Tül ve Kar (5. Kısım)

Dik bir yokuşun başındayız artık. Beyaz bir süt denizinin içinde yüzüyorum. Yoğun karda yürümeye hızla alışmış olduğumu fark ediyorum. Bu yokuş, evler, bahçeler ve yamaçtaki son evin arkasında yükselen orman bana çok tanıdık görünüyor. Bodrum’daki evimizin civarına kar yağsa, bu görüntünün aynısına sahip olacağını düşünüp heyecanlanıyorum.

“Bir şeyler fazlasıyla tanıdık ve bu beni çok heyecanlandırıyor, şu yamaçtaki evi ailemin evi var sayarsam, bu yollar, bahçeler ve orman sanki hep bildiğim bir kareden düşmüş buraya” diyorum.

Gülmeye başlıyor Pawel.

“Ormanın başlangıcında gördüğün o ev ben ve ailemin yaşadığı ev Deniz, hislerin seni doğru yere yönlendiriyor.” diyor. Bu benzerlikler bana yeni bir cesaret veriyor. İçimden, o koca pencelerden annesi ve babasının bizi çoktan fark etmiş olduğunu, oğullarının elini sıkı sıkı tutan bu kızın merakla kim olduğunu sormaya ve aralarında konuşmaya başlamış olabileceklerini geçirip heyecanlanıyorum. Kafamı kaldırıp daha dikkatli bakıyorum. Az sonra her ikisiyle de tanışacağım.

Bizi nefes nefese bırakan buzlu yokuşu nihayet geride bırakıyoruz. Evin arkasından dolaşıp üzerinde yaldızlı çanların ve at nallarının asılı olduğu süslü ahşap bir kapıda duruyoruz. Biz çalmadan açılıyor kapı. İncecik bir adam, ikimize de gülümseyerek bakıyor. Pawel elimi daha sıkı tutuyor artık. O da gülümsüyor babasına.

“Dağda kaybolup bütün köyü birbirine katan kız, işte bu kız” diyor. “Sevgilim.”

İçerden nefis kokular geliyor. Kek, çay, erimiş peynir. Babamla ikinci kez tanışıyor hissine kapılıyorum Andrzej’le konuşurken. Benimle daha iyi anlaşabilmek için, tek bir cümlede beş ayrı dilden kelime kullanıyor sürekli. En popüler olanlarını birleştirip kendisini mutlaka anlayacağımı  düşünüyor. Halbuki sıraladığı Fransızca, Almanca ve Rusça kelimelere Lehçe’den çok daha yabancıyım ama o henüz bunu fark etmiyor. Pawel kimseyi uyarmadığı gibi, araya girip tercüme de etmiyor. Bu şekilde, büyük bir doğallıkla, saatlerce sürecek sohbetimiz başlıyor. Pani Malgorzata – ki takip eden yıllarda ona sadece Gosia diyeceğim – heyecanla beni süzüyor. Gözlerinin mavisi gülüyor adeta. Eşi kadar konuşkan değil, Lehçe dışında dil bilmiyor, fakat gözleri benimle sürekli konuşuyormuş hissi veriyor. Aramızda sessiz bir diyalog başlıyor.

Beyaz bir kuzinenin başında, sanki yıllardır birbirini görmemiş aile bireyleri gibi, hararetle konuşuyoruz. Fonda bilmediğim bir kadınla Fransızca düet yapıyor Charles. Kuzinenin üzerinde rengarenk emaye tencerelerde akşam yemeğimiz pişiyor. Günü, ben varım diye mi özel kıldılar, veya aile tarihlerinde zaten özel bir gün mü pek anlayamıyorum. Herkes özenli, sade ama çok şık ve bir hazırlık içinde. Annesiyle başbaşa kalıyorum. Kelimeler imdada yetişemediğinde, ister istemez fiziksel bir temas kurar yakınlaşan insanlar. Sohbetimiz tıkandığında, elini omzuma koyup gülümsüyor. Annemi çok özlediğimi ilk defa o an hissediyorum. Kalbim sızlıyor.

