Profesyonel Olağanlaştırmalar

Hiçbir şeye şaşırmayan arkadaşlarım, tanıdıklarım var. Öyle uzun boylu heyecanlanmıyorlar mesela. Yada içlenmiyorlar dokunaklı olan şeylere. 

Bir ‘cool’ olma sendromu. Ağırbaşlılık ve soğukkanlılıkla karıştırılan bir donukluk illeti sanırım. 

Öyle bir filme giriyoruz ki bazı akşamlar, çıktığımızda insanların nutku tutuluyor; hava soğuk, bir yerlere girip sıcak bir şeyler içmek gerekir o an, ancak hala filmde olanlarımızın gık’ı çıkmıyor. Fark etmiyor çünkü, öylece yürüyoruz ve senaryonun ağırlığının üzerimizden dağılıp uçmasını bekliyoruz büyülenmiş bir halde. ‘Cool’ arkadaşlarımız, hiç heyecanlanmadıkları, burulmadıkları ve etkilenmedikleri için daha yönetmenin ismi çıktığında perdede, “E, n’apalım şimdi, nereye gitsek, bilmem kimlerle buluşalım madem”e kayıveriyor aniden. 

Newroz akşamı da böyle bir hal vardı etrafta. Ülkede olağanüstü ama olması da sürekli beklenen bir şeyler olup bitti koca gün, heyecanımdan depar atasım, yolda karşılaştığım arkadaşlarımın boynuna sarılasım geliyordu, çok mutluydum. Onlar ‘ölçülü’lükten gebermişlerdi o sırada. 

“Tamam Deniz, sakin, adamlar alt tarafı barışıyorlar, zaten olması gereken bu değil miydi?” diyorlardı bana mat gözleriyle. 

Takip eden günlerde çok korkunç cinayet haberleri okudum. (Böyle mazoşist bir yanım var, üçüncü sayfa haberi okuduğumda, bir anda bütün acıları ben çekiyormuşum gibi ağırlaşıp kalıyorum, dolayısıyla artık okumuyorum.) Hiç kimse şaşırmıyordu. “Biz hasta bir toplumuz zaten, hep hasta ruhluyduk” cümlesi yetiyordu her şeyi olağanlaştırmaya, şaşırmamaya. Kimse şaşırmıyordu, perişan olmuyordu. 

İşte böyle, profesyonelce taşlaşan, ‘cool’ kalan ve olup biten en uç vakaları bile olağanlaştıran arkadaşlarım sağolsun, kalbim yere gelmez artık benim. Üzülmem artık, heyecandan koşarken öyle de bir ölçülü olurum ki, taşa takılıp düşmem, sendelesem de hemen toparlarım. 

İyi ki varsınız. Ruhuma ilaç gibisiniz (!)

Reklamlar

Cinnetten Doğan Cinayet

Bu topraklar için son derece sıradan, günlük bir üçüncü sayfa haberi belki.

25 Mart 2013, bugün yani, az önce hatta, bir kadın 11 yaşındaki oğlunu baltayla öldürüyor. Nabokov’un tarifine uyan bir Gogol olsaydım, ölen çocuğa yeni bir ruh verip annenin hayatına geri katar ve bu masum hayaletin, annesine hesap sormasını sağlardım. Sonra belki karşılıklı birbirlerini bağışlarlar veya hayatta kalanlar acıdan ölürlerdi benim yorumumla. Bunu kurgularken, okuyanı Gogol kadar yormazdım da üstelik.

Fakat, başka bir soru var kafamda. Ben saraylı mıydım da bunca zamandır ve çok mu uzaktım sıradan insan yaşamına da bir türlü anlam/anlayış geliştiremiyorum cinayetlere karşı? Toplumun neresini, hangi koşullarını, hangi gerçekleri yeterince anlayamadım da sadece öfke duyuyorum, ama başka hiçbir şey değil?

İnsanın, hanesinin dışından birini öldürme kolaylığını da geçiyorum hemen hızlıca, ya kendi çocuğu? Neler görüp geçirmek gerekiyor tam olarak, eline bir balta alıp çocuğuna indirmeye ikna olabilmek için?

Ya da, öyle anlarda aslında olan, annenin zihninde çocuğun varlığının evlat değil de herhangi bir yük gibi görünmeye başlaması mı?

Bir yükün taşımaya değer oluşu, onu taşırken çektiğin yorgunlukla orantılıdır bir çok zaman. İnsan, sırf yükünden ötürü başka bir şey yapamaz, hatta nefes alamaz hale geldiğinde, belki de yükünden daha kolay vazgeçecektir artık. Ama bütün bunlar sadece “yük”le ilgili. Çocuklarla değil!

