Tül ve Kar (4. Kısım)

31 aralık

Kasia’ların evinde, okul arkadaşları olarak yeniden ve son kez masanın başında bir aradayız artık. Opera bölümü şan öğrencisi Adam, kornocu Pawel ve sevgilisi Agnieszka, ismini hatırlayamadığım neşeli bir çift ve Adam’ın en yakın arkadaşlarından Radek, Iskra ve ben, Kasia ve beni her konserinde müthiş etkileyen, soyadını ancak iki ay sonra telaffuz edebildiğim klarnetçi sevgilisi Andrzej ve Kasia’nın kibirli ailesi, hepimizin yüzünde aptal bir müteşekkir ifadeyle yemeklerimizi yiyoruz. Aşık olduğumu neredeyse bütün Szczyrk’a ilan ettiğim için sık sık sorguya çekiyorlar. Girip çıktığımız bakkal ve marketlerde Szczyrk’lı Pawel’nun, Türkiye’li ama Gdansk’ta okuyan bir sevgilisi olduğunu, sokaklarda deli gibi şarkılar söyleyip, Noel gecesi bir grup gelenekçi hristiyan gençle evlere girip çıktığını, votka içip, dans ettiğini bilmeyen yok. Kasia arada küçümser bir ifadeyle sevgilisine, aşık olduğum adamın kimlerden olduğunu anlatıyor, tek kelimesini bile anlamıyorum ama bütün ifadesi bana yeterince açıklıyor.

Adam, okulda en yakın olduğum arkadaşlardan biri. Sigara içmek için dışarı çıkmadan önce, ona mesaj atıyorum ve bu yapay gülüşmeler ve berbat tavuklu – bezelyeli jöleden kurtulabilmek için desteğini istiyorum.

Telefonunu cebinden çıkarıp, bana göz kırpıyor, gülüyor.

Bir mesaj geliyor. Bu gece Oscar’ı bana verecekler, görürsün!

Gülüp, portmantoya seyirtiyorum masadan. Paltomu ve botlarımı giyip dışarı atıyorum kendimi. Biraz sonra Adam ve Iskra da kadehleri ve sigaralarıyla bahçedeler. Bir süre, Kasia’nın ailesinin taklidini yapıp, kibirleriyle dalga geçiyoruz. Arada Adam’ı sıkıştırıp bizim hakkımızda konuşulanlardan az çok bahsetmesini istiyoruz. Bizi garipsediklerine şüphe yok. Ama en çok giysilerimizi beğeniyorlarmış. Takılarımız ve giysilerimiz onlar için bir kaç yüzyıl gelecekten gelmişiz gibi, bunun farkındayız.

Bu akşam çok iyi oynadım. Oscar benim! diyor Adam. Haklı. Zor bir yemekti.

Pawel ve Jay’e ulaşırsam, gece yarısına sizinle girdikten sonra devamını Pawel ile geçirmek istiyorum, bir sakıncası olur mu?

Hayır, bu senin hayatın, senin tatilin, burayı bir otel gibi düşün ve canın ne istiyorsa onu yap, ama herkesin uyuduğu bir saatte gelemezsiniz, sabah dönersiniz.

Tamam o halde! Biz, en azından ben, gece burda olmayacağım. Sabaha kadar sokaklarda Pawel ile yürümek istiyorum.

Gelecek mi dersin?

Aralık’ın son günü, 5 gündür Pawel ile görüşemiyoruz. Telefon numarasını almak aklıma bile gelmemişti. Jay’in telefonunu arıyorum, ama açan yok. Yaşadıkları yeri biliyorum ama her zaman olduğu gibi rastlaşalım istiyorum. Sokakta, restoranda, dağda ve ne olursa olsun birimiz bir diğerini aramıyorken, pat diye buluşalım.

Evin alt katındaki ışıl ışıl galerinin penceresine yaslanıp sokağı izliyorum. Onu yakın zamanda bir daha göremeyeceğim. Okul Ocak’ın üçünde açılacak ve biz ikisinde çoktan trende olmalıyız. Her şeyi kaybediyormuşum gibi, vücudum uyuşarak düşünüyorum bunları. Iskra beni güçlü ve mutlu kılacak her yardımı yapıyor, ama aşık olduğum gerçeğini değiştiremeyeceğini bildiği için halime giderek daha çok üzülmeye başlıyor.

