Quartz

Kalbi bütün gezegeni diri tutacak kadar güçlü atıyordu. İlk defa, bir sevgili ile buluşmak için izin almıştı annesinden. On üçüncü yaşını henüz doldurmustu ve çok mutluydu.

96 yılının nemli ve yakıcı Temmuz ayında, durakta beklemeye başladı. Duran ilk otobüsten inecekti çocuk. Söyleyeceklerinin provasını yapıyordu inmeden önce. Kız sadece bekliyordu. Pantolonu, gömleği ve sandaletleriyle, sıradan her çocuk gibi, olağanüstü hisler biriktirerek bekliyordu.

Kırmızı bir otobüs durdu. Üç-dört kişinin peşi sıra çocuk da indi. Sarıldılar birbirlerine. Çocuk kızın ıslak ellerini, buz gibi ellerinin içine aldı ve yürümeye başladılar.

“Bir yerde oturunca verecektim, ama sabırsızlanıyorum, sana bir hediyem var” dedi çocuk. Durdular. Bol pantolonunun cebinden sürtünerek güç bela çıkardığı büyük ve şeffaf bir quartz taşını kıza verip, alnından öptü. “Sen inanmayabilirsin ama ben quartz’ın, ona iyi bakarsan sana iyi baktığına inanırım. Buradan uzaklara gittiğinde seni koruması için ikna ettim onu.” dedi.

Kız çok sevindi. Quartz’ı alev alev yanan güneşe tutup içindeki ışık parçacıklarını izledi bir süre. “Beni koruyacağına eminim” dedi muzipçe. Girmek üzere oldukları ara sokağın başında, sıcaktan kupkuru olmuş dudaklarını öptü çocuğun.

“Ben de seni, çocukluğumun geçtiği, her hafta sonu gidip bisiklete bindiğim, kozalak topladığım sihirli ormanıma götüreceğim” dedi kız. “Yalnızca orada göreceksin her ikisini de köprülerin. Bu manzarayı İstanbul’un hiçbir yerinde henüz görmemişsindir.”

Adımları hızlandı. Sohbet etmeyi bıraktılar. Dik yokuş nefes aldırmıyor, konuşmaya olanak bırakmıyordu çünkü. Ormanın girişindeki büfeden su ve çikolata aldılar. Çocuk kızın sırtındaki çantanın fermuarını açtı, içine attı aldıklarını. Ormanda yürümeye başladılar.

Öğle saatlerinde, güneşten kaçmak üzere, piknik yapanlar için ayrılan kuytu ve gölge bir yer seçtiler kendilerine. Büyük bir tahta masa ve etrafında oturacak banklar vardı. Çam, ıhlamur ve söğüt dalları birbirine girmiş, bulundukları noktayı izole etmişti ormanın geriye kalanından. Dalların arasından iki köprü de görünüyordu gerçekten, çocuk yerden aldığı bir kozalakla oynamaya başladı.

“Harikalar Diyarı gibi, değil mi?” dedi kız. “Sonbaharda gelseydik zehirli mantarları da görebilirdin, ama bu aylarda yalnızca kuru dallar ve yapraklar var. Yine de renkler çok güzel, ben burada resim yaparım bazen.”

İkisi de aynı banka, yüzleri birbirlerine bakacak şekilde oturmuşlardı.

“Ben çok uzun zamandır böyle bir yerde bulunmamıştım. Annemle babam çalışıyorlar ve hiçbir hafta sonunu böyle geçiremiyoruz. Zaten ayrı yaşıyorlar.” dedi.

Kız, çocuğa yaklaşıp sarıldı. “Olsun”, dedi, “bak, ben varım, sen de bizimle gelirsin istediğin zaman.” Çocuk ellerini tuttu kızın.

Bir kaç gün sonra güneye taşınacaklardı. Bu son görüşmeydi, her ikisi de biliyordu. Kız ağlamak istemiyordu, konuyu kendilerine ve hissettiklerine getiremiyordu bu yüzden. Çalı çırpıdan özenle bahsediyor, gülebilecekleri bir malzeme arıyordu.

İki adam belirdi çalılıkların içinde. Banka yaklaştılar.

“Buyrun” dedi çocuk gülümseyerek.

“Kimlikler” dedi adam.

“Siz kimsiniz?” diye sordu kız.

“Sivil polisiz” dedi gözlüklü ve bıyıklı olanı.

“O halde ben de sizin polis kimliklerinizi görebilir miyim?” diye sordu çocuk.

Adamlardan iri yarı ve tıraşlı olanı çocuğun üzerine yürüyüp, gömleğinin yakasından tutup havaya kaldırdı ve yere attı. Çocuk direnmeye çalıştıkça adam onu yeniden yere seriyordu. Kız hayatında ilk defa bu kadar çaresiz kalıyordu. Neler olduğunu bir türlü anlayamamıştı.

