Tül ve Kar (6. Kısım)

2 Ocak 2006

Boş bir vagon bulduğumuz için şanslıyız. Iskra, Adam ve ben dönüş yoluna suskunluk içinde, biraz hayıflanarak başlıyoruz. Üçümüz de belli ki pek doyamadığımız anılar biriktirmişiz bu kısa tatilde. Iskra koltuğuna yerleştiği andan beri derin bir uykuda. Adam, elindeki kitaba dalıyor eşyalarını yerleştirdikten sonra. Kompartımanımızın camını, dışardan gelen soğuğa aldırmadan yarıya indiriyoruz. İçi rengarenk ve ışıl ışıl mumlarla aydınlatılmış mezarlıkların önünden geçerken, bu çevre düzenlemesine gösterilen özene duyduğum hayranlıktan bahsediyorum Adam’a. Kitaptan kaldırıp kafasını, o da izlemeye başlıyor karda pırıl pırıl duran ışıklandırılmış mezarlıkları. Polonyalıların bu konuda ne kadar hassas olduklarından bahsediyor. Ülke tarihi yakın zamana kadar işgallerle, yıkımlarla dolu olan, hatta yüzyıllarca bir devlet olarak tanınmayan bu kasvetli ve şanssız ülkenin yakın geçmişini ve bugününü konuşmaya başlıyoruz. Bitmeyen bir yas havası çevrede. Güneye indiğimizden beri, insanlar üzerinde fark ettiğim genel karamsarlık ve melankoli eğilimini soruyorum.

“Sanki Ruslar dün çekilmişler gibi.” diyorum. “Kasia ve Pawel’nun evlerindeki kilerler dikkatimi çekti. İçinde, bir aileyi en az 6 ay idare edebilecek miktarda patates, soğan, reçel, turşu ve yağ var. Benim ülkemde, bir mahalle pazarında görebileceğim toplam patates miktarından çok daha fazla.”

“Eğer, sizin son beş yüz yıllık tarihiniz de işgal etme yerine işgal edilme üzerine olsaydı, siz de böyle yaşayacaktınız büyük ihtimalle, ama gördüğün erzak miktarını sadece böyle açıklamak saçma olur. Karlı bölgelerde sürekli alış verişe çıkamayabilirsin, araban bozulabilir, yolda kalabilirsin. Evde mahsur kaldığın an, seni haftalarca idare edebilecek kadar yiyeceği depolamış olman gerekiyor Deniz.”

“O halde sadece kışın değil, yazın da karınca disipliniyle yaşıyorlar buralarda. O kadar reçeli ve turşuyu hazırlamak için ciddi bir hazırlık var.”

“Elbette.” diyor Adam. Kitabına gömülüyor yeniden.

Artık tek tük evler kalıyor ışıltılı manzaradan geriye. Bir sigara yakıyorum. Son on günü yeniden düşünmeye başlıyorum. Artık okula dönmek gelmiyor içimden. Gördüğüm uçsuz bucaksız dağlar ve buzlu nehirlerden sonra, yeniden bir odaya kapanıp saatlerce klarnet çalmak fikri beni boğmaya başlıyor. Yalnızca aşık olmak için doğduğuma inanıyorum o an. Yolculuk yapmak, kavuşmak ve ayrılmak, bir süre özleyip, mesafeler dayanılmaz bir hal alınca yeniden yolculuğa çıkmak, öpüşmek, gecelerce sevişmek, saatlerce yürümek ve ne olursa olsun aşık kalmak.

Uykusuzluk bedenimi ağırlaştırmaya başladığında, yanımdaki iki koltuğun kol koyma yerlerini kaldırıp uzanıyorum. Adam pencereyi kapatıyor ve başını pencereye yaslayıp uykuya dalıyor.

Bir el, sert bir şekilde dizime iniyor. Gözlerimi açmakta zorlanıyorum önce. Adam, beni ve Iskra’yı telaşla uyandırmaya çalışıyor. “Kızlar, hemen kalkmanız gerekiyor! Hadi, uyanın!”

“Burası neden gaz kokuyor?” diye soruyorum.

Adam ikimizin de koluna yapışıp ayağa kaldırıyor. “Oturmayın, başınızı olabildiğince yerden yukarıda tutun. Deniz, camı aç hemen.”

Korku ve panik içinde cama asılıyorum. Buz gibi hava dolduruyor kompartımanı. “Neler oluyor?”

“Korkma, sadece hırsızlar” diyor Adam.

Polonyalı hırsızların trenlerde sıklıkla tercih ettikleri soygun tekniğinin ne olduğunu böylece öğrenmiş oluyoruz. Birkaç çakmağın gazını kompartıman kapısının altından veya üstünden uyuyan insanların üzerine sızdırıp, derin bir uykuya geçmelerini bekledikten sonra, ceplerindeki cüzdana kadar ne var ne yoksa çalabildiklerini dinliyorum Adam’dan. Telaş içinde eşyalarımızı kontrol ediyoruz. Her şey yerli yerinde. Klarneti yanıma almamakla ne kadar iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum birden. Adam, bu duruma son derece alışkın, “artık uyumayalım kızlar, kapıyı da açın, gelen gideni görebilelim.” diyor.

