıp, kargadan ve gözlerinden uzak bir yerde dolaşmaya başladım. Hiçbir yere yaslanamıyor, dokunamıyordum. Martının bu ani gidişine bir türlü anlam verememiştim ve en kıymetli hazinemi, bana benden bahseden aşk dolu en güzel sesi kaybetmiş gibiydim. Kıvranıyordum sanki kaybolup giden kendimmişim gibi. Derhal uçmalıydım yeniden fakat külçe gibiydim, kıpırdayamıyordum bir türlü.

Çok umutsuz olmamam gerektiğini düşünerek karganın yanına gittim. Simsiyahtı. Kuyuya bakar gibi baktım gözlerine. Dibinde bir parıltı yakalamaya, ufak bir ışık görmeye çalıştım. O bunu hemen anladı. Çelimsizdi, fakat çok zekiydi.

“Onu sana geri getiremem” dedi.

Martıma zarar vermiş olabileceğinden, onu sakladığından veya yok ettiğinden şüphe ediyordum. Bulup çıkarmalıydım. Bütün niyetlerimi daha ben aklımdan geçirmeden sezmişti bu zeki karga. İşte o an uçamayacağımı anladım. Bana ‘sen kimsin ki’ der gibi bakıyordu.

“Zavallı hayalci çocuk,  azıcık kanat çıptın diye martı olabileceğini mi sandın yoksa” dedi. Duyduğum aşkı küçümsüyordu. Kendisinden şüphelendiğimi hemen anlamıştı. Çok eski bir dostuymuş gibi hem onu koruyor, hem de kızgınlıkla bahsediyordu ondan. Bu halimi, üzgünlüğümü ve çaresizliğimi hiç yabancılamıyordu da. Sanki başına sık sık belâ açıyordu bu heyecanlı martı ve kargaya da her seferinde o belâdan kurtulmak kalıyordu.

Bir acıma ve şefkat belirdiğini hissettim kargada. Yine de yakın davranmıyordu.

“Zavallı çocuk, hadi düş önüme de sana yolu göstereyim” diyerek geçirdi beni.

Mutluluk içinde uçtuğum onca yolu sürünerek geri döndüm. Tanıdık yerlere yaklaştığımda yığılıp kaldım bir köşeye. Sanki o martı hiç yoktu da ben uydurmuştum. Ama içimden bir ses ısrarla onun bir yerlerde olduğunu, karganın kurduğu tuzaklardan birine yakalandığını ve kurtulur kurtulmaz bana geleceğini söylüyordu.

Aniden uyandım. Sıkıca sarılıyordum rüyaya böyle bitmesin diye. Ben martıya ulaşmadan bitemezdi.

Bitmişti. Kollarım, bacaklarım ve kalbim acıyordu uyandığımda.

Rüyamın kötü mü yoksa güzel mi olduğuna hiç karar veremedim. İliklerime kadar hissettiğim, hayatımı değiştiren o martının ve bana duyduğu ilginin, aşkın, özlemin gerçek olduğunu düşünüyordum. Rüya bile olsa ben hissetmiştim, izi vardı. İz bırakan şeylerin gerçek olmaması mümkün olabilir miydi ki?

Martının sesini sürekli duyuyordum. Zihnimin içinde her an yankılanan bu sesi bastırmanın bir yolunu hiç bulamadım.

Şimdi karganın bile isteye martımı öldürmüş, yok etmiş olabileceğinden şüphe ediyorum. Fakat bu şüphe gerçeği değiştirmiyor. Bazı geceler kargayla karşılaşıyordum rüyamda. Bana martıdan bahsetmesini umuyordum ama o, sanki öyle biri hiç olmamış gibi davranıyordu.

Martımın beni öylece bırakıp gitmiş olabileceğine inanmak gelmiyor içimden.

İnsanın böyle bir rüyayı unutması mümkün değil. Kendini unutması nasıl mümkün değilse…

Artık karşılaşmıyoruz çelimsiz kargayla. Rüyalarıma uğramıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s