Seni hiç böyle görmemiştim. Aşıkken ne kadar güzelsin, ne kadar iyi görünmeye başladın. Ben de şimdi aşık olmuş olmayı isterdim, sen heyecandan sokaklarda hoplaya zıplaya yürürken, sana eşlik etmek isterdim.

Jay pek aşık olunacak adam değil, öyle değil mi?

İyi biri, biliyorum, ama beni biliyorsun, senin kadar boşverci olamıyorum ben.

Gülümsüyor bana. Ne anı ama! Bomboş geldin, aşık gidiyorsun. Gözlerin hep nemli ama çok mutlusun. Bunu da yazacak mısın?

Önce yaşayacağım.

Eve giriyoruz. Kasia’nın babası gece yarısına yakın hepimize fişek veriyor. Sokağa çıkıp kar tepeciklerine saplayıp, tam gece yarısı ateşleyeceğiz.

Hazırlanıyoruz. Yemekte giydiğimiz abiye elbiseleri üzerimizden atıp, hemen kalın fitilli kadife pantolonlarımızı giyiyoruz. İki çift çorabı da dizlerimize kadar çekince tamam. Bir yandan gelirken yanımızda getirdiğimiz bir şişe Baileys’i dikiyoruz kafamıza. Her şeye rağmen eğlenmek böyle olmalı. Bu sırada nihayet bir mesaj geliyor. Gece yarısından sonra saat birde buluşacağız Kübalı’nın barının önünde.

Iskra, gelmek istemiyorsan zorunda değilsin, ama ben kesinlikle gideceğim. Burada daha çok eğleneceğini düşünüyorsan, kalabilirsin, benimle gelmiyorsun diye bozulmam, biliyorsun.

Bilmiyorum. Orada da, burada da yalnız olacağım aslında. O an geldiğinde karar veririm. Kalırım veya seninle gelirim. Sen dert etme, şimdi gidip eğlenelim!

Sarılıyoruz birbirimize. Uzun zamandır, bütün duygularımı bu kadar ortak yaşadığım, içinden eksiltmeden veya üzerine katmadan paylaştığım bir arkadaşım olmamıştı. Eskişehir’de izole bir hayatım vardı. Arkadaşlarımın bir çoğu başka fakültelerdendi ve bizim binamız kampüsün derinliklerinde olduğu için, her zaman ben gitmek zorunda kalırdım daha ortalıkta olan diğer binalara. Iskra ve beni, birbirimizi bu kadar sorgusuz anlayan ve kabullenen insanlara çeviren şey yabancı bir ülkenin verdiği yalnızlaştırma gerçeği olup olmadığını asla bilemeyeceğim. Gdansk’ta bir odayı paylaşmadan önce neredeyse hiç görüşmüyorduk. Gdansk’tan döndükten sonra da neredeyse hiç görüşmedik. Polonya’nın bize kattığı bağımsızlık ve kimseye hesap vermeme özgürlüğü, her saniyemizi çıkarlardan uzak ve doğal yaşamamızı sağlıyordu. Dolayısıyla birbirimizi anlamaya daha yakındık. Herkesin sonunda küsüp gideceği kavgalar, bizde kahkaha ve göz yaşı ile sonlanıyor ve sonunda yine aynı nutella kavanozuna parmak batırıyorduk. Onun bütün ikilemlerine, özlemlerine birinci elden şahit oluyordum. Hayatında değiştirmeyi çok istediği şeyler için ona cesaret vermeye çalışıyor, bana göre doğru olmayan bir çok kararını eleştiriyordum.  Belki ingilizceyi daha iyi konuştuğum için ilk aylarda o ve arkadaşlarımız arasında köprü rolü gördüğümden, belki de yalnızca liderlik özelliği taşıyan biri olduğum için, bir süre sonra büyük bir kavga patlak verecekti, seziyordum. Üstenci davranmamak için, onun fikirleriyle ortak hareket edebilmek için çaba sarf ediyordum, çünkü çok kırılgan olduğunu biliyordum, ama yeterince iyi değildim ve son aylarda maddi kaynaklarımız da tükeniyordu. Bolluk içinde yaşarken sapasağlam duran taşlar, herkesin hayran olduğu kıyafetlerimizi odamıza getirdiğimiz ütü masası üzerinde sergileyip satmaya başladığımız günlerde ayaklarımızın altında un ufak olmaya başlıyor, sinirlerimiz de harap oluyordu. O günlerde birbirimizden uzaklaşmaya başladık ve bir an önce 17 Mayıs’ın gelmesini, uçağa binip evlerimize dönmeyi bekler olduk. Artık ne nutella vardı ne de bira. Final sınavı ve guruldayan karınlarımızla saatlerce enstrüman çalmaktan başka hiçbir şey kalmamıştı yapacak.