Yolculuğun geriye kalanı tedirginlik içinde geçse de, koyu bir sohbet başlıyor. Birkaç saatlik uyku beni kendime getirdiğinden, artık kafamı toparlayıp iki çift laf edebiliyorum. Iskra ile, çektiğimiz fotoğraflara bakıyoruz kameradan. Her anı yeniden konuşup gülüyoruz. Adam kitabına dalıyor bir kez daha. Gdansk’a yaklaştıkça, geçirdiğimiz son on gün sanki trendeki kısacık uykumdan kalan bir rüyaymış gibi görünüyor. Özlemle gitmek istediğim, ihtiyaç duyduğum ama bir türlü okuldan uzaklaşıp da yaşayamadığım bir tatil gibi.

Bavulları sürükleyerek, söylene söylene giriyoruz kaldığımız binadan içeri. Resepsiyondaki kadın bana tuhaf tuhaf bakıyor odamızın anahtarını uzatırken. “Aşk sana yaramış, yanakların pembe pembe olmuş.” diyor sırıtarak. Iskra ve ben şaşkınlık içinde birbirimize bakıp kahkahalara gömülüyoruz. Asansörü beklerken Iskra elini omzuma koyuyor ve “Tanrım, konservatuvar değil mi, her yerde aynı demek ki; bir konserve kutusuna hapsolmuş dedikoducu kadınlardan ibaret!” diyor.

17 Şubat 2006

Ufak bir bavulla yeniden bir istasyondayım. Erken geldiğim için kendime kızgınım. Saat sabahın altısı. Güneye gidecek trene hala yarım saat var. Eldivenlerimin içine işleyen bu dayanılmaz soğuk bir gün olsun kırılmıyor. Her gün biraz daha buza kesiyor ortalık. Üniformalı istasyon görevlileri geceden sarhoş olup istasyonda uyuya kalan iki adamın donmuş cesedini büyük siyah torbalara sığdırmaya çalışıyorlar. Bakmamak için yanıma oturan ailenin uykulu gözlerle beni izleyen güleç bebekleriyle oyalanmayı deniyorum. Soğuğa rağmen yüreğimin ateş içinde eridiğini hissediyorum. İnsan bedeni ölünce küçülüyor mu? O torbaya bu halimle ben sığabilir miydim? Görevliler hiç konuşmuyorlar. Evsiz cesetlerin ceplerinden çıkan bir iki kağıt parçası ve kimlikler bir direğin dibine konmuş. Gidip bakmak istiyorum, kim olduklarını, yaşlarını öğrenmek için sabırsızca yerimde eğilip doğruluyorum. Sonra tekrar yanımdaki bebeğe dönüyorum. Ölümle değil, yanımdaki taptaze yaşamla ilgilenmenin bu yolculuğa daha iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum içimden. Görevliler cesetleri buz gibi zeminde gürültüyle sürüklüyor ve az sonra gözden kayboluyorlar. Bir sigara yakıp volta atmak üzere kalkıyorum. Bebeği uzaktan izleyebileceğim ve dumanı ondan sakınabileceğim bir mesafede bir süre yürüyorum ileri geri. Mekanik tabelalardan şıkırtılı bir ses geliyor sonunda. Harfler ve saat bölümleri göstermesi gereken yer ve zamana ayarlanana dek takır takır düşüyor birbiri üzerine. Bielsko-Biala treni az sonra istasyona girecek. Yeniden derin bir sessizlik.

Her nefes alışımda akciğerlerim, bronşlarım buz kesiyor. Acılı bir yanma hissi. Burnumdan nefes alamıyorum, her denemede göz çukurlarıma ve alnıma kadar sızlıyor. Hayatımda hiç böyle bir hava görmedim. Eksi otuz sekiz diyor istasyonun termometresi. Bu soğuk günlere rağmen hiç hasta olmuyoruz ne Iskra ne ben. Belki neşemizden, belki korkumuzdan. Artık trene binmek ve ısınmaya başlamak için sabırsızlanıyorum. Bebeğe yaklaştığımda burnunun ucunun kırmızıdan mora çaldığını görüyorum. Keyfi yerinde yine de.

Ailenin bindiği vagona biniyorum. Yalnızız şimdilik. Her ne kadar aynı kompartımanda olmak istesem de, yabancılığımdan tedirgin olmasınlar diye bitişikteki kompartımana geçiyorum. Umduğum kadar sıcak değil ama yine de dışardan iyidir. Kitabımı çıkarıp, ayaklarımı uzatıyorum koltuğa. Sırtımı da pencereye dayayıp sigara yakıyorum. Bu ülkede beni yalnızlaştıran, ürküten ve hüzünlendiren havayı dağıtmak için kitabıma gömülüyorum. Hava aydınlanınca ruh halim değişecek ve nihayet birbirinden güzel şehirlerden manzaralar izleyeceğim. O vakte kadar kitabımı bitirmemem gerekiyor. Her virgülde nefes alıp her noktada kafamdan bir şeyler ekleyerek hikayeye, devam ediyorum yola.

