Etler, biberler ve yamak

Bir şeyler yemeliydik artık. Ayaklandık birden. İki sigara sarıp mutfağa yürüdük. O önden gitti, ben de peşinden, ayaklarımı sürüyerek.

Artık hiç göz temasımız kalmamıştı.

Domateslerin kabuklarını soyayım mı diye sordum.

Etleri paketten çıkarırken, kısaca “yok, ben hallederim” dedi sesi Heybeli’den geliyormuş gibi.

Biberleri yıkayabilirim dedim. “I-ıh” dedi.

Ben, biftek yapacağım zaman, bir gece önce yoğurt ve soğan suyuna yatırıp, hava almayan cam veya toprak bir kabın içinde buzdolabında marine ederim, yumuşacık olur dedim.

“Hımm” dedi. Artık sesi Yalova’dan geliyordu.

O sırada, bir kaç karınca, deliğinden çıkıp biberlere doğru yürümeye başladı. Tadına bakmak istedim kırmızı olanın. Acıysa, karıncaların yönünü değiştirecektim. Yanmalarını istemedim.

Korkunç acıydı biberler. Dudaklarımı hissedemez oldum. Su içtim, kesmedi.

“Hımm, demek acı” dedi.

Piştikten sonra bu kadar keskin kalmazlar dedim.

“Hımm” dedi. Demediyse de öyle duyduğumu var sayıyorum artık.

Yemek pişerken, masaya bir iki parça şey taşıdık.

Olağanüstü güzel bir masaydı. Masif. Sildim önce. O da  gelip iki gazete kağıdı açtı. Soslu bifteklerin durduğu tabakla gazete kağıtları arasında bir uyumsuzluk vardı. Onun mıntıkasında, onun adetleri geçerliydi. Kalkıp perdeden masa örtüsü kesecek değildim.

Yerken bir tek şunu söyledi sanırım. “İlk defa iki çeşit şeyi aynı anda yiyorum. Makarna ve biftekler. Bu porsiyonu normalde bitiremem.”

Bitirdi. Güzel olmuştu yemekler. Konuşmadan sigara sardık. Saat 6-7 gibiydi. Geceye çok vardı ama bir şeylere çok yakındık.

Yemek de afiyetle bittiğine göre, acı biberin tadını bozmadan acı bir başlangıç yapmaya hazırdık.

Ellerimi geri çektim. Olabildiğince uzaklaştık. Karşı kıyının ışıkları giderek azaldı. İçimdeki aydınlığı da söndürerek karardı adanın her yeri.

Çıplak bir ampul ne kadar ruh katarsa bize, o kadardı hissiyat.

Yazdık önce. Sonra konuştuk biraz. Şimdi tam o evin adamıydı işte. Ev tepeme yıkılsın diye bekledim. Olmadı.

Ertesi sabah bizi karşıya götüren vapur keşke batsa şimdi dedim. O hiç olmadı.

Yolda yürürken, bugün keşke bir yerde bir şey patlasa da parçası da bana gelse dedim. Şehir son derece huzurlu ve sakindi. Kimsenin eylem yapası gelmemişti anlaşılan. Zaten başbakan da İmralı’yla iyi gidiyordu. Tam da gününde yani!

O olmadı, bu olmadı, vay nasıl da böyle oldu yahu şaşkınlığıyla eve geldim.

Aynı şaşkınlıkla bir uçağa atlayıp kendi evime geldim. Şimdi evim tam kendi evim oldu. Ali uyuyor. Müzik devam ediyor. Mutfak toplu.

Buzdolabında marine edilen biftekler, yarın pişirilmek üzere. Balkon kapısı açık, hava ılık, sigara yasağı yok. Acı biber bu eve girmezdi zaten.

Aşçı da benim, yamak da benim. Burası benim çöplüğüm ve önümde bir sürü çiçeklenmiş ağaç, dibinde uyuklayan kedi ve köpekler.

Kent, kaybedenler kulübünü andırsa da ne çıkar bundan bu gece?

Yarın sabah deniz yine göl gibi olacak, tekneler baygın baygın suda. Güneş ensemizi yakacak ve bahar gelmiş olacak. Balkonlardan bahçelere taştığımız vakit kimsede acı kalmayacak.

Bütün aşk hikayeleri kışı bekleyecek.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s