Odamızdan çıktığımızda herkes paltosunu alıp bahçeye çıkmıştı bile. Fişekleri paltolarımızın ceplerine yerleştirip bahçeye çıkıyoruz. Şampanya şişeleri ve kadehler, soğutulmak üzere kardan duvara saplanmış. Sigara yakıyorum. Gözüm sokakta…

Fişekleri yakın çocuklar!

Ard arda göğe fırlayan fişeklerimizin izlerine, çıkardığı şekillere bakıp yorum yapıyoruz. Ellerimizde kadehler, birbirimize nice mutlu yıllar dilerken, sarılıyoruz, bağırıp çağırıyoruz ve sarhoş Polonyalıların şarkılarına eşlik ediyoruz. Kasia’ya ve ailesine teşekkür ediyorum sarılırken. Galiba, en renkli yılbaşımız bu, diyorum. Uzun uzadıya ve yarı sarhoş karşılık veriyor ve öyle umuyorum ki iyi dileklerini bildiriyor.

İnsanlar yeniden eve girerken, artık ayrılıyoruz. Iskra benimle birlikte gelmeyecek.

Bu senin büyün, onu bozmak istemiyorum. Jay’e selam, ama bugün dinlenmek istiyorum diyor.

O ve Adam, el sallayarak beni uğurlarken, Adam vicdan azabı çekmemem gerektiğini belirten bir göz kırpması ile destek oluyor bana. Şimdi her şeyi o bahçede bırakıyorum. Tarih Ocak’ın ilk gününü gösterirken, Pawel’ya giden buzlu kaldırımlardan hızla geçiyorum. Formaliteleri de geçmiş yıla gömmüş olmanın hafifliği var üzerimde.

Hava hızla soğuyor. Bir hedef belirlediğim zaman, diğer insanlarla paylaştığım o anın ortak gerçeklerinden bir anlığına sıyrıldığımı ve artık bütün dünyaya bir tülün ardından baktığımı hissederim. Ne zaman aşık olurum ve hedefim o aşkın tadını her şeye rağmen çıkarmak olur, o zaman bir kaç kat tül daha eklenir. Salome’nin tülleri gibi, aşkı yaşadıkça sönümlenir ve tülleri düşürmeye başlar, o ortak gerçekleri her an biraz daha berrak görmeye başlarım. Aşk bitince, insanlarla kaldığım yerden, onları izleyemeyeceğim kadar içlerinden devam ederim ortak hayatımıza.

Sokaklar hala çok kalabalık. Kalbim her adımda boğazıma daha yakın bir yerden atıyor. Yaprak gibi geniş kar taneleri süzülürken, hepsinin Pawel’nun beni izleyen gözü olduğu hissine kapılıyorum. Bana eşlik eden, beni ona taşıyan yumuşacık, soğuk ve nemli gözler. Yüz metre ilerde, varillerinden alevlerin yükseldiği ufak bir bahçe ve Kübalı’nın barını görüyorum. Kalabalık, gürültülü, alkollü ve daha gürültülü, gruplaşmış Polonyalılar. Barın üzerinde yoğunlaşmış sigara ve odun dumanı, kıvrılarak kızılımsı siyah göğe uçuyor. Saçağın altında görüyorum onu. Yıllardır görüşemeyen sevgililer gibi, kollarını açıyor beni fark edince. Hiç yanılmamışım, soğuk, yumuşak ve nemli gözleri, misinayı andıran şeffaf incecik dudaklarındaki kocaman gülümseme ile beni kollarının arasına alıp sarılıyor. Böyle soğuk bir günde artık üşümenin imkansız olacağını anlıyorum yüzümü omzuna yasladığım zaman.

Bazen her şeyi aynı anda ister insan. Hem gözlerini görmek, yüzünü izlemek hem de bir daha kaybetmemek için sıkıca sarılmak, hem yalnız kalıp dilediği gibi dokunup sevişmek, hem de kalabalığın arasında aşık olduğu insan ile eğlencenin içinde eriyip gitmek. Birine sarılmak isteyen insan, aynı anda yüzünü izleyemez halbuki… Hayatımda, gözlerimi kapattığım zaman bir çok şeyi aynı anda yaşayabildiğim bir an olmamıştı daha önce. Oysa Pawel ile birlikteyken bu mümkün oluyor. Gece bittiğinde, ertesi gündüzün üzerinden sekerek geçip yine geceye varsın istiyorum. Karlar kraliçesinin büyüsü böyle olsa gerek.