Kompartıman bir türlü ısınmıyor. Bilet kontrolüne gelmesi gereken kondüktörü bekliyorum. Vagon girişindeki termometreye bir bakmak için kompartımanımdan çıktığımda, yandaki ailenin söylendiğini, adamın küfrederek havaya, trene, kaloriferlere sövdüğünü duyuyorum. Anne ve baba paltolarını çıkarıp bebeğe sarmışlar. Çocuk hala neşeli ve umursamaz görünüyor. İçim rahatlıyor onu böyle görünce. Ellerim artık öyle soğuk ki, cebime bile sokamıyorum. Paltomun cep kenarlarına sürtündüğü zaman canım yanıyor, sanki bıçakla kesiyorlar parmak uçlarımı yavaş yavaş. Vagon kapısına asılı termometre içerinin iki derece olduğunu gösteriyor. Daha 10 saatimiz var, donarak ölmemek için bir şeyler yapmalıyız. Kondüktörü aramak için 6 vagon kadar ilerliyorum. Tek tük insanlar, öfke içindeler. Keskin bir votka kokusu yayılmış. Vagon arasında sigara içen genç bir adam, alaycı alaycı beni süzüp, elindeki şişeyi uzatıyor.

“Gel ısınalım canım” diyor. Bundan sonra birinci sınıf vagonlar başlıyor. Kapıyı araladığımda içerden sıcacık bir hava dalgası vuruyor yüzüme. Hızla geri yürüyorum artık kendi kompartımanıma. Art arda bir sürü kapıyı açıp kapatıyorum. Bebekli ailenin önünde dikilip kırık Lehçemle, birinci sınıfın sıcak olduğunu, oraya gitmenin daha akıllıca olduğunu söylüyorum. Güleç bebeklerini kucakladıkları gibi kalkıyorlar ayağa. Ben de bavulumu indirip onları takip ediyorum.

Birinci sınıf bomboş. Polonya’da, bayramlar hariç kimse yolculuk yapmıyor gibi. Daha bir ay önce tıklım tıklım dolu olan trende in cin top oynuyor. Nihayet atkımdan, beremden ve koca paltomdan kurtulup, sıcacık bir kompartımana yayılıyorum. Ayaklarımı uzatmaya kalmadan kondüktör beliriyor kapıda.

“Hanımefendi, iyi yolculuklar, bilet lütfen!”

Biletimi görür görmez, yerime itiraz ediyor. Kimliğimi istiyor. Öğrenci kartımı gösterdikten sonra ayaklanıp karşısına dikiliyorum. Çok kararlı bir sesle bir daha eski vagonuma dönmeyeceğimi, kaloriferlerin yanmadığını ve termometrenin iki dereceyi gösterdiğini, donarak ölmeye niyetimin olmadığını söylüyorum. Birinci sınıf farkını ödetmek istiyor önce. Çantamdan bir defter ve kalem çıkarıp göğsüne iliştirilmiş ismini ve soyadını not alıyorum. Defterimi kapatırken, beni kızgın kızgın süzdüğünü fark ediyorum.

“Gittiğim her yerde sizden bahsedeceğim; elçilikleriniz ve devlet daireleriniz dahil! Benden bir zloti bile koparamazsınız beyefendi, önce kaloriferleri yakın.” diyerek dikleniyorum.

Kapımda belirdiğinde hanımefendi diyerek incelik gösteren kondüktör, şimdi küfrederek kapımı hızla kapatıp uzaklaşıyor. Ayak seslerini dinliyorum. Bir önceki kompartımanda durup bebekli aileye musallat oluyor. Bebeğin babası gürültüyle kükrüyor kondüktöre. Oradan da söylenerek uzaklaştıktan sonra artık Varşova’ya kadar 5 saat daha bize ilişmiyor. Bir süre sokakları ve buz sarkıtlarıyla dolu dik çatıları seyrettikten sonra uyku bastırıyor. Yeniden ayaklarımı uzatıp, sıcacık bir uykuya dalıyorum.

“Lütfen Hanımefendi, lütfen ama.” diyor yumuşacık bir kadın sesi. Yaşlıca bir kadın, beni uyandırıp kaldırmaya çalışırken, bir yandan da biletini burnuma kadar sokmuş, lütfen diyor. Arkasında birikmiş bir kalabalık var. Varşova’ya geldiğimizi anlıyorum. İnsanlar şık ve kibar. Belli ki bir süredir beni uyandırmak için ter döküyorlar. Birinci sınıfın koltuk numaralı sahipleri ellerinde biletler, sabırsızca benim kompartımandan çıkmamı bekliyorlar. Nasılsa boş bir koltuk bulacağımı düşünerek bavulumla süklüm püklüm ayrılıyorum aralarından. Birinci sınıfın son koltuğa kadar dolmuş olduğunu fark edince bir sinir basıyor. Yeniden ikinci sınıf mezbahasına dönmek gelmiyor içimden. Bu kalabalık Katowice’de terk edecek treni, ancak oraya en az iki buçuk saat var. Hele ki uykulu bir vücutla o soğuk kompartımanlardan birinde oturmak… Bir süre birinci sınıfın vagon arasında öylece dikiliyorum ayakta. Karnım aç. Bavulumdan Iskra’nın benim için hazırladığı bol tereyağlı ve jambonlu sandviçimi çıkarıyorum. Pawel ne yapıyor acaba o saatte? Belki de annesiyle alışverişte, özlediğim bütün yemeklerin malzemelerini alıyorlar. Belki de bahçenin taş zemininde giderek kalınlaşan buz tabakasını kırıyor. Böyle bir şey yapması gerektiğini söylemişti telefonda. Annesi düşüp bileğini incittiğinden beri her gece tuzluyormuş bahçeyi. Kırması kolay olsun diye.

