İnkâr ve Utanç

(sevgili arkadaşım Ömer Bahadır’a…)

 

Bu yıl soykırımla ilgili film izlemedim. Anıları da okumadım elimden geldiğince. Geçmişte okuduklarımın yarası öylece açık ve ağır…

Gece eski bir arkadaşım aradı. Sesi titriyordu, ağlamak üzereydi. Belki de gün boyunca ağlamıştı zaten.

Sokaktaydı; benimle konuşurken bir yandan yürüyor ve hızlı hızlı soluk alıp veriyordu. Kimseyi görmek, kimseye gitmek istemiyordu.

“Evimin etrafını belki onuncu defadır turluyorum şu anda ama bir türlü giremiyorum eve bu gece” dedi. “Doksan yıl önce bizden habersiz yüz binlerce çocuğu, kadını, erkeği öldürüp, öylece yaşamaya devam ettiler. Sonra böyle bir kıyım olmadı dediler. Utanç içinde kıvranıyorum, yüreğimdeki yükün ve vicdan azabının bir tarifi yok, sürekli özür dilemek istiyorum ben ama yine de yara olarak kalır böyle bir geçmiş, geçmez ki” diyordu.

Gitmek istiyordu buralardan. Türklüğün içinde biriken o kadar çok utanç ve inkâr var ki, bana ağır geliyor Türk olmak diyordu.

Evet, bizim payımıza büyük bir utanç ve vicdan azabı düştü haberimiz ve dahlimiz olmayan böylesi dehşet verici bir kıyımdan. İnsan, temize çıkmayı istemekten daha ötesini umut ediyor. Âdeta imkânsızı istiyor.

Yarayı iyileştirmek, bilim kurgu filmlerindeki gibi bir zaman yolculuğuna çıkıp tarihin seyrini tersinebilir kılmak, yaşama şansı elinden alınanlara hayatlarını geri vermek istiyor.

İmkânsızı imkânsızlığıyla başbaşa bırakıp da gerçeğe dönünce, bu suçluluğu belki bir nebze olsun azaltmanın yolu da yok değil. El konulan malın mülkün iadesi, yüzleşme ve tarihin resmi olarak gerçeklere uygun revize edilmesi…

Bütün yapılabileceklere rağmen, o fotoğraflar, izlediğimiz belgesel filmlerden aklımıza kazınan kareler, Ermeni yakınlarımız ve dostlarımızın birebir anlattığı anılar, hikâyeler hep bizimle kalacaklar. Biz aklımızdan vazgeçmediğimiz sürece, hafızamızda yer edecekler. İçimiz az buz cız etmeyecek. Utanmaya devam edeceğiz. Buralardan gitsek de böyle olacak bu.

Kalırsak, hem bundan sonrası için yüzleşme mücadelesi verip, devletin de bu yüzleşmeyi resmen benimsemesine çalışacağız, hem de bu çağda payımıza düşen vicdan azabını yaşayacağız.

Utanç, mücadele etmeyi tetikleyen ilk duygumuz değil mi zaten soykırım konusunda?

Onu beslemeyenler adına utanmıyor muyuz zaten?

Telefonu kapatmadan önce “Ermeni soykırımının o günkü faillerinden çok, bugün hala duyarsız kalan, arşivlerde belgelenen gerçek tarihi milliyetçi gürültüleriyle edepsizce bastırmaya çalışanların tavırlarından utanıyorum ben” dedi arkadaşım. Bunu söylerken öfke içindeydi.

Konuşmamız bittiğinde, kollarımda çoktan uykuya dalmış olan Ali’ciğime baktım. Biz yüzleşmeyi şimdi beceremez ve bunu devlete benimsetemezsek, Ermenilerin geçmiş acıları Ali gibi çocukların yarası ve utancı olmaya devam edecek. Bizim gibi mahcup duracaklar. 1915’e karşı, Hrant’a karşı, Samatya sakinlerine karşı…

Ali uyurken bunları düşündüm. Arkadaşımın ağlamaklı, öfkeli ve sıkıntılı sesi kulaklarımda, aklımda dehşet verici kıyım sahneleri, güç bela uykuya daldım gece yarısı.

Biri şöyle demişti: “Herkes hak ettiğini yaşar.”

Artık inanmıyorum.