“Neden böyle yapıyorsunuz ki ona? Alın kimlikleri, sizin olsun” dedi ağlayarak. Korku içindeydi. Titreyen elleri çantasının fermuarını bir türlü açamıyordu. O sırada iri yarı tıraşsız adam çocuğun kafasını tahta banka üst üste vurmaya başlamıştı. Öldürecekti. Bunca darbeden sonra kim kurtulabilirdi ki? Gözlüklü ve bıyıklı olanı cebinden bir çakı çıkardı. Kızın üzerine yürüdü.

“Gıkını çıkartırsan, seni burada öldürürüm, anladın mı, öldürürüm” diyordu sürekli.

Kızın kulakları tıkanmıştı. Sesler birbirine karışmıştı. İri yarı tıraşlı adam yere düşen çocuğun midesini tekmeliyordu. Çocuk hareketsiz kalmıştı artık.

Derin bir sessizlik vardı şimdi. Kız, yerde kanlar içinde yatan sevgilisine bakıyor, ona yaklaşmak için adım atmak istediğinde adamların ikisi de kızın kollarına yapışıyor ve daha uzağa sürüklüyordu.

Dudakları oynuyordu adamların, bir şeyler söylüyorlardı belli ki, ama kız bir türlü duyamıyordu. Kulaklarına vurdu bir kaç kez. Ardından bir tokat geldi suratının ortasına. Yere yığılmıştı.

Adamlardan gözlüklü ve bıyıklı olanı kızın bacaklarının üzerine oturmuştu. İri yarı ve tıraşlı olan, arkasına geçmiş kızın gömleğini çıkarmaya çalışıyordu. Kız direniyordu ve adamların yüzüne bakamıyordu. Gözleri sevgilisine kilitlenmişti, lütfen diyordu içinden, hareket et, tek bir hareket, ölmemiş ol, gerisi önemli değil diyordu. Çocuk hareketsiz yatıyordu.

Gözlüklü adam kalkmıştı kızın bacaklarının üzerinden, şimdi pantolonunu çıkarmaya çalışıyordu, hem kızın hem kendisinin. Diğeri hala arkada, kızın elllerini tutuyordu. Çakı onun elindeydi.

Ölmemeliyim diye düşündü kız. Ölmemeyi başarırsam sonraki seçenekleri bir şekilde atlatırım. Ama ölürsem, biter. Ölmekten daha büyük bir korkusu yoktu kızın. Çakı, bütün adaleti bozmuştu bir kere. Direnmeyecekti.

Direnmedi. Hissetmedi de. Gözlerini bir an olsun yerde yatan sevgilisinden ayırmadı. Kulakları yavaş yavaş duymaya başlıyordu. Duymamasını tercih ederdi. İğrenç yeterli bir kelime olmayacaktı hiçbir zaman o anı , o sesleri, o görüntüyü anlatmaya.

“Ben daha 13 yaşındayım, neden yapıyorsunuz” diyordu.

Bu defa adamlar duymuyorlardı.

Dışardan bir ses böldü her şeyi. Kalabalık bir ailenin piknik için uygun yer arayan üyeleri yaklaşıyordu. Adamlar birkaç saniye içerisinde toza dumana karışıp kayboldular.

Kız, hiç tereddüt etmeden kalktı, giyindi, sevgilisinin ve başkalarının önüne çıplak çıkmak istemiyordu. Çocuğun yanına koştu. Ölmemişti.

Ağlamayı bıraktı kız. Çantasını ve sevgilisini sırtlayıp bütün gücüyle koşmaya başladı. Hala kan akıyordu çoçuğun alnından. Şehrin içine indiklerinde pansuman yaptırdılar bir eczanede.

Kız, sandalyede bitkin bir halde oturmuş, quartz’a bakıyordu. Ölmedim dedi içinden. Ölmedik. Bizi gerçekten korudun mu?

Çocuk evine dönmeye hazırdı artık. Vedalaştılar. Ayrı yöne hareket eden otobüslere bindiler.

Yıllar geçti aradan… Hala aşıktılar, hala yılın belli zamanlarında bir araya geliyorlardı. Kız, o günden bahsetmeden duramıyordu. Çünkü gerçek dışıydı ve gerçekle bağlantısını yakalamaya ihtiyaç duyuyordu. Hazmedebilmek için.

Çocuk, tıpkı o Temmuz ayındaki gibi, buz gibi elleriyle kızın ellerine sarıldı.

“Biliyorum, çok yara aldık o gün,” dedi, “ama hiç düşündün mü, dünyada kaç kişi aynı saniyeler içerisinde aynı anda hem çaresiz, hem aşık, hem mutlu, hem umutlu, hem korku içinde, hem telaşlı, hem üzgün, hem yaralı, hem sağlam olabilirdi? Biz, o gün öyle şeyler yaşadık ki, insanları bir araya getirmesi yıllar süren o derin duyguların hepsini aynı dakikalar içerisinde her uzvumuzda hissettik. Bizim ilişkimiz herhangi bir ilişki olmayacak, bir gün aşık bile olmasak birbirimize, ilişkimiz sıradan olmayacak. Hiçbir olay tek yönlü değildir. Her şey senin bakış açınla gelişir. Bir de yapıcı tarafından bakmayı dene benim için.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s