01:00… 04:00…

Çok severdim eskiden geceleri ayaklanıp sabahın ilk ışıklarıyla bir şeyler atıştırdıktan sonra uykusuz gözlerle güne başlamayı.

“Sabahlamak…”

Yıllarca belli bir düzende uyuyup uyandım. Güneş saatiyle yaşadığım uzun bir dönem bile oldu. Fakat bu gece çok güzel müziklerle başladı. Yalnızca trenlerde karşılaştığım biri, yolculuklarımızdan birinde rastlaştığımızda şöyle demişti, “koku ve müzik kadar etkili değildir hiçbir şey, eğer eskiye dair unuttuğumuzu sandığımız anıları hızla çekip çıkarmak ve o ana geri dönmüş gibi yaşamaksa mesele.”

Film müziklerinden başladım bu sebeple. Çocukluğumda beni etkisi altında bırakan filmlerin en büyüleyici müziklerini seçtim. Uzun sürdü hazırlığım. Sonra, okul yıllarıma damgasını vurmuş bir kaç parçaya atladığımda, gözlerimi kapattım. Kokuyu da beraberinde getirdi bir çok ses.

Süratli bir yolculuk oldu geceden sabaha kadar. Güldüm, yazdım, ağladım, yine yazdım ve sonunda yorgun düştüm. Uzandığım yerde bir anım geldi aklıma.

Çok nadir kutlardım doğum günlerimi. Unuturdum, hep birkaç gün sonra aklıma gelirdi, iş işten geçmiş olurdu. Fakat bir sene, doğum günümü unutmamak için elimden geleni yaptım, evimin her yerine hatırlatma kağıtları asmıştım. Buzdolabıma mavi renkli bir marker ile iri harflerle doğum günümü unutmayacağımı yazmıştım! Üniversiteden bir kaç yakın arkadaşımla haberleşip, o güne plan yapmıştık. Hediye istemiyordum. Birlikte içip, sokaklarda dolaşmaktan başka bir şey beklemiyordum iyi bir doğum gününden.

Eylül’ün ‘o’ günü geldiğinde, giysilerimi ütüledim; biraz kostümvari bir şeyler giymeye karar vermiştim. Büyük bir şapka, uzun, balon etekli bir elbise ve kırmızı kadife babetler… O zamanlar makyaj yapmazdım.

Sokaklardan birine daldık. Sohbet etmek gelmiyordu içimizden, o yüzden en gürültülü mekanlardan birine girdik. Müzik çok güzeldi, dans etmiyorduk ama mekanın tam ortasında bir masanın etrafında, bildiğimiz şarkıları bağıra çağıra söylerken çok eğleniyorduk. O sırada bir koku belirdi genzimde. Işık hızıyla kopardı beni bulunduğum yerden. Gözümün önüne o tat ve kokuyla gelen görüntülerden, anılardan kurtulamıyordum. İçkiliydim de artık. Yıllar öncesinde bir akşam üzerine mıhlanıp kalmıştım.

Bir Kerem Görsev akşamıydı. Kampüsteki konser salonunda, locadaydım. Kerem Görsev rüya gibi çalıyordu, ama daha iyi bir rüya vardı o sırada. Aylardır peşinden koştuğum, aşık olduğum ama bir türlü konuşma fırsatını bulamadığım adam, tam yanımda, locada oturuyordu. Kollarımız birbirine değiyordu. Locanın ve salonun kendine has bir kokusu vardı. İşte doğum günümde burnumda ve genzimde hissettiğim tam o kokuydu. Yanımdaki adamın ‘o’ olduğunu fark ettikten sonra artık konseri dinleyemez olmuştum. Bir şeyler söylemem gerekiyordu. Bizden başka kimse yoktu yanımızda. En fazla bana kızıp başka bir yere geçebilirdi ve konserin devamını onsuz dinlerdim.

Mucizevi bir şekilde, parça arasında dönüp bana bakıp nasıl olduğumu sormuştu. Güya konuşmaya hazırlanan ben, donup kalmıştım. İyi olduğumu söylemek istiyordum fakat sesim çıkmıyordu, dudaklarımı kıpırdatamıyordum. O sırada Kerem Görsev bir sonraki parçaya girmişti grubuyla. Adam her iki elimi birden tutup dudaklarına götürüp öptü bir anda. Galiba Kerem Görsev farkında olmadan çok güzel bir başlangıca eşlik ediyordu ve bunu hiç bilmeyecekti. Müzik o kadar güzeldi ki, o çaldıkça biz birbirimizi öpmeden duramaz hale geliyorduk.

Salondan çıktıktan sonra aylarca süren bir birlikteliğimiz oldu ve bir gün, bir yaz, pis bir Temmuz ayında aşık olduğum, birlikte çok mutlu olduğum adamın birkaç saat içerisinde, geçirdiği bir kazadan ötürü öldüğü haberini aldım. O an yine aynı koku ve tat vardı genzimde. En güzel günleri hızla aklıma getiren, bugün hala sevip sevmediğime karar veremediğim o koku.

Doğum günü gecemin devamını getiremedim aklıma üşüşen iyi kötü bir çok anının üstüne. Arkadaşlarımı bırakıp sokaklarda yürüdüm biraz. Anılarımı tetikleyen o koku geçene kadar uzun bir yol yürüdüm. Eve varmıştım artık. Çok geç bir saatti. Yine de klarnetimi açtım ve onun çalmayı en sevdiği parçalardan biri olan Lutowslawski Dans Prelüdleri’nin 2 bölümünü çaldım. Günün ilk ışıklarına dek ağladım o Eylül gecesi.

Tek bir kokuydu işte. Belirdiği anda zihnimde, gerilerde kalan ne varsa tetiklemişti birdenbire.

“Koku ve müzik kadar etkili değildir hiçbir şey, eğer eskiye dair unuttuğumuzu sandığımız anıları hızla çekip çıkarmak ve o ana geri dönmüş gibi yaşamaksa mesele.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s