Ne biz, ne Ermeniler, ne Kürtler, ne Aleviler ne de aciz durumda bırakılan diğer azınlıklar, hiç hak ettiğimizi yaşamadık.

Büyük bir haksızlıktı yaşanan.

Soykırımın inkârından bugüne kadar gelen utanç, doksan yıl sonra bize yaşatılan büyük bir haksızlık.

Sly Your Jokes and Hide Your Daggers!

Finally and for the first time, I – am – mobbed! Now and here! Right in my working environment.

One can’t prove and reveal this sneaky treatment that is meticulously hidden behind a gooey smile. But can eminently feel; do feel, which is enough to be hell real in one’s life.

I wasn’t offended and wasn’t defensive either, because I didn’t think I was vulnerable. It’s been almost 30 years I’ve been told to stay strong and even to ignore if things were really unbearable.

Well…

I think my reaction was no more than what I was told to do. I kept ignorant for a while until I felt the dagger on my sweating neck. Then I pretended to be ignorant. And then I tried to look ignorant. Finally and let’s say in a couple of seconds, I’ve realized that I was giving a lot damn to all, staying ignorant instead.

And, how did this happen to me then?

In my working environment, I notice that people need jokes only when they are preparing to disclose the truth (their true feelings, opinion or whatever the truth might be). They are simply unable to criticise within solemnity and sincerity. Without jokes, they remain silent. Their sneaky jokes are the golden keys to doors of otherization. They love to otherize! This is their daily small habbit for fun.

When I was a child, I was a real dreamer as it springs out from the childhood nature.  In practice of these dreams, I was becoming a strict realist, aware of the feasibility and boundaries of each. However, I liked pushing the boundaries further and had no fear to risk even my life.

Affording to risk one self’s life encourages a mental distance and freedom as a matter of course, leading to prominence and recognition. The distance enables you to keep far enough to make neutral observations about things and life over people’s experiences. I wasn’t falling, I wasn’t failing very often since my observation of life looked like a set of events and behaviours in slow motion, giving me a lot of time and chance to learn without self-damage. Others’ failures and accidents taught me how further I can/must go.

Have prominence and recognition really helped me? Have my ideas walking around the edges made my life easier? How about the sensitivity and my deep interest in people’s life (with all good and bad)?

I found out that my becoming the “other” is not because I was differing, but simply because most of the people were similar. They found being similar to each other safe and comfortable. They never like being similar until they meet the different. Meeting the different unites all the similars.

This is exactly what is happening to me in my working environment these days. My distance together with my silence unite the rest and they start thinking what kind of fun can be extracted from this union. There is no fun of being similar at all, no new jokes either. Then? Let’s seek something, someone different! And here the mobbing begins!

Under this strong skin, I feel very fragile, almost ready to be smashed into tiny pieces if they continue their truth seeking jokes. Since this is the first time I am mobbed, I have no idea about my lines and future reactions.

Will I start crying at some point?

Will I scream and slam the doors before I walk away?

Will I really just walk away?

If I decide to struggle, what will be my weapon then? Their words? Their daggers?

My words seem too naive and quiet to fight theirs.

Perhaps I should just let this self-control away and wait for ‘the moment’ where they will possibly stab the daggers in the right place to reach the target or whatever they call “fun”.

Ama Sen Yine de #benideFazilSay

Geçen yıl, Fazıl Say milletin dini duygularına hakaret ettiği gerekçesiyle ilk defa sorup soruşturulduğunda aklıma yine aynı ufak ve uzak anı gelmişti. Bugün 10 ay hapis cezası verildiğini okuyunca içimden “gündem ola, beri gele” dedim.

Daha 2000’lere yeni girmiştik. Fazıl Say Eskişehir’de bir work shop yapmaya gelmişti konservatuvarın piyano bölümü öğrencileriyle. Küçüktük gerçekten. 15, 16, en fazla 18 yaşlarında kalabalık bir öğrenci grubu. Piyanist değilim, klarnet bölümünden mezun oldum, ama en yakın arkadaşım aktif olarak katılmıştı çalışmaya. Ben de izlemek için eşlik etmiştim ona.

