Tül ve Kar (3. Kısım)

Nihayet şehrin ışıkları seçiliyor. Derin bir nefes alıyorum artık. Kurtulduk. Son bir yokuş var. Çok kaymaktan buz tutmuş. Kaygan ve bir beton gibi sert. Tepedeki yumuşak ve temiz karlardan eser yok artık. Gri, taşlı, yer yer izmaritlerin ve diğer çöplerin gömüldüğü pis bir yokuş. Gözlerimizi kapatıyoruz ve kendimizi popo üzeri aşağıya bırakıyoruz. Daha önce hiç bu kadar hızlı kaymamıştım. Gülmekten katılmak üzere, yokuşu geride bırakıyoruz. Çocuklar kayakları yolun kenarında, küremekten ufak bir tepeciğe dönüşmüş kar yığını içine saplamış, bizi bekliyorlar. Mahçup, yaklaşıyoruz. Önce özür mü dilesem, yoksa teşekkür mü etsem bilmiyorum. Planlı konuşmak istiyorum. İkisini ifade edecek bir kelime ararken, neon ışıkların gözlerinin içinde yanıp söndüğü Pawel’ya bakıyorum.

Evet, geldik, getirdiniz. Yarın nerde kaybolalım?

İkisinin de yüzleri sıcacık. Gülüyorlar. Bir şeyler yemezsek öleceğiz diyor Jay. Haydi, burdan gidelim artık.

Takımları yüklenip yürüyoruz. Iskra da aç. Çocuklardan bir telefon istiyorum. Bir sorumsuzluk yapmadan önce bütün sorumluluklarımı yerine getirme alışkanlığımı hala kaybetmemişim. Kasia, biz dağda mahsur kaldık ama birkaç kişinin yardımıyla inmeyi başardık. Yemeğe gelmiyoruz, çünkü bitkiniz ve önce şu kayakları teslim etmemiz gerekiyor. Biraz dinlenmeye ihtiyacımız var.

Kasia çok kızgın ama haber aldığına mutlu. İyiysek mesele yokmuş. Bitti.

Dördümüz de sohbet ederek yürümeye başlıyoruz. Tıklım tıklım olmayan loş ışıklı bir restorana giriyoruz. Karşılıklı diziliyoruz tahta masanın etrafına. Biralar ve yemekler geliyor. İnsanları, mekanı, buharlı camdan görünen sokağı hayranlıkla izliyorum. Şu mahçubiyetimden bir türlü kurtulamıyorum. Pawel dik dik bakıyor. Önce teşekkür mü edeceğim, yoksa özür mü dileyeceğim. Her ikisini, sırayı önemsemeksizin söyleyebilirim, ama benim için çok fark ediyor. Önce özür dilersem, konuşmanın seyri diğer yoldan daha farklı olacak. Bu detayın onun için çok fark edeceğini hissediyorum. Beni zorluyor. Gözleri, ben sessizleştikçe daha çok üzerime dikiliyor. Aklımı okur gibi, beni yönlendirecek herhangi bir ifadeyi benden saklayarak bakıyor. Bu kadar kendi halime bırakılmak beni hiç böyle güç bir durumda bırakmamıştı.

Kurtarılmaya ihtiyaç duyacak kadar çaresiz bir an olmamıştı hayatımda, özür dilerim.

Kolay bir hayatın olmuş demek ki. Hiç başkasına ihtiyaç duyacak kadar çaresiz kalmadan bu yaşa gelmek iyi bir şey.

Teşekkür ederim, üzerine çok güldük belki, ama bir buçuk saat önce ölmek üzere o dağda kalmadıysak, bu sizin sayenizde oldu. Şimdi dört bira yerine iki bira söylüyor olabilirdiniz ve biz donmaya başlamış olabilirdik.

Ölmek o kadar kolay değildir. Donmayı beklemek yerine, bütün içgüdülerinle yeniden ayağa dikilip kayardın, emin ol.

Elbette kayardım, ama yolu bilmiyordum, üstelik sis var. Önemli olan kaymaktan çok, sonunda şehre varıp varamayacağım. Belki de uçurumun kenarından ormana yuvarlanır ve bütün şansımı kaybederdim.

Ormanın da bir sonu var. Yeterince aşağıya inersen, mutlaka şehre ulaşırsın. Yeter ki sağ kalmak için elinden geleni yapmış olasın.