Artık karın keyfi kalmadı. Son üç haftadır ortalık böyle buz keseli beri, yol kenarlarında birikmiş yumuşak kar tepeleri, gri buz duvarlarına dönüştü. Bahçelerde küremekten belli bir yerde öbek olmuş karlar da güneş vurduğunda aniden parlayıp insanı bir süreliğine kör eden aynaları andırıyor. Szczyrk ne kadar soğuk acaba. Dağda kayabilecek miyiz merak ediyorum. Eve hapsolmak istemiyorum hiç. Artık noel ışıkları ve süsler de yok. Bir süre önce geride bıraktığım o neşeli ve ışıltılı köyün, yılın geriye kalanında dönüştüğü şeyin beni hayal kırıklığına uğratmasından biraz korkuyorum. Bavulumun üzerine tüneyip sigara üstüne sigara içiyorum. Pawel’ya yaklaştıkça nabzım hızlanıyor. Varşova’dan ayrılalı beri gözleri artık üzerimdeymiş ve yalnızca bir adım yaklaşıp elimi yakalayabilirmiş hissiyle gülümsemeye başlıyorum. Onu düşünürken somurtamıyorum, hatta dudaklarımın kenarlara doğru gerilmesine engel olamıyorum. Heyecanla bir ileri bir geri yürümeye başlıyorum ufacık vagon aralığında. Son anda dolaptan çantama attığım bir şişe Tyskie bira geliyor aklıma. Tam zamanı diyerek açıp içmeye başlıyorum.

Polonya’da o ana kadar on beşin üzerinde farklı bira içtim. Bir o kadar daha marka olduğunu vurgularken olağanüstü gururlanıyor yerliler. Biraya özel bir ilgi duymadığım için olsa gerek, onların bahsettiği tat farkını pek alamıyorum. Kimileri sabah uyandığında farklı, öğle yemeği sonrası farklı, akşam ve gece farklı birayı içiyor. Ancak benim bira tüketimim bütün güne yayılmadığı ve sadece gece bir kaç saat sürdüğü için elime ne geçerse onu içiyorum. Henüz kötü bir bira içmedim. Tatsız bir votka da içmedim. Alkol üretiminde ne kadar özenli olduklarını her akşam kaldığımız binanın koridorlarında sızmak için yatak arayan sarhoş öğrencilerden kafi miktarda dinlemiş bir yabancıyım. Benim dikkatimi hala ve ısrarla çeken asıl mesele, her gece litrelerce içen bu insanların, sabahın erken saatlerinde nasıl benden daha dinç uyanıp çalışmaya başladıkları. Bu disiplin, övündükleri bira çeşitliliğinden daha hayranlık verici geliyor bana.

Katowice anonsu duyulduğunda vagonda gürültülü bir hareketlilik başlıyor. Nihayet sıcak koltuklara geri döneceğim tren yeniden hareket ederken. Sel gibi akıp giden insanlara bakıyorum pencereden. Katowice’den neredeyse kimseyi almıyoruz. Şişeyi çöpe atıp birinci sınıfın ortasındaki kompartımana girip pencereyi açıyorum. İçerisi havasız. Vagonda tek başıma ve mutluyum. Klarnet çantamı kucağıma alıp, üzerine defterimi açıyorum. Bir kaç kelime yazmaya kalmadan, kapım açılıyor. Siyah deri ceketli, bakımsız bir adam insanı bayıltabilecek kadar ağır bir ispirto kokusuyla karşımda, pencere kenarındaki koltuğa yığılıyor. Gözleri kan çanağı ve üzeri incecik. Elleri soğuktan kurumuş, çatlakların arasına kan toplanmış. Göz göze gelmiyoruz. Bir süre manzarayı seyrederken, arada onun da halini izliyorum. Dışarıyı izlediği için ona baktığımı görmüyor. Belli ki bir kaç dakika sürmeyecek sızıp kalması. Kapıya yakın olan koltuğa, ispirto kokusundan kurtulabilmek için ondan olabildiğince uzağa geçiyorum ve yazmaya devam ediyorum.

Tedirgin edici düzenli bir hareket var görüş alanımın içinde. Kafamı kaldırıp bakmak istemiyorum. Yazdığım sayfanın en üst satırına kaydırınca gözlerimi, ürperiyorum. Neler olduğunu anlamak için artık bakmama gerek yok. Karşısındaki paltolu, pantolonlu, hiç bir erotik çağrışımda bulunmayan bu öğrenciye bakarak mastürbasyon yapan ayyaş herifin bir sonraki adımı ne olabilir ve ne kadar hızlı davranabilir diye düşünmeye başlıyorum. Onu fark etmemiş gibi kalemi sayfalar üzerinde hareket ettirmeye devam ediyorum. Artık ne yazdığımı bilmiyorum. Nabzımın yükselişi nefes alıp vermeme yansıdığı an yaptığını fark ettiğimi anlayacak. Korkmaya başlıyorum. Düzenli nefes alıp vermeye çalışırken, bir yandan çözüm yolu arıyorum. Ondan kurtulmalıyım ve bu bomboş trende peşime takılmasına engel olmalıyım. Ondan çok daha hızlı koşabileceğimi sanıyorum, fakat koşmaya başlamak için önce kapıyı açmalı, bavulumu almalı ve defterimi toparlamalıyım. Bunları birkaç saniyede en iyi hangi sırayla yapabileceğimi tartıyorum. Ellerim titremeye başlıyor. Bu sırada adamın düzenli hareketleri hiç kesilmiyor. Göz göze gelmemek için kafamı sayfalardan kaldıramıyorum. Bir diğer ihtimalse beklemek. Elbet bir süre sonra duracak. İşi bittikten sonra zaten bana musallat olmasına gerek kalmayacak. Belki de biraz mutlu olmaya çalışıyor ve sonra sızıp kalacak. Bu ihtimalin sonu fazla belirsiz geliyor bana. Bunun yerine, kaçmayı denemek zorundayım. Kararımı veriyorum!