Fazıl Say da haliyle daha gençti ve yıldızının yeni yeni bütün dünyada parladığı günlerdi. Biraz küstahtı. Biraz mı? Tamam, dürüst olayım, feci küstahtı bence. Bir öğrenciyle işi bittikten sonra, kafasını bile kaldırmadan “sıradakiiii” diye sesleniyordu seyirci koltuğunda dizilmiş bekleşen öğrencilere. Sanki onu silah zoruyla getirmişler de bir an önce çalışmayı bitirip basıp gitmek istiyordu. Yeni araştırma görevlisi olmuş bir hocamız vardı. Minyon, çocuk gibi ve çok kibar bir kadındı. Fazıl Say, olağanüstü kaba bir sesle, adın ne, hadi sen gel şimdi gibi bir laf etmiş, kadıncağız minicik öğrencilerinin arasında sıkkın sıkkın ben hocayım Fazıl Bey demişti. Ama onun yüzündeki ekşilik de, küstahlık da yumuşamamıştı…

Böyle bir hikayesi kaldı bende Fazıl Say’ın.

Keşke sadece küstah tavrı eleştirilmiş olsaydı bugüne dek. Belki de ona açılan dava ve davanın kararı, münferit vakalarda insanları incitmiş olmasına yönelik eleştiri yapamayıp, ancak  bu yolla törpülemeye çalışan zihniyetin sonucu. Bunu beceremiyoruz gerçekten. Kınamak isteyenler kınayabilirdi kısaca, fakat dine hakaret, özünde ne demek? Ne oluyor tam olarak bir kitlenin inancını eleştirip, karikatürünü yapıp dalgasını geçtiğimizde?

Çocukluğundan beri dört duvar arasında, çok da sokak tadı almadan büyük bir disiplinle piyano çalışmış, ama sonunda bir virtüöz olmuş, yorumculuğunun yanında bir de korkunç yaratıcı ve güzel besteler yapmış olan Fazıl Say’ın geçen seneden beri başına gelenler bir tuhaf. Alıntıladığı Hayyam dizeleri Fazıl dillendirmeden önce de vardı.

Hayyam’ın kitapları en yakın bildiğim bizim evimizdeki kitaplıkta olmak üzere, tanıdığım bir çok insanın evinde mevcut.

Şiirler hep elimizin altında.

Mesele ne?

Hayyam’ı mı yasaklayacağız, Fazıl’ı mı susturacağız?

Kitap mı yakacağız?

*********************

Gelelim dini hassasiyete (böyle bir şey sahiden olmalıysa eğer)…

Aynı değerde görülmesi gereken bir diğer hassasiyetin de dinsizlerin hassasiyeti olduğunu kabul etmek gerekmez mi böyle bakınca?

Her gün bir alay adam dinsizlik duygularımıza alenen küfreder, hakaret ederken olan aynı şey değil midir?

İncinen şey temelde inançlarımızla aramızda kurduğumuz bu tuhaf duygusal bağ ise (ister dindar ister dinsiz olsun) ve Fazıl’ın yaptığı suç teşkil edecekse, o halde o bir alay insanın dinsizlere yaptığını nasıl değerlendireceğiz?

Bana kalırsa şu inançlarımızla aramızdaki duygulara bir çeki düzen vermek, suç sayıp cezasını vermekten daha mantıklı olacak.

Bunun bir sonu yok çünkü. Dinlerin tümünü ve dinsizliği sıradışılıktan çıkarmak gerekiyor bir an önce.

Bu topraklarda çoğunluğun inandığı birçok şeye başka topraklarda daha başka bir çoğunluk inanmıyor. Mesele bu. Evrensel bir anayasadan bahsediyoruz hiç de evrensel davranışlar gösteremiyoruz. Evrensel bir anayasaya ihtiyaç duyuyoruz, buna göre evrensel hukuktan, alt düzenlemelerinden bahsediyoruz, fakat verdiğimiz cezaların, değerler sistemimizin hiçbir evrenselliği yok. Dine hakaret, bayrağa hakaret, kuruma hakaret, peygambere hakaret, Atatürk ilkelerine hakaret veya hepsine birden saygı gibi ucu bucağı açık kalmış belirsizlikler bizi hiç de evrensel bir anayasaya götürmüyor. Çünkü içinde insana ve insanın temel haklarına dair hiçbir şey yok bu sayılanların. Militer kodlama kokuyor hepsi. Şu, tankı kullananın değil de tankın cezalandırılması klişesi gibi tıpkı.