Ölmez miydim?

Senin ölümle bir derdin mi var? Canın ölmek filan mı istiyor? Nedir bu ölüm takıntısı!

Korkuyorum. Her zaman bahsettiğim bir şey değil ki bu. Bugün çok yaklaştığımı hissettim. Gündemimi işgal etti.

Hala korkuyor musun?

Ben her zaman ölmekten korkarım. Şu an da korkuyorum, sadece panikleyecek kadar yakın değilim ölmeye artık.

Öyle mi sanıyorsun? Tavan çökebilir, eski bir binadayız, çökerse ölürsün.

Durup dururken neden çöksün?

Durup dururken neden binlerce insan ölüyor bazen?

Onlar doğal afetler veya savaşlarda gerçekleşen ölümler ama.

O zaman hesap daha kolay artık. Dağa kayak yapmaya gelip donarak ölenlerin sayısını, savaş ve doğal felaketlerdeki ölümlere oranlarsan…

Ben yine de teşekkür ederim. Sabırla bizi aşağıya indirdiğin için.

Sizi indirmedim, sen benimle indin.

Yine de teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim. Kaybolduğun için, bağırıp çağırdığın için, Gdansk’tan Szczyrk’a gelmeyi akıl ettiğin ve hiç beceremediğin halde o kayakları kiralayıp kaymayı denediğin için.

?

Burası küçük bir yer. Böyle deneyimlere kolay kolay şahit olmuyoruz.

Tavan çökmez değil mi?

Yer değiştirmek ister misin?

Tavansız bir yere gidelim.

27 Aralık 2005

Iskra ve ben, dün içip de kafayı bulduktan sonra kayak takımlarını ayağımıza geçirdiğimiz yerdeyiz. Pawel ve Jay gelecekler mi gelmeyecekler mi bilmiyoruz. Kar yağmaya başladı. Sandviçlerimizi yerken, gözümüz kapıda, bir yandan böyle bir yerde yaşamak nasıl olurdu, neyle geçinirdik gibi konuları konuşuyoruz. Tesadüf ki, Pawel’nun babası şömine ve taş ustasıymış. Aslında dün akşam ki sohbetimiz de birkaç tesadüfi benzerlikten sonra koyulaşmaya ve içten bir hal almaya başlamıştı. İkimizin de aynı renk ve boyutta BMX bisikletinin oluşu, gidonu contasından gevşetip ters takışımız, kontra frenler ve çok kullanıldıktan sonra nasıl parçalandıkları, o günlerin aynı tarihlere denk gelmesi… Hoş, benim babam eski öğretmen ve şu anda bir yapı – inşaat şirketinin taş alım satım ve işçilik bölümünü yönetiyor. Özellikle şömine ve taş işinden iyi anlıyor bizzat işçilik yapmasa da. Akşamın ilerleyen saatlerinde konu ağırlıklı olarak mimari, taş işçiliği, tarihi kiliseler ile modern kiliseler ve bina ısıtma üzerineydi. Konuşmamıza uzaktan kulak misafiri olan biri, Pawel’ya ev yaptırmak isteyen snobun teki zannedebilirdi beni. Halbuki bir ülkenin yabancısı olarak, evlerin nasıl bu kadar sıcacık olabildiği, estetiğe önem veren biri olarak da bunca güzel taşı hangi ocaklardan getirdiklerini merak ediyordum. Kiliselerse her zaman güzeldir, modern olanları hariç. İki binli yıllarda yapılmış bir kaç kiliseyi gezdiğimi ve içerde bir tek plazma televizyonun eksik olduğu hissini uyandırdığını anlattım.

İçeri girdiklerinde yalnızca gülüyorlardı. Bugün hepimizde bir yabancılık hissi ve dünkü samimiyetin aksine, mesafe dolu bir tutukluk var. Gülüyoruz, ama sanki düne ait hikayemize ve bu hikayenin bizi ille de burada bir kere daha bir araya getirmesine gülüyoruz. Ev halini, ailesini, genel alışkanlıklarını bilmediğim bir yabancıya “dünden bugüne neler yaptın, nasılsın?” diye sormak o kadar abes geliyor ki, elimi bile nereye koyacağımı bilmeden, yine çareyi sigara yakıp oyalanmakta buluyorum. Jay etrafını izliyor. Kendi kendine konuşuyor, eldivenlerini inceliyor. Iskra bana bir şeyler anlatıyor ve ilk defa dilimizi bilmeyen insanlara kaba davranmamak için ikimiz de sözleşmiş gibi aramızda ingilizce konuşuyoruz.

