Keşif ve Huxley

“Hayalleri elinden alınan kadın, yavrusu elinden alınan bir kaplan kadar tehlikelidir.” demişti Huxley.

Bir vakit, ‘çok iyi’ ve ‘çok kötü’nün haleti ruhiyeme teğet bile geçmediği ve kısaca ‘iyi’ diye geçiştirilebilecek bir durumdaydım. En ürkütücü bulduğum, bana göre bir çöküşten hiçbir farkı olmayan bu hissiyatı mutlaka değiştirmem gerekiyordu. Uçlarda bir mutluluk, koyu bir acı, insanın nefesini kesen bir heyecan ve bunları gerçek kılabilecek bir hayal gücüne ihtiyacım vardı.

İnsanın hayatında çok az kapı vardır hepsini aynı anda aralayan. Bu duygularla bir iş kurabilir, yeni bir şey üretebilir, sonunda batar veya çıkarsın. Yine aynı duygularla aşık olabilirsin. Bu ikincisinin sermayesi daha kolaydır. Çoklu değil, ikili ilişkiyle yetinir aşk. İnsan romantikse mutlaka aşık olmayı tercih eder.

Tanıştığım bir adamla mektuplaşırken “ben aşık olmak istiyordum ve sen tam oradasın” demiştim. Klasik ve rutin bir ‘iyi’den, kozmik bir ‘mükemmele’ sıçrayışın en hızlı tetikleyicisiydi belki de o cümle. Gerisi çok kolaydı artık. Elimizde edebiyattan daha zengin ne vardı ki? Yazacaktık.

Yazmayı ve hayal kurmayı seven iki insan artık kendilerinde bu değişim ihtiyacı ve malzeme zenginliğinin farkına varınca, hikayelerin ve onlara bağlı heyecanlı bir aşkın doğuşu kaçınılmaz oluyordu. Birbirlerinin böyle bir alemdeki varlıklarına şahit olup, var oluşu her sözcükle yeniden deklare ediyorlardı. Hayat günlük rutinden ibaret olamazdı. Bunu kanıtlarcasına yazılıyordu hikayeler.

Karşılıklı kurulan hayallerin ve bu konudaki yaratıcılığın gerçek hayata elbette izleri düşüyordu. Fiziksel bir heyecan telaşlı bir şekilde baş gösterdiğinde, vücut kimyaları da buna ayak uyduruyor ve bir süre sonra yazılar yetmeyip, sesler giriyordu devreye. Ses heyecanı tetikledikçe, bir gün geldi ve iki kişinin karşılaşması kaçınılmaz oldu.

Ben, her sıradan insan gibi, hayallerimi gerçek kılmak için elimden geleni yapmaya meyilliyim. Hayal ederken bana heyecan veren ‘an’ları gerçek bir karşılaşmada yaşayıp yaşayamayacağımı bilmek isterim. Bu dürtülerle çıkmıştım yola. Hayallerimizi gerçek kılmak ve ihtiyacımız olan rengi yaşamın orta yerine yerleştirebilmek için. Günlük hayatımın da etkilendiği bir gerçekti. Daha üretken, daha yaratıcıydım artık. Üstelik çevremdeki ilişkiler bile olumlu anlamda etkileniyordu giderek benim mutluluğumdan.

Karşılaştık.

Hayalini kurduğum ve bir çok gelecek ‘an’ı birlikte tasavvur ettiğim adamla karşılaşmam, hiç de hayalimizdekini yansıtmıyordu. Bir uçurum açılıyordu birlikte nefes alıp verdiğimiz odada. Hatta bir kaç saat içerisinde, bir yere uzanıp, hayallerime geri dönmeyi istedim. Zihnimde canlandırdığım karşılaşmanın mutluluğu, gerçek karşılaşmada duyduğumdan daha fazla, daha vazgeçilemezdi. Hayallerimi özlemeye başladığımı fark ettim. Bunları tek başıma yaşamıyordum üstelik. Adam giderek uzaklaşıyor ve belli ki bu durumu ifade edebilecek birkaç kelime arıyordu. Kitaplarımıza gömülmüştük bir süre.

Sustuk.

Susup beklemek yerine, aramızda tarafsız ve beklentisiz olarak bu durumu değerlendirmeyi başarabilseydik, çatışmasız ve huzurlu bir ayrılık olacaktı belki de, fakat en önemli konuda ayrı düşüyorduk hızla. O, bütün gerçekçiliği ile, vaziyeti acısına ve getirdiği melankoliye rağmen hemen kavramış, hayalleri gerçek kılmaya zorlamanın, zoraki bir uyarlamanın anlamsızlığını fark etmişti.

Ben ısrarcıydım. Onun görebildiğini görmüyordum çünkü kaybedeceklerimin hesabını yapmakla, bu ihtimallerle meşguldüm. Gerçeğimizi zorlamalı ve derhal peşine düşmeliydik hayallerin. Geri getirmek için emek vermeliydik; aşk bunu gerektirmez miydi?

Artık çok ayrı zeminlerdeydik. Hayalimde nasılsa, öyle dokunmak, öyle sevişmek, öyle konuşmak istediğim için ‘şimdi’nin realitesini hepten ıskalıyor, belki de bilerek görmezden geliyordum.