Nelerin hakaret kapsamına girdiği son derece belirsiz ayrıca.

Sokak ortasında insan insana hakaret edebiliyor, çoğu cezasız kalıyor. Toplum içinde yoğun bir şekilde küçük düşürülebiliyor birçok kişi. Somut bir kırılma, utanma, üzerine atılan iftira dolayısıyla yakasını bırakmayan her an kendini savunma hali… Uğradığı hakaretin getirisi gerçek hayatta da çok somut ve can yakıcı olabiliyor. Ancak cezasız kalıyor birçoğu.

Fazıl’ın hakaret ettiği dine mensup kişiler, oturdukları yerde nasıl bir can yanması yaşıyor olabilirler diye çok düşündüm. Ekranın bir ucundayım, müslümanım (mesela) ve haberlerde Fazıl Say’ın dinime hakaret ettiğini duyuyorum. Üstelik bunu kendi kelimeleri ile değil, bir 11. yy düşünürü ve yazarı olarak bilinen Hayyam’ın dizeleriyle yapıyor. Bunun bende yarattığı kaybetme hissi veya  açma ihtimali olan yara ne kadar somut? Toplumdaki duruşumu ne kadar zedeleyebilir? Beni somutta zedelemeyecek bir eylemi nasıl hakaret olarak algılarım? Bunun suç olduğunu nasıl düşünürüm?

Bugün dünya sanat günü ve Fazıl Say (şahsına dair geçmişten edindiğim izlenimim bir kenara) olağanüstü bir sanatçı. Bu dava ve kararı olsa olsa onu bir kez daha sanatıyla gündeme getirir ve güçlendirir. Umarım böyle de olur.

 

Martı

Bir süredir çok uykusuzdum. Artık mutlaka uzanmam ve uyumam gerekiyordu. Dinlenmez ve dinç uyanamazsam tükenecektim.

Gücümün son kırıntısıyla arkamdaki dağınığı toparladım ve herkesi uyuttum. Nihayet yattığımda, içimde keyifli, tatlı, sıcak bir his vardı. Dalmışım.

Bir rüya gördüm.

Uzakta, nereden geldiğini bilmediğim, tuhaf bir şekilde tanıdıkmış hissi veren bir martı belirdi. Aramızda belki kasabalar, şehirler ve denizler vardı fakat fısıldadığı her şeyi duyuyordum. O hiç bağırmıyordu. Uzun zamandır duymadığım kadar güzel sözler söylüyordu. Yaklaştıkça ürperiyor ve ona karşılık veriyordum. Garip bir iletişimdi bu. Bir martıyla aynı dili konuşuyordum, birbirimizin bir sonraki cümlesini ölesiye merak ediyor ve yine de gelecekteki her sözcüğü aslında önceden biliyorduk. Bana çok sevdiğim bir hikâyeyi anlatıyordu; beni bana anlatıyordu.

“Bu senin hikâyen, bak ne kadar güzel” diyordu.

Yıllardır hatırlamadığım ve sırf hatırlamadığım için ruhumu eksilten ne varsa onları bulup çıkarıyor, kaygan bir ıslıkla içime akıtıyordu.

Artık yerimde duramıyordum. Uçmam ve ona yetişmem gerekiyordu. Ufak ve yüksekçe bir bulutun üzerinde oturuyordum, bacaklarımı sarkıtmıştım aşağıya. Orası evimdi ve hiç ayrılmıyordum oradan. Daha önce de birkaç kere atlamayı düşünmüştüm, yükseklik çok ürkütücü geldiğinden vazgeçmiştim.

Fakat insanın gözünü alan bu güzelim martı yaklaştıkça cesaretleniyordum. Bana bunu yapabileceğimi söyleyip duruyordu. Çekiniyordum ondan. Ne idiğü belirsiz bir martıya nasıl güvenebilirdim ki?

“Sen çok güçlüsün, önemli olan uçabileceğine inanman. Hem, ben kendimi bilirim az çok, yapamayacağın şeyleri yap diyecek değilim” diyordu.

Artık neredeyse dokunabiliyordum ona. Etrafımda kanatlarını çırptıkça büyük bir hava akımı yaratıyor, üzerinde yaşadığım bulutu sarsıyordu. Atlamazsam, dengemi kaybedip düşecektim zaten.

