Tül ve Kar (1. Kısım)

Yaşlılıkta yazarım demiştim, yine sabırsızlık edip oturdum klavye başına.

16 Aralık 2005.

Hala önümde 4 kişi var. Biri arkadaki masaya notaları ve klarnet kutusu ile yayılmış, sandalyesine kurulup gözlerini kapatmış, odada final sınavını vermeye çalışan klarnetçinin, artık son pasajlarına geçtiği etüdünden kurtuluşunu dinliyor.

Bir diğeri, aşağı yukarı 150 metre uzunluğundaki bu loş koridoru bir ucundan diğer ucuna turluyor, cep telefonu çalıyor, cevap veriyor, kapatıyor, tavanı izliyor.

Diğeri tam karşımda, benden bir önce odaya girecek olan kişiyle Noel ve yılbaşında neler yapacaklarını konuşuyorlar. Biletler, tren saatleri, kar kalınlığına göre yolculuk planları, fısıldaşmalar, gülüşmeler…

Ben bilemiyorum. Sadece içerideki odaya bir an önce girmek, son bir haftadır gömüldüğüm etütlerimi bitirmek ve odama gidip kitap okumak istiyorum. Sabah aldığım sıcak çikolatayı hazırlamak, penceremin içine kıvrılmak ve bahçedeki ağaçları izleyerek hayallere dalmak, sonra yine okumak, notlar almak, belki de babama mektup yazmak…

Akşamüzeri…

Ne iyi ne kötü olan bir finale dürüstçe ve özetle ‘kötü’ demeyi öğrendim. Bir şey iyi değilse, iyiden başka her şey olabilir. Müzik iyi değilse, sadece kötüdür. Daha kötü finaller de verdim. Hiç çalamayıp yarım bıraktığım günler, özür dileyip çıktığım günler. Bugün çaldım, severek ve isteyerek. Onlar da beğendiler, ama beni ilk defa dinlemiyorlar. “Dün çok daha iyiydi, üst üste çok mu çaldın bu sabah? Yalnızca ellerini ısıtmalı, yorulmamalıydın”…

Bir şey önceki gün daha iyi ve sonraki gün daha kötüyse, dünde kalan iyinin hatırına, sınav sonrası böyle tatlı konuşmalar geçer. Ama herkes bilir. Bugün iyi değildi ve notlar bugünün değerlendirmesi olacak. Bu somutluğu ve yaşamsal gerçekliği, bütün acımasızlığına rağmen ne zamandır arıyordum. İlk cümlede akar gibi inişe geçen otuz ikiliklerin neden ikinci cümlede de aynı durulukta olmadığını sordular ve o iki cümleyi art arda 10 kere çalmamı istediler. Çaldım. 10 kere aktı otuz ikilikler.

Bana dün gece neden o doğum günü partisinde yarım şişe votka içtiğimi, hafta sonu neden akşama kadar Sopot’ta iskelede oturduğumu, ailemin şansı ile burada olduğumu, şanslı veya şanssız oluşumu, kişisel tercihlerimin klarnetçiliğimi nasıl etkileyeceği ile ilgili fikirlerimi sormadılar. O, her şeyi gören gözler nihayetinde tek bir şeyi merak ediyorlardı. 10 kere üst üste akan otuz ikilikler, neden etüt bütünlüğü içerisinde akmadılar. Hem yapabilip hem yapamamak, asıl aşılması gereken sorun bu idi, bu kadardı ve bitti.

Bütün gece kitap okudum. İçimde bir şey eksik. Heyecansızım ve artık canım sigara bile içmek istemiyor. Bu gece yine birinin partisi var, kapımın ardında kalan uzun koridorda şişe sesleri, koşturmaca, bağırış çağırış.. Az sonra herkes sarhoş olacak. Bu gece içmek gelmiyor içimden. En azından bu kalabalıkla değil. Bir şeyler eksik. Aşık değilim. Aşık olsaydım çalabilirdim, sigara içebilirdim, partiye katılırdım ve mutlaka sokaklarda deli gibi yürürdüm. Ben yatağımda kalıyorum. İnsan aşık değilse en iyi yer yatağıdır.

22 Aralık 2005

Bavul hazırlamaya bayılıyorum. Yanıma en son alacağım şey klarnettir sanırım. Bir Polonya Noel’inde klarnetin ne işi olur ki? Her yerde akordeon olacak, ben de huzur içinde dinleyeceğim. Müziğin cennetindeyken, kim beni ne etsin klarnetimle yılın bu günlerinde??

Iskra heyecandan en az benim kadar ne yapacağını bilemez durumda. Gözleri parlıyor. En sevdiği kışlık giysilerini hızla bavula tıkıyor. Sabahın 5’inde bizim fermuar seslerimiz dışında binadan başka ses gelmiyor. İstasyona gideceğiz. Hava -14 derece. Gecenin nemi artık yerlerde buzlu bir tabaka. Bavulları sürüklemek daha kolay olacak. Güneye, Karpatlar’a ineceğiz. Tanrım, yolculuk ne muhteşem. Bu kapıdan çıktıktan sonra nereye varacağımızın bir önemi var mı? İki genç kadın, 2 aydır ne öğrendiysek onu bildiğimiz bir ülkede, sabahın 5’inde tam 10 saatlik yolculuğa çıkacağız. Bu büyük bir değişiklik. Arada içimize sığmayan çoşkumuzdan birbirimize sarılıp, tuhaf sesler çıkarıp duruyoruz. Mutluluk bundan başka bir şey değil ve belli ki çok basit kararlarla geliyor bize. Hiç düşünmedik, sadece alınmış iki biletimiz var, dönüş umurumuzda değil bu sabah.