Oturduğum yerde kafamı kaldırmadan, defterimi kapatıp klarnet çantama atıyorum. Kalemi elimde tutacağım bir süre. Klarnet çantamın askısını koluma geçirip, bir anda ayağa fırlıyorum. Bavulumu raftan hızla çekerken, ayağımla kapıyı sonuna kadar ittiriyor ve kendimi kapının dışında buluyorum. Adam korku içinde irkilip, “lütfen, kal, kötü bir şey yapmayacağım” gibi bir şeyler söylüyor yalvaran bir sesle. Koşmaya çoktan başlamam gerekirdi belki, fakat donup kalıyorum. Sanki karşımda mastürbasyon yapan biri yok da, giderken kendisine okuduğum gazeteyi bırakmamı rica eden kibar bir adam var. “Hayır, üzgünüm, gitmem gerekiyor” benzeri bir lafla nihayet bacaklarıma yeniden hükmetmeye başlıyor ve art arda birkaç vagonu hızla geçiyorum. Arkamdan kimse koşmuyor, seslenmiyor. Koşarken, perdesi açık olan bütün kompartımanlara bakıyorum bir tek kişiye rastlayabilmek için. Yemekli vagona kadar kan ter içinde, titreyerek koştuktan sonra, ilk masaya atıyorum kendimi. Genç bir kadının yanına oturup kaldığımda, artık ağlıyorum. Bütün vagon bana bakıyor. Garsonlar servise ara veriyorlar. İlk defa o an, aslında ne kadar iyi öğrenmiş olduğumu da keşfediyorum Lehçeyi. Yanımdaki kadına ağlayarak olup biteni anlatıyorum. Elimi tutup beni sakinleştirirken, “korkma” diyor. “Sadece biraz eğlenmek isteyen bir garip. Biraz mutlu olmak isteyen evsiz bir ayyaş. Sana dokunmaya cesaret bile edemeyecek kadar zavallı biri muhtemelen.”

Bielsko-Biala’ya yaklaşırken sakinleşiyorum. Masadan kalkmadan önce kadın omzumdan sıkıca tutup, bu durumu istasyon polisine ve kondüktöre bildirirsem o adamı sağ kalmayacak hale getirebileceklerini söylüyor. Gerisi benim vicdanıma kalmış.

İndiğimde, ışıl ışıl gözleri ve misinayı andıran dudaklarında büyük bir gülümsemeyle, Pawel kollarını açmış beni karşılıyor.

Tül ve Kar (5. Kısım)

Dik bir yokuşun başındayız artık. Beyaz bir süt denizinin içinde yüzüyorum. Yoğun karda yürümeye hızla alışmış olduğumu fark ediyorum. Bu yokuş, evler, bahçeler ve yamaçtaki son evin arkasında yükselen orman bana çok tanıdık görünüyor. Bodrum’daki evimizin civarına kar yağsa, bu görüntünün aynısına sahip olacağını düşünüp heyecanlanıyorum.

“Bir şeyler fazlasıyla tanıdık ve bu beni çok heyecanlandırıyor, şu yamaçtaki evi ailemin evi var sayarsam, bu yollar, bahçeler ve orman sanki hep bildiğim bir kareden düşmüş buraya” diyorum.

Gülmeye başlıyor Pawel.

“Ormanın başlangıcında gördüğün o ev ben ve ailemin yaşadığı ev Deniz, hislerin seni doğru yere yönlendiriyor.” diyor. Bu benzerlikler bana yeni bir cesaret veriyor. İçimden, o koca pencelerden annesi ve babasının bizi çoktan fark etmiş olduğunu, oğullarının elini sıkı sıkı tutan bu kızın merakla kim olduğunu sormaya ve aralarında konuşmaya başlamış olabileceklerini geçirip heyecanlanıyorum. Kafamı kaldırıp daha dikkatli bakıyorum. Az sonra her ikisiyle de tanışacağım.

Bizi nefes nefese bırakan buzlu yokuşu nihayet geride bırakıyoruz. Evin arkasından dolaşıp üzerinde yaldızlı çanların ve at nallarının asılı olduğu süslü ahşap bir kapıda duruyoruz. Biz çalmadan açılıyor kapı. İncecik bir adam, ikimize de gülümseyerek bakıyor. Pawel elimi daha sıkı tutuyor artık. O da gülümsüyor babasına.

“Dağda kaybolup bütün köyü birbirine katan kız, işte bu kız” diyor. “Sevgilim.”