Ayağa kalktım. Ürküp de vazgeçmemek için aşağıya bakmadım bile. Sanki hayatımda karşılaştığım en güven verici, en gerçekçi yaratıktı martı. Onu hep tanıyormuşum hissi öyle güçlüydü ki, aramızda geçmişten beri var olan bu bağa rağmen beni bilerek yanıltmak isteyeceğini sanmıyordum.

Atladım.

Birden bire olmuştu. Boşlukta, en az onun kadar hafif ve özgürdüm. Debelenmiyordum bile. Bütün hayatımı onunla karşılaşmak ve sonunda onunla yan yana uçabilmek için yaşamış gibiydim. Çok zevkliydi. Böyle olacağını söylemişti baştan. Her yerde beni aramıştı, birlikte bu büyük boşluğu dolduracak, havada hızla birbirimize karışacaktık.

Hava kararmaya başladığında, bulutumdan çok uzaklaşmıştım artık. Uçmak öyle büyük bir keyif veriyordu ki, artık pek de umursamıyordum geride bıraktıklarımı. Bulut, ufak tefek ve önemsiz geliyordu uzaklaştıkça ben. Beni çok açtığı da söylenemezdi zaten.

Altımızdan bir sürü şehir ve deniz aktı. Alçalmaya başladık. Sessiz bir adaya yaklaşıyorduk. Gece çöküyordu. Yağmur da başlamıştı. Konduğumuz yer ıslaktı, birkaç kere dönüp bana baktı. Hayal kırıklığı yaşayıp yaşamadığımı anlamaya çalışıyordu. Bana yolculuğun en başında, atla derkenki eminlik ve kendine güven, yerini belli belirsiz bir tedirginliğe bırakmıştı sanki. Belki de sadece yorgundu da bana öyle geliyordu. Bu, uzun bir yolculuktu, soluksuz almıştık onca yolu.

Ben tedirgin değildim. Biraz dinlendikten sonra yeniden konuşmaya, heyecan ve zevkle anlatmaya devam edecektik muhtemelen. Yağmur da fena bastırmıştı. Sokak lambalarının kara asfaltta parlatıp cilaladığı yağmur damlalarının ışığı gözümü alıyordu.

Daha önce martılar nerede yaşar, nerede uyurlar diye kafa yormamıştım hiç. Merak içindeydim. Merakımdan ve martıya duyduğum aşktan titriyordum.

Adanın yükseklerine doğru çıktık. Sonunda korunaklı bir yere girdik. Biraz izbe bir görüntüsü vardı ve düşündüğüm kadar soğuk değildi. Buraya ‘ev’ demişti. İçeriye girdiğimizde göz göze geldik. Sanki mekânı kendisine emanetmiş gibi davranıyordu. Benimsediği, kendisine yuva yaptığı bir yerden çok, geçici olarak tünediği fakat aslında başkalarına; belki kargalara veya kartallara ait bir yermiş gibi.

Bir süre sonra, hiçbir şeyin ona ait olmadığını öğrendim. Martının, önceleri tuhaf bulduğum bu tedirginliğini gerekçelendirmiştim böylece.

Belki de sırf o mekân kendisine ait olmadığı için bu kadar özgür, cesur ve umursamaz davranıyordu. İstediği kadar uçuyor, uçmaya biraz niyetlenen birini bulduğunda sırtını patpatlayıp cesaret verici fısıltısıyla ‘hadi’ diyordu.

Dinlenmek için uzandım. Nasılsa bir süre sonra rahatlayacak ve kaldığımız yerden devam edecektik yol boyu kurduğumuz ne varsa yaşamaya. Kendimizi bulacağımız bir ortaklıktı bizimkisi, keşfettikçe heyecanlandığımız ve birbirimize biraz daha yakınlaştığımız.

Gözümü açtığımda tam karşımda çelimsiz, ufak tefek simsiyah bir karga duruyordu. Onu tanımıyordum ve korkmuştum. Kargalardan korktuğum söylenemez, severim bile, fakat ondan korkmuştum. Korkak davranmak istemediğim için usulca doğrulup martıyı sordum. Bana bakışlarından, oranın gerçek sahibiyle karşılaşmış olduğumu anlamıştım artık.