“Sizi görünce, annemi ne kadar özlediğimi düşündüm, aylar oldu görmeyeli.” diyorum. Birden sarılıyor sıkıca.

Annemle ilgili soru yağmuru da işte bu vesileyle başlıyor! İşi, gücü, evi, ablam, babam ve bütün hayatımızı dilim döndüğünce anlatıyorum. Benzerlikler onu da heyecanlandırmış olacak ki, zaman zaman içerde sohbet eden eşi ve oğluna sesleniyor, “Hey, Denizka’nın da annesi şöyleymiş, onlar da böyle yapıyorlarmış!”

Denizka olarak kalıyor ismim. Çünkü Lehçe’de kadın isimleri “a” harfi ile bitmek zorunda. Maria, Ewa, Hanna, Anna, Maja, Agnieszka, Kasia… Ancak bu şekilde sondan eklemeli takılar kullanılabiliyor. Denizka biraz Denizcik ifadesi taşısa da,  Gosia’nın amacı daha çok sona eklenen takıları ismime adapte edebilmek. Hoşuma gidiyor bu durum. Pawel birkaç gün garipsiyor, ancak hepimiz alışıyoruz sonra.

Mutfak masasının üzerinde, kubbe şeklindeki cam kapak altında duran kekler ve pastalar varken, hiçbirimiz pişen yemeklerin yüzüne bakmıyoruz. Her şey olağanüstü lezzetli geliyor bana. Belki evimden bu kadar uzaktayken sadece temel besinleri almaya özen göstermiş olmamdan kaynaklanan bir kek-börek özlemi de yiyeceklerin tadını farklı kılıyor biraz. Bir süre sonra anne ve baba uyumak üzere odalarına çekiliyorlar. Pawel ile mutfak masasında karşılıklı sessizlik içinde oturup birbirimize bakıyoruz yeniden. Birbirimize bakmadan duramıyoruz tanıştığımız andan beri. Kafamı ne zaman kaldırsam, yeni bir ifadeyi keşfediyorum yüzünde. Gözlerinin içindeki duruluk değişmiyor yalnız. Bana güven veren bir sadelik var bakışlarında, gülüşünde.

Kuzine sönmeye yüz tutarken, kalkıp yanıma oturuyor. “Seni bu evde görmek çok iyi hissettiriyor” diyor. Beni hızla benimsediklerini hissediyorum. Ertesi gün trene binip okuluma dönmek yerine kalmaya devam etsem kimsenin bir şikayeti olmayacak neredeyse.

“Bu evde, evin çevresinde ve herkeste bana çok tuhaf gelen bir hüzün var.” diyorum. “Burada yaşamak korkunç zor olmalı. Her gün kürediğin kar öbeklerinin dalga geçer gibi ertesi sabah bir kez daha kapına yığılması, arabanı çalıştırmak için her sabah harcanan bu efor, yamaçtaki bu yalnızlık ve sessizlik… Buna rağmen ailenin buraya duyduğu bağlılık, doğanın ve yaşamın getirdiği bu şartlara karşı geliştirdikleri kabulleniş, beni çok etkiliyor.”

“Evet, yalnızız çok, beziyoruz belki zaman zaman, fakat biz bunun içine doğduk ve hep böyle yaşadık.” diyor Pawel. Başını eğip, önündeki çay bardağıyla oynamaya başlıyor. Biraz mahcup görünüyor artık. “Hiç bir yer bilmiyoruz, hiç gitmedik, içimizden gelmedi ve bu dağların arasında senin belki de hiçbir zaman tahammül edemeyeceğin basitlikte bir hayat yaşıyoruz. Her günümüz aynı başlıyor, nefes alabilmek için yaşıyoruz, bunun üzerine ekleyebileceğimiz hiçbir şey yok; şartlar kuzey yarım kürenin güneyindeki gibi çeşitliliğe elverişli değil.” diyor.