İçerden nefis kokular geliyor. Kek, çay, erimiş peynir. Babamla ikinci kez tanışıyor hissine kapılıyorum Andrzej’le konuşurken. Benimle daha iyi anlaşabilmek için, tek bir cümlede beş ayrı dilden kelime kullanıyor sürekli. En popüler olanlarını birleştirip kendisini mutlaka anlayacağımı  düşünüyor. Halbuki sıraladığı Fransızca, Almanca ve Rusça kelimelere Lehçe’den çok daha yabancıyım ama o henüz bunu fark etmiyor. Pawel kimseyi uyarmadığı gibi, araya girip tercüme de etmiyor. Bu şekilde, büyük bir doğallıkla, saatlerce sürecek sohbetimiz başlıyor. Pani Malgorzata – ki takip eden yıllarda ona sadece Gosia diyeceğim – heyecanla beni süzüyor. Gözlerinin mavisi gülüyor adeta. Eşi kadar konuşkan değil, Lehçe dışında dil bilmiyor, fakat gözleri benimle sürekli konuşuyormuş hissi veriyor. Aramızda sessiz bir diyalog başlıyor.

Beyaz bir kuzinenin başında, sanki yıllardır birbirini görmemiş aile bireyleri gibi, hararetle konuşuyoruz. Fonda bilmediğim bir kadınla Fransızca düet yapıyor Charles. Kuzinenin üzerinde rengarenk emaye tencerelerde akşam yemeğimiz pişiyor. Günü, ben varım diye mi özel kıldılar, veya aile tarihlerinde zaten özel bir gün mü pek anlayamıyorum. Herkes özenli, sade ama çok şık ve bir hazırlık içinde. Annesiyle başbaşa kalıyorum. Kelimeler imdada yetişemediğinde, ister istemez fiziksel bir temas kurar yakınlaşan insanlar. Sohbetimiz tıkandığında, elini omzuma koyup gülümsüyor. Annemi çok özlediğimi ilk defa o an hissediyorum. Kalbim sızlıyor.

“Sizi görünce, annemi ne kadar özlediğimi düşündüm, aylar oldu görmeyeli.” diyorum. Birden sarılıyor sıkıca.

Annemle ilgili soru yağmuru da işte bu vesileyle başlıyor! İşi, gücü, evi, ablam, babam ve bütün hayatımızı dilim döndüğünce anlatıyorum. Benzerlikler onu da heyecanlandırmış olacak ki, zaman zaman içerde sohbet eden eşi ve oğluna sesleniyor, “Hey, Denizka’nın da annesi şöyleymiş, onlar da böyle yapıyorlarmış!”

Denizka olarak kalıyor ismim. Çünkü Lehçe’de kadın isimleri “a” harfi ile bitmek zorunda. Maria, Ewa, Hanna, Anna, Maja, Agnieszka, Kasia… Ancak bu şekilde sondan eklemeli takılar kullanılabiliyor. Denizka biraz Denizcik ifadesi taşısa da,  Gosia’nın amacı daha çok sona eklenen takıları ismime adapte edebilmek. Hoşuma gidiyor bu durum. Pawel birkaç gün garipsiyor, ancak hepimiz alışıyoruz sonra.

Mutfak masasının üzerinde, kubbe şeklindeki cam kapak altında duran kekler ve pastalar varken, hiçbirimiz pişen yemeklerin yüzüne bakmıyoruz. Her şey olağanüstü lezzetli geliyor bana. Belki evimden bu kadar uzaktayken sadece temel besinleri almaya özen göstermiş olmamdan kaynaklanan bir kek-börek özlemi de yiyeceklerin tadını farklı kılıyor biraz. Bir süre sonra anne ve baba uyumak üzere odalarına çekiliyorlar. Pawel ile mutfak masasında karşılıklı sessizlik içinde oturup birbirimize bakıyoruz yeniden. Birbirimize bakmadan duramıyoruz tanıştığımız andan beri. Kafamı ne zaman kaldırsam, yeni bir ifadeyi keşfediyorum yüzünde. Gözlerinin içindeki duruluk değişmiyor yalnız. Bana güven veren bir sadelik var bakışlarında, gülüşünde.

Kuzine sönmeye yüz tutarken, kalkıp yanıma oturuyor. “Seni bu evde görmek çok iyi hissettiriyor” diyor. Beni hızla benimsediklerini hissediyorum. Ertesi gün trene binip okuluma dönmek yerine kalmaya devam etsem kimsenin bir şikayeti olmayacak neredeyse.

“Bu evde, evin çevresinde ve herkeste bana çok tuhaf gelen bir hüzün var.” diyorum. “Burada yaşamak korkunç zor olmalı. Her gün kürediğin kar öbeklerinin dalga geçer gibi ertesi sabah bir kez daha kapına yığılması, arabanı çalıştırmak için her sabah harcanan bu efor, yamaçtaki bu yalnızlık ve sessizlik… Buna rağmen ailenin buraya duyduğu bağlılık, doğanın ve yaşamın getirdiği bu şartlara karşı geliştirdikleri kabulleniş, beni çok etkiliyor.”

“Evet, yalnızız çok, beziyoruz belki zaman zaman, fakat biz bunun içine doğduk ve hep böyle yaşadık.” diyor Pawel. Başını eğip, önündeki çay bardağıyla oynamaya başlıyor. Biraz mahcup görünüyor artık. “Hiç bir yer bilmiyoruz, hiç gitmedik, içimizden gelmedi ve bu dağların arasında senin belki de hiçbir zaman tahammül edemeyeceğin basitlikte bir hayat yaşıyoruz. Her günümüz aynı başlıyor, nefes alabilmek için yaşıyoruz, bunun üzerine ekleyebileceğimiz hiçbir şey yok; şartlar kuzey yarım kürenin güneyindeki gibi çeşitliliğe elverişli değil.” diyor.