Burada ne işin var senin der gibi bakıyordu, fakat biliyordu benim oraya nasıl geldiğimi. Hatta bütün hikâyemi biliyordu da martı kadar ilgilenmiyordu sadece. Yüzündeki ifadesizliğin üzerimde yalnızlaştırıcı bir etkisi vardı.

“Gelmez artık” dedi kesin bir şekilde. Donuktu. Yüzüme bakmıyordu ama yine de gözlerinin üzerime ağırlaşmış iki kurşun gibi çöktüğünü hissediyordum. Aklımı, içimi okuyordu gözleri.

“Beni o getirmişti. Nasıl olur, tek kelime bile etmeden nasıl gider” dedim çaresizce.

Hiç konuşmadı. Artık oturamıyordum. Ayağa kalkıp, kargadan ve gözlerinden uzak bir yerde dolaşmaya başladım. Hiçbir yere yaslanamıyor, dokunamıyordum. Martının bu ani gidişine bir türlü anlam verememiştim ve en kıymetli hazinemi, bana benden bahseden aşk dolu en güzel sesi kaybetmiş gibiydim. Kıvranıyordum sanki kaybolup giden kendimmişim gibi. Derhal uçmalıydım yeniden fakat külçe gibiydim, kıpırdayamıyordum bir türlü.

Çok umutsuz olmamam gerektiğini düşünerek karganın yanına gittim. Simsiyahtı. Kuyuya bakar gibi baktım gözlerine. Dibinde bir parıltı yakalamaya, ufak bir ışık görmeye çalıştım. O bunu hemen anladı. Çelimsizdi, fakat çok zekiydi.

“Onu sana geri getiremem” dedi.

Martıma zarar vermiş olabileceğinden, onu sakladığından veya yok ettiğinden şüphe ediyordum. Bulup çıkarmalıydım. Bütün niyetlerimi daha ben aklımdan geçirmeden sezmişti bu zeki karga. İşte o an uçamayacağımı anladım. Bana ‘sen kimsin ki’ der gibi bakıyordu.

“Zavallı hayalci çocuk,  azıcık kanat çıptın diye martı olabileceğini mi sandın yoksa” dedi. Duyduğum aşkı küçümsüyordu. Kendisinden şüphelendiğimi hemen anlamıştı. Çok eski bir dostuymuş gibi hem onu koruyor, hem de kızgınlıkla bahsediyordu ondan. Bu halimi, üzgünlüğümü ve çaresizliğimi hiç yabancılamıyordu da. Sanki başına sık sık belâ açıyordu bu heyecanlı martı ve kargaya da her seferinde o belâdan kurtulmak kalıyordu.

Bir acıma ve şefkat belirdiğini hissettim kargada. Yine de yakın davranmıyordu.

“Zavallı çocuk, hadi düş önüme de sana yolu göstereyim” diyerek geçirdi beni.

Mutluluk içinde uçtuğum onca yolu sürünerek geri döndüm. Tanıdık yerlere yaklaştığımda yığılıp kaldım bir köşeye. Sanki o martı hiç yoktu da ben uydurmuştum. Ama içimden bir ses ısrarla onun bir yerlerde olduğunu, karganın kurduğu tuzaklardan birine yakalandığını ve kurtulur kurtulmaz bana geleceğini söylüyordu.

Aniden uyandım. Sıkıca sarılıyordum rüyaya böyle bitmesin diye. Ben martıya ulaşmadan bitemezdi.

Bitmişti. Kollarım, bacaklarım ve kalbim acıyordu uyandığımda.

Rüyamın kötü mü yoksa güzel mi olduğuna hiç karar veremedim. İliklerime kadar hissettiğim, hayatımı değiştiren o martının ve bana duyduğu ilginin, aşkın, özlemin gerçek olduğunu düşünüyordum. Rüya bile olsa ben hissetmiştim, izi vardı. İz bırakan şeylerin gerçek olmaması mümkün olabilir miydi ki?

Martının sesini sürekli duyuyordum. Zihnimin içinde her an yankılanan bu sesi bastırmanın bir yolunu hiç bulamadım.