Nasılsın Pawel?

Gülümsüyor. Gözlerini kısıyor, sol yanına bakıyor düşünceli bir şekilde, sonra kafasını sağa eğip, bana bakıyor. Bütün bunları tercüme etme ihtiyacı duyuyorum kendime. Her zamankinden iyi olduğunu, tam olarak buraya niye geldiğini bilmemekle birlikte, içinde iyi hisler ve biraz heyecan olduğunu, her şeyi kendi haline bırakıp güzel şeyler yaşama isteği duyduğunu, buna dahil olup olmayacağımızı, onun bu hissiyatına katılıp katılmadığımı soruyor.

Buradan gitmek gelmiyor artık içimden. Eğer şu köşedeki şömine hiç sönmezse, içerdeki tombul aşçı aynı şarabı ve sandviçleri hazırlamaya devam ederse, burada bana bir yatak verirlerse ve Noel’in pırıltısı, ışığı Noel bitince bile devam ederse, kayak takımlarım ve giysilerimle, kitap bile okumadan aylarca yaşayabilirim bu tepede diyorum.

Evet, kar gerçekten büyüleyici Deniz. Çocukluğumdan beri buradayım ve yakın bir zamanda her şeyden bıktığım için gideceğim, ama kardan hiç bıkmadım.

Nereye gidiyorsun?

Norveç’e gitmek istiyorum. Bir kere gitmiştim. Ama belki de İngiltere’ye gideceğim. Çalışmam gerekiyor.

Zaten çalışmıyor muydun babanla?

İnsan babasıyla asla çalışmaz. Babası çalışır, o yardım eder. Babamla çalışmak daha keyifli olabilirdi ama ödemeler gelmiyor, babam fazla iyi ve işinin sanatsal kısmına aşık. Yaşlandıkça rüyaya geçiyor gerçeklikten. Ayrıca ben ona göre fazla yavaşım.

Yavaş mısın?

Bildiğin yavaş işte!

Kolunu ağır çekimdeymişcesine havaya kaldırıyor, indiriyor, birasına uzanıyor, ağır ağır ve gülmeye başlayarak dudaklarına götürüyor. Büyük bir yudumu yine ağır ağır alıp gürültülü bir yutkunma sesi ile mideye indiriyor. Bunları yaparken, havayla birlikte grileşen gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmıyor ve gülümsemeye devam ediyor. En çok hoşuma gidense, yüzü hangi ifadeyi alırsa alsın, fonda farklı dozlarda da olsa sürekli bir gülümseme olması ve gözlerini her şeye meydan okur gibi güvenle insanın gözüne dikmesi.

Böyle mi çalışıyorsun?

Buna yakın sayılır.

Gülüyoruz. Hava kararmaya başlıyor, hepimiz sohbete dalmışız. Kimse kalkacak gibi değil, ancak kafeyi kapatıyorlar. Berelerimizi, eldivenlerimizi sıkıca giyip, gökyüzüyle aynı renge bürünmüş koyu mavi karlara dalıyoruz. Kayaklar elimizde, dağın aşağısına inen meyilin başlangıç noktasına kadar yürüyoruz. Artık gruplaştık galiba. Jay’le Yeni Zelanda’dan buraya olan macerasını konuşmak dışında pek konuştum sayılmaz ve artık sırlarına yaklaştığım kişi Pawel. Iskra, Jay ile sohbet ediyor, arada bana sorular soruyor ve Jay’in gevşek ingilizcesinin zor anlaşılmasına sövüp gülüyor. Ne dedi bu herif şimdi? Hepimiz neşeliyiz, kaymaya başlamadan önce fotoğraf çekip belgeliyoruz…

Kar derinliğinden ötürü arada sendeleğimizde birbirimize çarpacak kadar yakın yürüyoruz artık Pawel ile. Ben sürekli savaş verirken ve bir ayağımı kurtarıp diğerini kaybederken, o, engebelere rağmen sanki süzülüyor. Batıp çıkmasında huzurlu bir kabulleniş ve sakinlik var. Eldivenlerini kullanmayı pek sevmiyor, yine pantolonuna çengellemiş, elleri çıplak, büyük ve mor damarları soğuktan kıpkırmızı olmuş derisinin altında iri şeritler halinde parmaklarına kadar belirgin.

