Markar Esayan / 10.03.2013 – Taraf

Bir mucize oldu ve Markar Esayan’ın yazısı saksıya dönüşüp kafama iniverdi bugün.

Güneşte çok uzun oturdum gerçi, belki de bahar yüzünden.

Her ne olduysa, aşağıdaki yazı yüzünden oldu ve ben derin bir nefes alıp okyanusa geri döndüm.

“Seçmediğin sürece her şey mümkün olarak kalır.

Birkaç sene evvel seyrettiğim Mr. Nobody (Bay Hiçkimse) filminden aklımda kalan bir cümle bu.

Karar vermek, vermemek, verdiğin karardan memnun olmak, kuşku duymamak, hatalı karar verdiğini düşünmek. Aynı seçimin önce kötü, sonra iyi, sonra tekrar kötü olduğunu düşünmek. Seçim yapmadan bu seçimin sonuçlarını onlarca değişik alternatifler hâlinde fantezinde canlandırmak. Farklı birçok hayatın içine girer çıkar gibi yapmak. Girer çıkar gibi yaparken, bir parçanın orada kaldığını hissetmek. Onların tercihlerini not etmek. Kendimizle kıyaslamak.

Kıskançlık öyle kenara atılacak basit bir duygu değil. Daha “iyinin” mümkün olduğunu hissetmek ve bu iyinin başkaları, hatta çok yakın başkaları tarafından yaşandığından kuşkulanmak. Başkalarının başına gelen kötü olaylarda bir yanda gerçekten üzülürken, diğer yanda, “iyi ki bu kötü olay benim başıma gelmedi”nin çok ötesinde, “kötücül” bir haz da duymak. Doğru olmadığını bildiğin hâlde “pastada payım arttı” hissine kapılmak. Bunu kendinden bile saklamak, utanmak, gizlice.

Seçmediğin sürece her şey mümkün olarak kalır.

Geçmişteki kararlarını düşünmek. Öyle karar vermenin sonuçlarını yaşar ve bilirken, “öyle değil de böyle karar vermiş olsaydım, hayatım nasıl şekillenirdi” diye düşünmek. Mühendislik değil de, heykel okusaydınız mesela, ikinci çocuğu yapmakta acele etmeseydiniz veya keşke çocuk yapsaydınız. Aklınıza gelen o harika fikri evinizi satarak gerçekleştirseydiniz. Gerçekten dünya çapında bir girişimci olur muydunuz, yoksa bugün kirada oturmuyor olmanızı, o gün kendinizi zapt etmenize mi borçlusunuz? Hiç bilemeyeceksiniz.

Seçmediğin sürece her şey mümkün olarak kalır.

Başkaları tüm bu karmaşık şeyler hakkında neler düşünüyor, neler hissediyorlar, nasıl başa çıkıyorlar, ne kadar da merak ediyorsunuz? Neden onca film seyredip, o kadar roman okuyorsunuz ki zaten! Herkesin dedikodulara, başka hayatların pornografisine bu kadar meraklı olması neden zannediyorsunuz?

Şu karar verme ânınızda, sizin yerinizde sizden çok daha zeki olduğunu düşündüğünüz arkadaşınız Bay X veya Bayan Y nasıl davranırdı acaba? Kimse de tam olarak böyle şeyleri birbirine sor-a-mıyor değil mi? En samimi ânımızda bile, o kadar da çıplak değiliz. Söylenmemiş bir cümle hep var, belki de gerekli. Âdem ve Havva’nın çıplaklığını gizlemek istemesinin bilinci, yani karar vermenin tüm sorumluluğunu yüklenmek. Bilincimize bir yaprak örtmek sonra.

O cümleyi, ağzınıza kadar gelen o cümleyi, o çok geçmişte kalan, şimdi size çağlar öncesinde kalmış gibi gelen o günde söylemiş olsaydınız hayatınız acaba nasıl değişecekti? Değişecek miydi gerçekten? Değişmese de, içinizde bir anıt gibi gittikçe yükselecek ve senin ile sen arasında bir Berlin Duvarı’na dönüşecek o ayrılık yine de yaşanacak mıydı? Yoksa siz zaten kırılacaktınız da, kırıldığınız âna denk gelen hatırayı mı anıtlaştırdınız? Neden mi bu kadar önemsiyorsunuz o ânı? Siz öyle tanımladığınız için o bir taş kadar katı ve gerçek. Midenizde bazen hissettiğiniz o taş var ya, işte o taş o.

Seçmediğin sürece her şey mümkün olarak kalır.

Her şey neden mi bu kadar karmaşık? Belki de karışık değildir. Belki bu basitliktir bizi ürküten. Aslında taş yoktur. İnsanın kendisini bulması için kendisine doğru bir yaşam boyu yürümesi gerekir, belki. Kendisine bir ömür sonrasına randevu vermek gibi. Hayatın sonunda demeyelim, ama yeteri kadar yaşam ve tecrübe tükettiğimiz o günlere ulaştığımızda, o zaman bir his bekliyor olacak mı bizi? Bir memnuniyet veya bir rahatsızlık hissi? Tüm o yıllar kaydedilmiş ve jüriniz ise vicdanınız. Vicdan, kendinize dair bir vakanüvistir ve hiç beklemediğiniz anda önünüze tüm gerçekliği ile bir mahkeme koyar. O güne kadar bastırmış veya ertelemiş olmanızı dinlemez. Çünkü o vicdan, size ait değildir aslında. O sizin içinize yerleştirilmiş bir karakutudur.

Seçmediğin sürece her şey mümkün olarak kalır.

Ama mümkün kalan hiç yaşanmamış olandır da. Beden yaşlanır ama ruh olgunlaşır. Bugün yaşadığınız, dün yaşamış olduklarınızın bir devamıdır. Yaşam size bilgelik getirmiyorsa, sizden yaşamı götürüyor demektir.

Ve bilgelik yaşamaktır. Mümkün olan tüm hayatlar içinde, yaşamış olduğunuz hayat elinizdeki tek gerçektir.

Çıkarın atın o taşı midenizden!”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s