Var olan durumu abartma eğilimi olmaması ve mahcubiyetine rağmen yaşadığı gerçeği olduğu gibi sözcüklere dökmesi beni büyülüyor. Geldiğim yerde son derece sıradan ve sıkıcı hayatlar yaşayan insanların içlerinde duydukları boşluğu her gün önemli bir görevi yerine getirir gibi abartarak çevrelerine sunmalarına öyle alışmışım ki, Polonya’nın güneyindeki bu dağ evinde insanların sıradan ve ortalama standartların altında seyreden yaşamlarından abartısız bahsetmelerine şaşırıyorum. Bu kısa konuşmamızdan sonra, evi, evin verdiği yalnızlık ve hüzün hissini sevmeye başlıyorum. Gösterişsizlik beni giderek cezbediyor. Bir an kendimi o evin sahibi olarak hayal ediyorum. Metrelerce karın içine gömülmüş bir yaşamın nasıl olabileceğini, her gün eksi on beş – yirmi derecede işe gidip geldiğimi, döndüğümde buz tutmuş evimi ısıtabilmek için kuzineyi yaktığımı, kışlık odunu ormanda tek başıma hazırlamak zorunda kaldığımı, sular donduğunda, bahçeden ormana tırmanan borulara ulaşabilmek için metrelerce derinlikte kar kürediğimi… ve vazgeçiyorum bu fikirlerden. Hepsi öldürücü bir yalnızlık veriyor aniden. Pawel’nun elini tutuyorum.

“Yarın seni arkamda bırakıp dönüyorum. Başka bir şehirde senden uzaklaşan bir trene binmek daha kolay olabilirdi, ama seni bu dağların arasında, günlük yaşamınla yeniden yalnız bırakmak içimi sızlatıyor.” diyorum. İçimden ağlamak geliyor sürekli. Dudaklarımı ısırıp duruyorum. “Burada insanın canına okuyan bir şeyler var, seni bu durgunlukla baş başa bırakacak olmak, neden sana değil de asıl bana dokunuyor anlamıyorum.” Gidip, renkli bir okul hayatına devam edecek olan benim, ama sanki terk ediliyormuşum gibi daha şimdiden eziyet çekiyorum. Benimle gelemez misin? Birlikte kalamaz mıyız sen bu ülkeden ayrılana dek bir gün?”

Dudakları yeniden bir çift misina gibi inceliyor gülümserken. “Henüz değil sevgilim, hala tamamlamam gereken işler var ve inan o kadar kötü değil çıplak elle donmuş boruları bulup buzları çözmeye çalışmak. Bu benim hayatımın bir parçası.” diyor. “Sandığın kadar canım yanmıyor. Belki senin gidişinle yanmaya başlayacak ve yokluğunla başa çıkmak, bil ki karla başa çıkmaktan çok daha zor.”

Sarılıyoruz birbirimize. Kendi yaşamım, arada bir şikayet ettiğim her şeyim artık çok kolay ve başa çıkılabilir görünüyor bana. Asıl istediğimse, onun hayatına ortak olmak. Hayatta kalmak için neredeyse hiç mücadele etmeme gerek olmayan bir coğrafyadan kopup, onun dağlarında kalmak ve yaşamını kolaylaştırmak, onun gibi uğraşmak, özenmek, ayrıntılarla ilgilenmek ve bunları sadece bir sonraki gün yaşamayı sürdürebilmek için gerçekleştirmek istiyorum.

Sabaha kadar Bob Marley dinleyip birbirimizi izliyoruz. Son gece, buruk ve tuhaf bir heyecan içinde geçiyor. Onu göremeyeceğim bütün gelecek günler için, yüzünü, ellerini, saçlarını ezberlemeye çalışır gibi seyre dalıyorum. Uykusuz gözlerimiz günün ilk ışıklarına alışamadan, kalkıp giyiniyor ve şehre inebilmek için arabaya, lastik hizasına dikkat ederek yol açıyoruz yokuşun en altına kadar. Yorgunluk ve aşkla, elbette gözyaşı içinde ayrılıyorum ondan Kasia’nın evinin önünde. Alt kattaki galerinin neon ışıkları yanıp sönüyor ve ben bir türlü giremiyorum o eve. Pawel uzaklaşırken, bir sigara yakıyorum.

Ellerim.

Bir kaç gündür ellerime bakıyorum uzun uzun. Neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini, bir gün en çok ne işe yaramayı hayal ettiklerini. Yeterince uzun bakınca, bir uzvum değiller de sanki, benden bağımsız parçalarmış gibi görünmeye başlıyorlar. O hissi yakalayana kadar bakıyorum. Parmaklarımın aralarına, perdelenen kısımlarına, eklemlerine, damarlarımı ve kemiklerimi gösteren şu şeffaf deriye…

Saatler sonra, artık hükmedemeyeceğim kadar uzaklaşıyorlar vücudumdan. Artık benim değiller. Kollarım daha uzun görünüyor, bileklerimden sonrasına neredeyse ulaşamazmışım hissiyle ürperiyorum.