Ellerin, taşlar yüzünden mi bu kadar büyük?

Galiba. Senin ellerin klarnet yüzünden mi küçük?

Benim ellerim pek de küçük sayılmaz. İnce bile değiller. Bildiğin eller.

Yan yana yürümeye devam ederken, sağ eli ile sol elimi yakalayıp sıkıyor, parmak uçlarıma kadar tek tek bütün parmakları tuttuktan sonra, Bildiğim eller değilmiş. Bana çok yabancı ve yeniler, insanı heyecanlandıracak kadar yeniler hem de, diyor.

Mutluyum. Elleri hiç de soğuk değilmiş. Sıcacık iri parmaklarının arasında parmaklarımın kaybolması o kadar huzur verici ki, artık canım kaymak istemiyor. Böyle yürümeye devam etmek, sohbet etmek, sessiz kalmak, soluk alıp verişini dinlemek, gelecek planları ile ilgili konuşmak, benimle ilgilenmesini izlemek daha keyifli gelmeye başlıyor.

Meyilin başına geldiğimizde, hava artık çoktan karardığı için, Iskra ve benim hızla kaymamıza olanak yok. Ama Jay ve Pawel ısrarlılar. Sis olmadığı için dağın ve teleferik hattının projektörleri nereyi aydınlatıyorsa, o hattan kayacağız. Gündüz bile adam gibi kaymayı beceremeyen biz, yine iki adamın peşinde, ama artık korkusuz ve kahkahalar eşliğinde, kaymaya başlıyoruz. Düşüyoruz, yuvarlanıyoruz, bir kar yığınına saplanıyoruz, onları indikleri tepeciklerden geri tırmandırıp, yardımları sayesinde yine ve yine ayağa kalkıyoruz. Sonunda beziyorlar ve hep birlikte düşüp yuvarlandığımız bir boşlukta uzanıp kalıyoruz. Pawel yanı başımda, hemen sigara yakıp devam ediyoruz sohbete. Artık birbirimizden ayrılamaz hale geldiğimizin aynı anda farkına varıyoruz. Eldivenlerimizi ve berelerimizi çıkarıyoruz. Güldüğü zaman, zaten incecik olan dudaklarının neredeyse yok olduğunu, şeffaf iki parça misinayı andırdığını düşünüyorum. Bana onu ve çevremi bu kadar güzel ve huzurlu gösteren karın kendisi mi, yoksa Pawel mu bilmiyorum, ama elleriyle omuzlarımdan tutup beni kendisine çekip sıkıca sarıldığı zaman, başım göğsüne yaslı, artık soru sormak istemiyorum. Uzun zamandır önüme çıkan bir kapıyı sonuna kadar cesaretle açmamıştım, şimdi tereddüt etmeden bizden içeri giriyorum. Kar yatağımızda, bütün gücümüzle birbirimize sarılmış, uzanıyoruz. Gökyüzü pembe gri ve Jay ile Iskra’nın sohbetini dinliyorum. Gdanks’tan, Eskisehir’den ve başka bir çok dünyevi konudan konuşurlarken, bahsettikleri her şeyden uçarcasına uzaklaştığımı hissediyorum. O anın gerçeğine ve ruhuna uygun olarak, aslında hiçbir sorumluluğumun olmadığını, kimseye yükümlü olmadığımı, her şeyin ben nasıl istersem öyle olabileceğini yaşamın yalnızca biz öyle tercih ettiğimiz için zor olduğunu, ama aslında bu kadar mücadele etmek yerine, doğanın ve ilişkilerin kendi akışında seyrederken daha kolay, daha lezzetli olduğunu düşünüyorum. Ölmekten korkmuyorum, açlıktan korkmuyorum, yalnızlıktan, kalabalıktan, parasızlıktan, çevremin başarı olarak tanımladığı yerlere gelememe ihtimalinden hiç korkmuyorum.

Biraz doğrulup, Pawel’yu öpüyorum usulca.

Uzun zamandır kendimi bu kadar güçlü hissetmemiştim diyor aklımdan geçenleri onaylayan bir sonucu bildirir gibi.

Haklısın, mücadele etmeyip, akışına bırakınca daha güçlüyüz belki de.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s