Saatlerce ayakta kalıp, öpüşerek sohbet ediyoruz. Zamanımız o kadar az ki, hem anlatıp hem yaşamaya ihtiyacımız var. Görmeye, dokunmaya, yaptığımız, duyduğumuz, hissettiğimiz her şeyi o anla ve kendimizle ilişkilendirmeye, ertesi gün oradan uzaklaşacak olan trene ve ayrı şehirlere rağmen o bağlantıları kullanıp aşkı sağlam kılmaya ihtiyacımız var. Bu bir nevi doyumsuzluk hissi. Hemen, her şeyi garanti altına alıp korumaya çalışma isteği. Birbirimizle ilgili etkisi altında kalıp büyülendiğimiz her bakış, her bilgi, her dokunuş gelecekteki mesafelerle dalga geçmek için cesaret veriyor. Bir gün bu aşkın yollara ve yaşam şartlarına meydan okuması gerekecek!

23 yaşındayım ve bu vakte kadar hareket alanım daraldığında, darda kaldığımda yalan söylediğim günler sayısızdır. Başarılı olabilmek için kendimi de inandırırdım. Bir gün beni kıskıvrak yakalamasından korkar, anlık ve acele yalanları bile iyi bir manevra ile ileride kurtarabilecek şekilde söylerdim.

Bugün, hiç aklımda yokken ve bir yandan Pawel ile konuşurken, gürültünün tam ortasında bütün gökyüzünün altında, ulu orta zihnimin bir yanıyla kendime söz veriyorum. Ne olursa olsun bir daha kendimi kandırmayacağım ve öncelikle kendime, sonra Pawel’ya ve ardından diğerlerine bundan sonra hiç yalan söylemeyeceğim. Yalan söylemek zorunda kalacağım hiçbir şey yaşamayacağım, yaptıklarımın arkasında durup, arkasında duramayacağım şeyler yapmayacağım. Böyle sözleri herkes verir kendi kendisine, ancak neden o anda bunu söylediğimi bilmiyorum. Yine de içimde bir serinlik hissediyorum ve mutluluktan erimek üzere, Pawel’nun elini tutup kalabalıktan sıyrılmak için kendimize yol açıyorum.

Varillerin sıcağı arkamızda kalıyor, yürüyoruz yeniden. Bu iki ayrı insanın yürüyüşü, şimdi tek bir vücudun yürüyüşü gibi duruyor. Aynı adımlarla, birbirimizin içine geçmiş bir halde, neredeyse ellerinin parçalı kemiklerini kendi elimin etrafında hissediyorum. Çok güçlü kavrıyor her elimi tutuşunda. Sigara almak üzere bir Kiosk’un önünde duruyoruz, boştaki eliyle cüzdanını çıkarıyor, diğer eli bir an olsun ayrılmıyor elimden, büfenin para koyma çıkıntısına koyuyor, para çıkarıyor, büfe sahibine uzatıyor, paketi ve bozuklukları alıp, cebine atıyor ve diğer eli, elimin üzerinde gevşemiyor bile. Ne yapıyor olursam olayım, senin varlığının bütün hücrelerimle farkındayım, olup biten her şey ikincil, ama aslolan sensin der gibi… İnsan bunu mu duymaya ihtiyaç duyuyor acaba? Birileri için hiç değilse bir süreliğine de olsa asıl olan haline gelmek mi tüm kavga? Vazgeçilemez olan kişi haline gelmek mi? Halbuki yaşam bu sorunun cevabını sık sık veriyor, kimsenin vazgeçilemez olmadığını genelde beklenmedik zamanlarda yüzümüze vuruyor.

Aşk, bildiğin gerçeklerin birçoğunu göz ardı edersen var. Reddetmek zorunda değiliz belki, ama aşk süresince göz ardı etmek şart. Günlük yaşamın köşesinden kuvvetle açılmış bir gedik o, günlük yaşamın bir parçası olamayacak kadar uçarı ve değişken. İnsan aşıkken gündelik her işini sakinlik içinde görür gibi dursa da, zihnen o gediğin ardında kaybolup gitmiştir çoktan.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s