Birbirlerinin içine geçiyor parmaklarım, sol elim, sağ elimin dışarı bakan kısmına dokunuyor. Bir ürperti yayılıyor. Kendi elime değen, yine çok iyi bildiğim, tanıdığım bir el, ama bana ait değil. Tuhaf bir his. Yalnız olmadığımı düşündürüyor. Çok sevdiğim, hep görmek istediğim, hep yanında, yan yana durmak istediğim birini düşünüyorum, sol elimi emanet ettiğim birini. Diğer elimden sıkıca tutuyor. Kemiklerime kadar hissediyorum varlığını. Her dokunuşunda, en sevdiğim sözcükleri işlemeye başlıyor zihnime. Sesi, kelimeleri, yüzü ve kalp atışları parmak uçlarında toplanmış, sağ avucumun içinden ruhuma yayılıyor.

Yeterli zamanı tanıdığımda, hayallerim ve zihnim bana gerçeğin en yakın deneyini sunuyor. Bu, bütün mesafeleri, araya giren her şeyi daha katlanılabilir kılmanın tek yolu olmaya başlıyor bir süre sonra. Gerçek zamanlı bir yolculuğa çıkamıyorsan, bunu aklın ve kalbinle, yeterli zamanı vererek yapmak durumunda kalıyorsun.

İnsanın, en kolay yabancılaşabildiği uzvu elleri. İşte günlerdir ellerimle böyle oynuyorum. Onları kendimden uzaklaştırıp, yabancılıyorum önce. İlk ürpertiyi atlattıktan sonra, gerisini zihnim hallediyor. Gözlerimi kapatıyorum ve parmak uçlarından yayılan sesi, dokunuşu, bir arada olmayı hissediyorum. Saatlerce sürüyor ve derin, tatlı, huzurlu bir uykuya dalıyorum.

Kadın*Edited

O sabah hiç tereddüt etmeden yürüdü kadın. Biraz başı dönüyordu, belli ki heyecanlıydı da. Ama çok emindi. Hep bu anı beklemişti Yolların nihayet denize açıldığı bir sabah, en son küçük bir çocukken bindiği vapura yürüyordu.

Uzun zamandır böyle bir kalabalık görmemişti. Sanki herkes, onun geçişini selamlıyordu. Birer birer çekiliyordu insanlar önünden, o hiç düşmeden kararsızlığa, topuklarıyla kaldırımları ve sokakları sarsarak, insanların kalplerini silkeleyip, zihinlerinde biriken mutsuzlukları söküp atarak yürümeye devam ediyordu. Aşıktı kadın. Derin derin nefes alıyor, sonra titreyerek geri veriyordu her adımda.

Eldivenlerini çıkardı önce. Vapur henüz gelmemişti. Yaşamın içine giden her şeye çıplak elleriyle dokunmak istiyordu.

Adamın martıları göründü önce uzaktan. Kadına yolu göstermek için gönderilmişlerdi. Kadın martılara baktı, kalabalık bir sürü, kulağından yakalayıp iskeleye sürüklüyordu vapuru. Daha hızlı olsun, artık zamandan çalamasın hiçbir şey diye.

Vapur vurunca kendisini kıyıya, kadın yeniden başladı yürümeye, daha ağır ve fakat daha kararlı.

Dizleri titriyordu, babalara sımsıkı tutundu. Martılar hala kendisine eşlik ediyordu.

Hayatında hiçbir yol böyle uzun sürmemişti. Hiçbir deniz bu kadar genişleyip büyümemişti. Adamın sesini taşıyordu rüzgar. Nefessiz kaldığı her an kadının, nefes oluyordu. Şehirdeki herkes ve deniz, seferber olmuştu artık. Emin olmak istiyorlardı kadının indiği son yerin adamın hayatı olduğuna.

Ve saatler, belki de günler geçti o vapurda. Bütün hayat akıp gitti Boğazın içine.

İskeleye sessizlik içinde yanaştı vapur. Rüzgar ormana çekildi. Martılar suskunlukla geri kanat çırptılar.

Bir adım attı kadın, vapurdan kıyıya. Başı döndü. Artık başka bir zaman, başka bir hayat, topraktan doğan gerçeklerin hepsinden hızla kaçan bir hayalin içindeydi.

Gözlerini açtığında, içi gün ışığıyla dolmuş bir odada, adamın kucağında, kollarının arasında yatıyordu.

“Günaydın sevgilim” dedi adam. “Artık her şey çok güzel ve bizim için, biz olduğumuz için”

—————————————————————————————————————

İçimde uyuyan her güzel şeyi ve aşkın kendisini, uyandırıp mucizevi bir şekilde gerçek kılan adama…

—————————————————————————————————————

Ve bir sabah,

Kadın kalktı, yürüdü, yürüdü ve kalabalığa bakmak için kaldırdı kafasını.

Kalabalık gitmiş, vapur iskeleden ayrılmış, şehir genişlemiş, yollar uzamıştı.

Bir göz kırpması süresinde zihninden geçen bütün hayaller ve görüntüler, üzerindeki koku bile kalkan vapurun düdüğüyle çekilip gitmiş, uyanmak zorunda kalmıştı kadın.

Bir yağmur başladı o sırada. Dik bir yokuşu tırmanıp, sırılsıklam olana kadar ayakta dikildi kapının önünde.

Evine girip ıslak giysilerini çıkardı önce.

Yeniden giyinip uyuyan çocuğunun yanına uzandı, sessizlik içinde rüyasına geri dönmeye çalıştı.

Uyudu kadın. Bahar gelene kadar uyanmamak üzere, sıcak bir yatakta uyudu sadece.