O ‘boş verme’ anına nasıl geçiliyor?

Tüm uyarılara rağmen, kuvvetli lodosta kömür sobası yakabilmek de böyle bir boş vermeye ikna olmak aslında, öyle değil mi? Birinde cinnet geçirirken ikna oluyor insan öldürmeye, diğerinde daha sakince bir hastalıklı ikna oluş var. Bütün hıncını almak üzere girişimde bulunup, ‘belki bir şey olmaz’ ihtimaline dayanabilme ahmaklığı.

Çünkü ‘istenmeyen şeyin olacağı kesinse’  hiçbir cinnetin veya ihmalin insanın kendi çocuğunu öldürmeye meylettirecek kadar ikna edici olamayacağına inanmak istiyorum. Bu iyimserlik, beni daha çok öfkelendirse de bu türden bir üçüncü sayfa haberi ile zihnen başa çıkmanın başka yolunu bulamıyorum.

 

Gömlek, Kazak / İskele, Sancak

Biraz önce tam olarak aynı şeyi yapmış olduğumu fark ettim.

19 Şubat akşamı üzerimde aynı gömlek ve kazak vardı. Tıpkı biraz önce yapmış olduğum gibi, aklımda sen, sol elimle kazağımın kolunun iç kısmına kaçan gömleğimin kolunu bir yandan dışarı çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da saatimin bordo renkli kayışına takılıp duran kol düğmesiyle mücadele ediyordum.

Yağmurun başladığının farkında değildim. Seni beklediğim masaya yumuşak bir ışık vuruyordu ve içeride dolanıp duran, merdiven inip çıkan insanların tatlı mırıltıları eşliğinde henüz yeni aldığım kitabımı okuyordum. Heyecanımı dindirmem nasılsa mümkün değildi, fakat yeni bir kitaba başlamanın heyecanı ve merakıyla bir diğerinin üstesinden gelebilirdim belki.

Pencerenin hemen kenarındaydım ancak camlara yapıştırılmış yarı geçirgen dev kağıtlar, o çok sevdiğim iskelelerin, meydanın ve büfelerin manzarasına engel oluyordu.

Kahvem de bitmişti artık. Peçetede kıpkırmızı bir ruj lekesi bırakmıştım her zamanki gibi. Sağ taraftaki lambalardan birinin ışığı kaşığın içine birikmiş, gözümü alıyordu, bu yüzden kupanın içine koymuştum tekrar.

Biraz önce gömleğimin kolunu yine çektim kazağımın altından. Ekoseli bu gömleğin bazı karelerindeki belirsiz, soluk mavi ile aynı renkte saatimin yanındaki bileklik. O zaman da fark etmiş ve böyle abes ve zor bulunur bir renk nasıl denk gelip de uymuş diye geçirmiştim içimden.

Bu defa bir an’ı capcanlı zihnime getiren ne müzik ne de koku oldu.

Aksine, şu gömlek ve kazak.

İyi bir gündü 19 Şubat.

İyi sayılacak karşılaşmalardan biriydi bizimkisi…

Newroz ve Ekinoks ve ‘İlk’ Baharımız

Bugün, elleriyle binlerce cinayeti azmettiren kararlara imza atanların, elleriyle tutuklayan, döven ve işkence edenlerin, elleriyle her yükseltiye bayrak dikip toplu mezar kazanların, elleriyle klavyelerine vurup kanlı ve saldırgan köşe yazıları döşeyenlerin, elleriyle bir halkı itekleyip ötekileştirenlerin nihayet ellerini yıkama günüydü.

Çünkü barış ve demokratik bir sivil anayasa için tertemiz ellere, kanlı yükünü akıtıp eşitlikçi, herkesin hakkını iade etmeye samimiyetle inanan ellere ihtiyaç var artık.

Derin yaraların izi geçmez, biliriz; ancak temiz bir elin iyi niyetle dokunduğu yaralar hiç değilse artık irin tutmaz ve iyileşmeye başlar.

Bugün, yüzyıldan sonra bu topraklarda ateşle yıkandı bir çok insan. Umutları, geleceğe ve hayata olan bağlılıkları, çocuklarını barış içinde ve herkes kadar eşit büyütebileceklerine dair inançları daha önce görülmediği kadar yoğundu.

Bütün Newroz’lar hepimizin bayramı olabilir pekala. Olmalı da.