…………………………………..

Güney sandığımızdan daha popüler buralarda da. İki saattir trendeyiz. Koltuklu bilet kalmadığı ve biz de fosur fosur sigara içtiğimiz için koridordayız. Bavullarımızın üzerine tünemiş, pencereden manzarayı izliyor, arada açılan kapılardan diğer vagonlara geçiş yapanlara laf atıyoruz. Bizimle birlikte yüzlerce insan. Telefonlar çalıyor, laptop’larda filmler akıyor, ot, puro, sigara dumanı birbirine karışıyor, yemekli vagondan ağır kızartma kokuları ve alkol sızıyor vagon kapıları her açıldığında. Konuşuyoruz. Durmadan, sanki sessizlik bizi şişirip patlatacakmış gibi, gülerek, şaşkınlık içinde, anlatıyoruz. Dünü, bugünü, yarın neler olabileceğini, Türkiye ile bu ülkeyi santim santim kıyaslayarak, iyisi ve kötüsüyle konuşuyoruz. Çok kibar adamlar ve çok kaba kadınlarla karşılaşıyoruz. Meraklı çocukların bizim çocuklardan bir farkı yok, ama yine de konuşuyoruz. İnsanların üzerinde gördüğümüz 1980’lerden kalma giysileri, renkleri, saçları, konuşma ve mimikleri, çıkarttıkları sesleri, okudukları gazeteleri, kadınların çoraplarını, biz konuşurken dilimizi merak eden bakışlarını ve tepkilerini konuşuyoruz. Kaydetmiş olmayı çok istediğim bu dakikalar sandığımdan daha değerliymiş. Ağzımızdan bir çırpıda çıkan kelimeleri bugün oturup değerlendirmek isterdim, vurguyu yeniden duyabilmek isterdim. Sesler, yıllar içinde uğultu halini aldı, detayları hatırlamakta zorlanıyorum, fotoğraflar da yalnızca hislerimizi anımsamaya yetiyor, ama içerik hala aklımda. Henüz unutulamayacak kadar taze…

Akşam üzeri bir yorgunluk çöküyor. Varşova’da epey yolcu indi. Tren bir iki saatliğine boş. Duyduklarımızdan anladığımız kadarı ile, Katowice’ye gelince öyle bir kalabalığın hücumuna uğrayacağız ki, nefes alacak hava bile kalmayacak. Bu yüzden son istasyonda patır patır dökülürken vagonlardan, bir daha en az bir ay trene binmemeye neredeyse yemin edeceğiz. Ama henüz Katowice’ye iki koca saat var ve biz birinci sınıf vagonlardan birinde, altı kişilik bir kompartımanda, Iskra ile gülmekten yerlere yatıyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz. Mavi kadife kaplı koltukların üzerindeki çelik raflara savurduğumuz bavullarımızdan, üç ay önce çıkış yaptığımız Atatürk havalimanında yapıştırılan bagaj etiketleri sarkıyor yüzümüze. Dışarısı giderek soğuyor yeniden. Sınıfsız biletlerimize rağmen birinci sınıfa yerleştiğimiz için bize surat asan kondüktör, dışarıda havanın yeniden -20 derece olduğunu, gideceğimiz yere taze kar yağmayacağı için bize üzüldüğünü belirtiyor. Yanıldığını bilmiyor. Birkaç gün içinde hava yine düzelecek ve meşe yaprağı genişliğinde kar taneleri patlayan flaşlarımızda, 1970’lerin Zeki Müren resimlerini andıran süslü karelerde yerini alacak.

Uyuklamışız! Nasıl da yorgun düşmüşüz yolculuk boyunca çene çalmaktan. Anonsları anlamaya çalışıyoruz. Bielsko-Biala’ya hoş gelmeyi becerebildik mi yoksa ülkenin bambaşka bir yerine mi düştük bilemiyoruz. Birkaç ufak istasyonu durmadan geçiyoruz. Bu tren ara istasyonların hiçbirine tenezzül etmeden, burnu son derece dik bir şekilde tarihi Bielsko-Biala’ya gidecek. En azından birinci sınıf kompartımanda otururken insan böyle hissediyor.

Uzun bir anons duyuluyor. Toparlanın, aman hiçbir şey unutmayın, prizlerdeki şarj aletlerinizi de alın, teşekkür ederiz, dışarısı şu kadar derece, unuttuğunuz eşyalardan sorumlu olmadığımız gibi, paltolarını giymeden inenlerin üşümesinden de biz sorumlu değiliz. Burası son durak, aceleye gerek yok. Anons bitti. Yolculuk bitti. Demiryolunda acılı bir gırççç sesi.

Kasia dışarda bizi bekliyor. Akşam oldu, birbirinden tuhaf bayram yemeklerinin olduğu evlerine götürecek, yemek sona erince de kalacağımız yere…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s