Şimdi karganın bile isteye martımı öldürmüş, yok etmiş olabileceğinden şüphe ediyorum. Fakat bu şüphe gerçeği değiştirmiyor. Bazı geceler kargayla karşılaşıyordum rüyamda. Bana martıdan bahsetmesini umuyordum ama o, sanki öyle biri hiç olmamış gibi davranıyordu.

Martımın beni öylece bırakıp gitmiş olabileceğine inanmak gelmiyor içimden.

İnsanın böyle bir rüyayı unutması mümkün değil. Kendini unutması nasıl mümkün değilse…

Artık karşılaşmıyoruz çelimsiz kargayla. Rüyalarıma uğramıyor.

Küçükler ve Büyükler

Bir masa ve 4 kişi. Sessizlik içinde yenen bir yemeğin sonunda, en yaşlı ve en genç olan iki erkek kalkıyorlar birlikte. Odayı terk ediyorlar.

Masada kalan iki kadın şimdi. Biri otuzlarına gelmemek için elinden geleni yapıyor, diğeri ellisinin ortasına.

Büyük olan hayli sıkıntılı. “Bu halin, bu sürekli dalgın halin beni çok korkutuyor” diyor.

Diğer kadın, başını kaldırıp etrafa bakıyor, masaya, tabaklara ve nihayet yaşlıca olan kadına dönüyor sonra. “Evle ilgili dalgın değilim, eğer korktuğun buysa. Ütüyü prizde unutmuyorum, gece kapıyı, camı kapatmayı da unutmuyorum. Böyle ihmalkârlıklarım yoktur, bilirsin”

“Evet, yoktur, bundan değil endişem. Sadece burada, bizimle değilsin sen, aklın hiç bizimle değil artık” diyor kadın.

Genç olan, biraz sıkılıyor konuşmanın seyrinden. İçinden geçenleri söylemek istiyor bir yandan, fakat kırıcı olmamanın bir yolunu bulamıyor. Gerildikçe çakılıp kalıyor sandalyesine. O sırada yaşlıca olan, konuyu ve yüz ifadesini değiştiriyor. “Ne pişireceksin yarına? Düşündün mü?”

Bu soruyla birlikte genç kadın daha fazla sessiz kalamayacağını hissediyor.

“Evet, burada sizinle değilim, olamıyorum bir türlü. Bana ertesi gün ne pişireceğimi soruyorsun, çok önemliymiş gibi her gün bunu tekrarlıyorsun. Benim düşünmeye değer bulmadığım, konuşmaya değer bulmadığım ne varsa bunları konuşmak istiyorsun. Ben buradayım, tam burada ama zihnim hep kaçıyor işte! Dayanılmaz buluyorum üzerine düşünmeye değer olmayan şeyleri sırf sohbet konusu olsun diye konuşmayı artık!”

Biraz sert oluyor, yaşlıca olanı alınıyor çok, üzülüyor. Genç olan giderek sinirleniyor, ancak artık konuşmayacak, kararlı. Çünkü yaşlı olanın aklından geçenleri neredeyse okuyor. Hiç de çözümcül, iç açıcı değil aklından geçenler. O halde diye düşünüyor yaşlıca olan, daha seyrek gelirim, daha az konuşuruz, daha az yaşarız, daha az her şeyden… Genç kadın diğerinin yüzündeki endişeyi, hayal kırıklığını, alınganlığı gördükçe köpürüyor içten içe. Böyle donanımlı, zeki, hoş sohbet bir kadın ne zaman ufak tefek ve anlamsız şeylerden bahseder oldu, ne zamandan beri eğlenmiyor diye düşünüyor. Ne kadar zamandır mutluluğu genç olanın mutluluğuna bağlı?

Sessizlik içinde kalkıyorlar yerlerinden. Vedalaşıyorlar. Yaşlıca olan kapıyı açarken “O halde, sen kapıdan girdiğinde, biz bacadan çıkacağız gibi görünüyor bir süre” diyor.

En küçük erkek ve genç kadın yan yana ayakta dikilip, giden yaşlı adam ve kadına bakıyorlar bir süre. Kapı kapanıyor.

Fonda sirk müzikleri çalıyor. En küçük erkek ellerini çırparak müziğe eşlik ederken, kadın da ona ayaklarıyla ritm tutuyor yorulana dek.

Birlikte esneye esneye yataklara giriyorlar. Sıradan bir gece daha sonlanıyor.