Doğa ve gezegenle eş zamanlı bir ekinoks, hepimizi eşitlesin umuduyla…

Newroz Piroz Be!

Halepçe

halepce-katliami_62894_m
Ben bunu söylemekten bıkmayacağım. Dünyanın Halepçe ve benzeri katliamlara (soykırımlara) sessiz kalmasının/izin verebilmesinin altında çok iğrenç bir egoizm yatıyor. İzleyici kalan herkesin tek şansı o coğrafyada doğmamış olmak, başka bir şey değil. Ya orada doğmuş olsaydınız? Türk değil de Kürt olarak? Ne olacaktı?
Ben söyleyeyim ne olacaktı. O şartlara göre büyüyüp, o şartlara göre zihinsel bir evrim geçirecek ve bu katliamın hesabını sormak isteyecektiniz.
İşte bugün soruyor Kürtler. Bu ve birçok katliamın hem hesabını sorup hem de haklarını arıyorlar. Duyarsız kalmanın sebebi sadece orada doğmamış olmaksa çok yazık…
O halde fotoğraflardan gidelim…
Sadece orada doğduğu için doğduktan kısa süre sonra ölen çocuklara bakalım…
022 954DSC_0180h1h5h6Halepcehalepce_katliami11
images

01:00… 04:00…

Çok severdim eskiden geceleri ayaklanıp sabahın ilk ışıklarıyla bir şeyler atıştırdıktan sonra uykusuz gözlerle güne başlamayı.

“Sabahlamak…”

Yıllarca belli bir düzende uyuyup uyandım. Güneş saatiyle yaşadığım uzun bir dönem bile oldu. Fakat bu gece çok güzel müziklerle başladı. Yalnızca trenlerde karşılaştığım biri, yolculuklarımızdan birinde rastlaştığımızda şöyle demişti, “koku ve müzik kadar etkili değildir hiçbir şey, eğer eskiye dair unuttuğumuzu sandığımız anıları hızla çekip çıkarmak ve o ana geri dönmüş gibi yaşamaksa mesele.”

Film müziklerinden başladım bu sebeple. Çocukluğumda beni etkisi altında bırakan filmlerin en büyüleyici müziklerini seçtim. Uzun sürdü hazırlığım. Sonra, okul yıllarıma damgasını vurmuş bir kaç parçaya atladığımda, gözlerimi kapattım. Kokuyu da beraberinde getirdi bir çok ses.

Süratli bir yolculuk oldu geceden sabaha kadar. Güldüm, yazdım, ağladım, yine yazdım ve sonunda yorgun düştüm. Uzandığım yerde bir anım geldi aklıma.

Çok nadir kutlardım doğum günlerimi. Unuturdum, hep birkaç gün sonra aklıma gelirdi, iş işten geçmiş olurdu. Fakat bir sene, doğum günümü unutmamak için elimden geleni yaptım, evimin her yerine hatırlatma kağıtları asmıştım. Buzdolabıma mavi renkli bir marker ile iri harflerle doğum günümü unutmayacağımı yazmıştım! Üniversiteden bir kaç yakın arkadaşımla haberleşip, o güne plan yapmıştık. Hediye istemiyordum. Birlikte içip, sokaklarda dolaşmaktan başka bir şey beklemiyordum iyi bir doğum gününden.

Eylül’ün ‘o’ günü geldiğinde, giysilerimi ütüledim; biraz kostümvari bir şeyler giymeye karar vermiştim. Büyük bir şapka, uzun, balon etekli bir elbise ve kırmızı kadife babetler… O zamanlar makyaj yapmazdım.

Sokaklardan birine daldık. Sohbet etmek gelmiyordu içimizden, o yüzden en gürültülü mekanlardan birine girdik. Müzik çok güzeldi, dans etmiyorduk ama mekanın tam ortasında bir masanın etrafında, bildiğimiz şarkıları bağıra çağıra söylerken çok eğleniyorduk. O sırada bir koku belirdi genzimde. Işık hızıyla kopardı beni bulunduğum yerden. Gözümün önüne o tat ve kokuyla gelen görüntülerden, anılardan kurtulamıyordum. İçkiliydim de artık. Yıllar öncesinde bir akşam üzerine mıhlanıp kalmıştım.