Biraz deşince, bunu onun için değil, kendi mutluluğuma bu kadar yakınken onu kaybetmeyi göze alamadığım için yaptığımı fark ediyorum. Ancak o sırada sadece ağlıyordum, üstelik kaybettiğini düşünenlerin bütün hırçınlığı ve suçlayıcılığıyla.

Paldır küldür, hiçbir felsefesi olmayan, ucuz bir gerilim ve çatışma başladı o andan itibaren. Kelimelerine güvendiğim adam artık hiç konuşmuyordu. Belki de zaten anlamayacağımı, kendimi çoktan acı çekmeye kaptırmış olduğumu düşünüyordu. Birlikte soluduğumuz hava giderek zehirleniyordu.

Suları durultacak çok malzeme vardı halbuki elimin altında. “Zihnimize uyduramadıklarımızı gerçek kılmak pek mümkün olmaz” diyen, “bazen uzaklaşılarak uzlaşılır” diyen adam, malzemenin kendisiydi zaten. Bunun farkına varıp da sakinleşmeye çeyrek kala, yeniden kendi durumumu ve ihtiyacım olan şeyi önemsemeye başlıyor, böyle bir ‘noktalamaya’ bir türlü ikna olamıyordum. Bütün bir heyecanı, bekleyişi ve yolculuğu böyle bir an için yaşamış olamazdım.

Bugün hiç ikna olamayacağım şeylere, kendi kendimi ikna edebilmek için insan üstü ama anlamsız bir çaba harcıyordum.

Sonra ayrı şehirlerdeyken de devam etti bir süre bu durum. Mucize bekliyordum. Beklediğim mucize gerçekleşmediği her saniye öfkelenip, acımdan kıvranıyor, başa çıkamayacak evreye ulaşınca telefona sarılıyordum.

Ve bir kaç gün üst üste yemeden, içmeden, onun yazılarıyla, geçmişte kurduğumuz hayallerle bütün zihnimi tıka basa doldurduğum bir vaktin sonunda, zehirlenmiş biri gibi aniden kusuverdim hepsini.

Yazdım. Yazdıkça soluğum düzeldi ve tazelendi. Sakinleşirken ben, zihnim de berraklaşıyordu. Tam bu sırada bir yazı okudum. Güneşli bir sabahta durumumu daha iyi hiçbir yazı tarif edemezdi. Birden gülmeye ve hafiflemeye başladım. Bu bir kaç saatlik duygusal dönüşüm öyle beklenmedik bir durumdu ki bir an delirip delirmediğime emin olamadım. Beni günlerdir yiyip bitiren acının, içimden salınarak uçup gidişini hayretler içinde izledim.

Özlediğim bir şeye dönüşüyordum.

Son yıllarda çaresizce bekleyip durduğum tazelenmeyi yaşıyordum. Nefes almak çok güzeldi.

Gerçek, olduğu haliyle keyifli bir şeye dönüşüyordu; onu benimseyebiliyordum. Benim gerçeğimin o olduğunu kabul etmek şimdi hiç de zor gelmiyordu artık. Halbuki kendimi aylar sürecek bir aşk acısına hazırlamıştım ben.

Bir tesadüf gözüyle baktığım tanışmamız, aşık olmamız ve hayallerimizin peşine düşmemiz, aslında benim yıllardır içinden çıkabilmek için debelendiğim rutin suyumdan, hiçbir verimi olmayan zihinsel hapsimden çıkışım için bir fırsattı ve hiç de tesadüfi değildi. Bunu öyle çok istemiştim ki, ‘şeyler’in hepsi seferber olup bu şartları ayağıma kadar getirmişti.

Bu rahatlamayı şaşkınlık içinde izledim. Tek başımaydım. İçimden sürekli gülmek geliyordu. Deliriyorduysam bile, çok keyifliydi. Bu olayla birlikte çok dinamik bir sürece girdim. Bütün mutluluğumu ve yaşama heyecanımı bir başkasının varlığına bağlama ısrarım giderek anlamsızlaştı. Olduğum şeyden, dönüştüğüm şeyden ve bana getirdiği bağımsızlıktan büyük bir haz duydum.

Artık kendimle kavgam hiç değilse bir süreliğine bitmişti. Uzun bir yol yürümüş, şimdi arkama yaslanıp dinleniyor ve yolda başıma gelenleri birer birer düşünüyordum.

Bu kesinlikle bir aşk hikayesi değildi.

Bu bir keşif öyküsüydü.

Öykünün ikinci kişisinin bu dönüşümdeki etkisi ve payını hiç küçümsemiyorum, ancak bunlar onunla değil, benimle ilgiliydi. Çünkü buna ihtiyacı olan bendim. Kendisine yeniden yetebiliyor olmayı isteyen, barışmaya ihtiyacı olan bendim. O, kendi hesabını ayrıca yapabilirdi artık. Bizim hikayemizde, taşlar kendiliğinden döşemişti yolu.

Huxley’e döndüm sonra. “Yanılıyorsun” dedim. “Hayalleri elinden alınan kadın tehlikeli bir kadın değildir artık. Çünkü kadınların gücü hayallerinden gelir. Hayalleri olmayan kadınlar acı çeker ve bu acının içinde eriyip giderler. Onlardan bir tehlike beklenemez artık.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s