Var olan durumu abartma eğilimi olmaması ve mahcubiyetine rağmen yaşadığı gerçeği olduğu gibi sözcüklere dökmesi beni büyülüyor. Geldiğim yerde son derece sıradan ve sıkıcı hayatlar yaşayan insanların içlerinde duydukları boşluğu her gün önemli bir görevi yerine getirir gibi abartarak çevrelerine sunmalarına öyle alışmışım ki, Polonya’nın güneyindeki bu dağ evinde insanların sıradan ve ortalama standartların altında seyreden yaşamlarından abartısız bahsetmelerine şaşırıyorum. Bu kısa konuşmamızdan sonra, evi, evin verdiği yalnızlık ve hüzün hissini sevmeye başlıyorum. Gösterişsizlik beni giderek cezbediyor. Bir an kendimi o evin sahibi olarak hayal ediyorum. Metrelerce karın içine gömülmüş bir yaşamın nasıl olabileceğini, her gün eksi on beş – yirmi derecede işe gidip geldiğimi, döndüğümde buz tutmuş evimi ısıtabilmek için kuzineyi yaktığımı, kışlık odunu ormanda tek başıma hazırlamak zorunda kaldığımı, sular donduğunda, bahçeden ormana tırmanan borulara ulaşabilmek için metrelerce derinlikte kar kürediğimi… ve vazgeçiyorum bu fikirlerden. Hepsi öldürücü bir yalnızlık veriyor aniden. Pawel’nun elini tutuyorum.

“Yarın seni arkamda bırakıp dönüyorum. Başka bir şehirde senden uzaklaşan bir trene binmek daha kolay olabilirdi, ama seni bu dağların arasında, günlük yaşamınla yeniden yalnız bırakmak içimi sızlatıyor.” diyorum. İçimden ağlamak geliyor sürekli. Dudaklarımı ısırıp duruyorum. “Burada insanın canına okuyan bir şeyler var, seni bu durgunlukla baş başa bırakacak olmak, neden sana değil de asıl bana dokunuyor anlamıyorum.” Gidip, renkli bir okul hayatına devam edecek olan benim, ama sanki terk ediliyormuşum gibi daha şimdiden eziyet çekiyorum. Benimle gelemez misin? Birlikte kalamaz mıyız sen bu ülkeden ayrılana dek bir gün?”

Dudakları yeniden bir çift misina gibi inceliyor gülümserken. “Henüz değil sevgilim, hala tamamlamam gereken işler var ve inan o kadar kötü değil çıplak elle donmuş boruları bulup buzları çözmeye çalışmak. Bu benim hayatımın bir parçası.” diyor. “Sandığın kadar canım yanmıyor. Belki senin gidişinle yanmaya başlayacak ve yokluğunla başa çıkmak, bil ki karla başa çıkmaktan çok daha zor.”

Sarılıyoruz birbirimize. Kendi yaşamım, arada bir şikayet ettiğim her şeyim artık çok kolay ve başa çıkılabilir görünüyor bana. Asıl istediğimse, onun hayatına ortak olmak. Hayatta kalmak için neredeyse hiç mücadele etmeme gerek olmayan bir coğrafyadan kopup, onun dağlarında kalmak ve yaşamını kolaylaştırmak, onun gibi uğraşmak, özenmek, ayrıntılarla ilgilenmek ve bunları sadece bir sonraki gün yaşamayı sürdürebilmek için gerçekleştirmek istiyorum.

Sabaha kadar Bob Marley dinleyip birbirimizi izliyoruz. Son gece, buruk ve tuhaf bir heyecan içinde geçiyor. Onu göremeyeceğim bütün gelecek günler için, yüzünü, ellerini, saçlarını ezberlemeye çalışır gibi seyre dalıyorum. Uykusuz gözlerimiz günün ilk ışıklarına alışamadan, kalkıp giyiniyor ve şehre inebilmek için arabaya, lastik hizasına dikkat ederek yol açıyoruz yokuşun en altına kadar. Yorgunluk ve aşkla, elbette gözyaşı içinde ayrılıyorum ondan Kasia’nın evinin önünde. Alt kattaki galerinin neon ışıkları yanıp sönüyor ve ben bir türlü giremiyorum o eve. Pawel uzaklaşırken, bir sigara yakıyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s