Bir Kerem Görsev akşamıydı. Kampüsteki konser salonunda, locadaydım. Kerem Görsev rüya gibi çalıyordu, ama daha iyi bir rüya vardı o sırada. Aylardır peşinden koştuğum, aşık olduğum ama bir türlü konuşma fırsatını bulamadığım adam, tam yanımda, locada oturuyordu. Kollarımız birbirine değiyordu. Locanın ve salonun kendine has bir kokusu vardı. İşte doğum günümde burnumda ve genzimde hissettiğim tam o kokuydu. Yanımdaki adamın ‘o’ olduğunu fark ettikten sonra artık konseri dinleyemez olmuştum. Bir şeyler söylemem gerekiyordu. Bizden başka kimse yoktu yanımızda. En fazla bana kızıp başka bir yere geçebilirdi ve konserin devamını onsuz dinlerdim.

Mucizevi bir şekilde, parça arasında dönüp bana bakıp nasıl olduğumu sormuştu. Güya konuşmaya hazırlanan ben, donup kalmıştım. İyi olduğumu söylemek istiyordum fakat sesim çıkmıyordu, dudaklarımı kıpırdatamıyordum. O sırada Kerem Görsev bir sonraki parçaya girmişti grubuyla. Adam her iki elimi birden tutup dudaklarına götürüp öptü bir anda. Galiba Kerem Görsev farkında olmadan çok güzel bir başlangıca eşlik ediyordu ve bunu hiç bilmeyecekti. Müzik o kadar güzeldi ki, o çaldıkça biz birbirimizi öpmeden duramaz hale geliyorduk.

Salondan çıktıktan sonra aylarca süren bir birlikteliğimiz oldu ve bir gün, bir yaz, pis bir Temmuz ayında aşık olduğum, birlikte çok mutlu olduğum adamın birkaç saat içerisinde, geçirdiği bir kazadan ötürü öldüğü haberini aldım. O an yine aynı koku ve tat vardı genzimde. En güzel günleri hızla aklıma getiren, bugün hala sevip sevmediğime karar veremediğim o koku.

Doğum günü gecemin devamını getiremedim aklıma üşüşen iyi kötü bir çok anının üstüne. Arkadaşlarımı bırakıp sokaklarda yürüdüm biraz. Anılarımı tetikleyen o koku geçene kadar uzun bir yol yürüdüm. Eve varmıştım artık. Çok geç bir saatti. Yine de klarnetimi açtım ve onun çalmayı en sevdiği parçalardan biri olan Lutowslawski Dans Prelüdleri’nin 2 bölümünü çaldım. Günün ilk ışıklarına dek ağladım o Eylül gecesi.

Tek bir kokuydu işte. Belirdiği anda zihnimde, gerilerde kalan ne varsa tetiklemişti birdenbire.

“Koku ve müzik kadar etkili değildir hiçbir şey, eğer eskiye dair unuttuğumuzu sandığımız anıları hızla çekip çıkarmak ve o ana geri dönmüş gibi yaşamaksa mesele.”

Żylica ve Asi…

Bir sabah seninle çıkıp yürümüştük uzun uzun.

Kar çok tazeydi. Nereye gitmek istediğimi sormuştun. Rzeka Żylica demiştim.

Nehre indiğimizde köprünün bir başına sen, diğer başına ben, oturup sigara sarmış, bira içmiştik.

Aramızda otuz adım vardı ve suyun gürültüsü yüzünden biz de yüksek sesle konuşup gülüyorduk. Nehrin içindeki kayaların suyun üzerinde kalan yüksek kısımlarında topak topak kar vardı.

Çelik köprünün zemininde çakmağı birbirimize hızla kaydırıyorduk her sigara yakacağımız zaman. Bir ara becerememiştim ben. Çakmak sağa sola çarpıp yavaşlayınca ikimizden birinin kalkıp alması gerekmişti.

Aynı anda kalkıp ortada buluşmuş ve yan yana oturup ayaklarımızı sallandırmıştık köprüden.

Ne söylediğini hatırladın mı?

“İşte ben Żylica gibiyim sevgilim. Yönüm hep belli, nereye gideceğimi çok iyi biliyorum, hiç şaşırmıyorum yolumu. Baharda hızlanıp, kışın yavaşlıyorum ama hiç durmuyorum.”

“Sen ise,” demiştin, “ülkende bir nehir var; kafasına göre akıyormuş hani, bazen ileri, bazen geri. Sen öylesin işte. Bu sebepten seviyorum seni, ve aynı sebepten korkuyorum senden.”

Birer sigara daha yakıp, kalkıp yürümüştük sonra. Yol boyunca öpüşmüştük, ayağımıza takılan taşlardan sendeleyerek arada.

Bugünlerde çıkmıyor aklımdan o sabah, o nehir ve çelik köprü. Daha yeni oturuyor içime o gün söylediklerin ve benim nasıl da sadece gülüp geçişim…