Tül ve Kar (2. Kısım)

Yollar o kadar güzel ki. Bielsko-Biala ile Szczyrk kasabası arasındaki oto yol bittiğinde, yüksek kavak ağaçlarının içinde kıvrılarak tırmanan bir ara yola giriyoruz. Sol tarafımızda bize eşlik eden buzlu bir nehir var. Dağların arasından, koca bir jeep’in içinde, sessiz sedasız yol alıyoruz. Burası bana Thomas Mann betimlemelerini hatırlatıyor. Dağlar, kar ve kimbilir bekleyen nasıl bir bilinmez. Önce tek tük evler başlıyor, kasaba merkezine yaklaştığımızın habercisi olarak. Her evin önünde devasa çam ağaçları, ışıl ışıl süslenmiş, karlı bahçeleri aydınlatıyor. Pencerelerin perdeleri açık, balkon trabzanlarına kadar her yer noel süsü ve ışığı içinde. 1 kilometre sonra şehir içine giriyoruz. Ellerinde kayakları, snowboardları ile turistler, yerliler, burunları soğuktan kıpkırmızı kesilmiş pusette bebekler, sokaklarda yürüyorlar, alışveriş yapıyorlar. Dükkanlar, restoranlar, barlar… Buharlı camların ardında bir ılıklık var. Hep böyle bir yerde olmayı istemiş olduğumu düşünüyorum. Böyle bir yerde aşık olmak, yürümek, alışveriş yapmak, uyumak, pencereye kıvrılıp kitap okumak, insanları seyretmek…

Sağda, üzerindeki ışık ve süsten pastayı andıran iki katlı nefis bir evin bahçesine girip, arabayı park ediyor Kasia. Burası ailemin evi, yemeği burada yiyeceğiz diyor. Iskra ve ben göz göze geliyoruz. Bu, Polonya’ya geldiğimizden beri verdiğimiz en iyi karar, en iyi işti der gibi göz kırpıyoruz birbirimize. Bavulları bagajda bırakıp, eve giriyoruz…

Uzunlamasına dikdörtgen bir masa, Noel mumları, süslü peçeteler, parlatılmış gümüş takımlar… Henüz 24 Aralık’ta değiliz, ama bu yemek bizim için. Henüz yemeğe yarım saat var. Anne ve baba ile tanışıyoruz. Bizi süzüyorlar, inceliyorlar. Takılarımızdan, tokalarımıza, kazaklarımızdan çoraplarımıza kadar bir bir süzüyorlar üzerimizde ne varsa. Kibar insanlar olduklarını hissediyoruz. Okul arkadaşımız Kasia’nın ailesi’nin belli ki hali vakti yerinde. Salon duvarlarında Polonyalı ressamlara ait orjinal yağlı boya tablolar, değerli gravürler asılı. Her yerde Katolik olduklarını vurgulayan ikonlar, haçlar, melekler var. Neyse ki onlarla felsefeden, dinden ve politikadan konuşacak kadar Lehçe bilmiyoruz. Çatışabilecek derinliklere inemeyeceğimiz için rahatım. Herkes fikrini kendine saklayıp, olsa olsa yemeğin ne kadar lezzetli olduğuna ilişkin yorumlar yapıp, teşekkür etse kâfi.

Yemekten sonra bahçeye atacağım kendimi. Bu evde sigara içilmiyor. Sokağı izlemek istiyorum. İnsanlara bakmak, başka süslü evler görmek ve hayal kurmak. Kasia, haydi diyor. Sizi kalacağınız eve götüreceğim.

Evin bahçesine son 15 gündür kimse girmediği için bahçe kapısı ile ev kapısı arasında koca bir kar yığını var. Önce onu açmak gerekiyor. Girip acemice kürüyoruz karları ellerimizle. Bavulları da çıkarıp içeri giriyoruz. Florasanın soğuk ışığı altında eski koltuklar daha eski, buz gibi taban döşemesi daha soğuk ve onca evin arasında tek ışıklandırılıp süslenmeyen bu evin kendi başımıza yakmamız gereken sobası daha bir yanamaz görünüyor. Kasia’ya bakıyorum. Burada kalmak zorunda mıyız? Hayır, bizde de kalabilirsiniz, ama o zaman yarın gelecek olan arkadaşlar burada kalacaklar diyor.

Sorun değil. Ben turistim ve Noel sıcaklığını yaşayabileceğim bir evde olmak için ne ödemem gerekirse öderim. Iskra da aynı fikirde. Bavulları kaptığımız gibi Kasia’nın aile evine dönüyoruz sevinçle. Aile, iyi niyetle anlıyor bizi. Yataklarımızı hazırlıyoruz. Odamızdaki iki kanatlı dev balkon kapısı sokağa bakıyor. Defterime not almaya başlıyorum…

“Işıkları kapatsak bile, kasabanın ve balkonumuzun Noel ışıkları rengarenk odamızın içine giriyor. Hiçbir şey yapmadan koca bir Noel tatilini bu odada oturarak geçirebilirim. Dolu dolu mutluyum bugün. Ama’sız, ancak’sız. Dümdüz ve sadece mutluyum.”

26 Aralık 2005

Kayak egzersizleri sonrası, iniş denemelerinden tükeniyoruz ve teleferikle bu kasabanın en popüler kayak merkezine sahip Skrzyczne dağının en tepesinde, sıcak şaraplarımızı alıp şezlonglara uzanıyoruz Iskra ile. Kısa bir mola, tek ihtiyacımız bu. Kayak botları gülle gibi, biz alışkın değiliz ama yine de kolaya kaçmayacağız. İnişte teleferik peşinde koşmak yerine, tabana kuvvet, düşe kalka kayacağız. Söz. Hava nefis. Karşımızda, yumuşacık bir meyilin altında buzdan dev çam ağaçları, öylece donmuşlar. Daha genç olanları el sallıyor, biraz daha uzun ve dalları aşağıya sarkmış olanları diplerinde biten yavrularına eğiliyor. Tatlı bir sessizlik var. Güneş, beyaz olduğuna her daim yemin edebileceğimiz karları turuncuya boyamaya başladı bile. Her şeye gülüyoruz, vaktiyle birbiriyle ilgisi bile olmayan ama yıllarca aynı kampüste, aynı binada okuyan biz iki genç kadın, şimdi dünyanın başka bir ülkesinde aynı yere düştüğümüzden, için için şanslı olduğumuzu düşünüyor, evlerimize dönene kadar daha neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Hava sertleşir gibi oluyorsa da ruhumuz bu yumuşacık beyazlığa aldanmaya çoktan hazır.

Çocukluğumdan beri kardan müthiş etkileniyorum. Bu bir büyü. Temizleyen, gürültüleri örten, sert hatlara yumuşaklık veren, büyümeyi tersinebilir kılıp, insanı bir anda çocuğa çeviren coşkulu bir büyü… Kar, bir arada olmak, çocukken erken yatma kuralını kırabilmek, saat kaç olursa olsun tanecikler yerde on santim kalınlığa varır varmaz odunluktan kızakların çıkarılması demek. En azından Kanlıca’da kar böyle yaşanırdı.

Sis mi basıyor yoksa hava mı kararıyor, diye sordum. İçim huzursuzlandı ama zor anlar insanları daha hızlı götürür başarıya. Söz verdiğimiz gibi, okları takip et, kaymaya devam et. Dağın eteğine ulaşana kadar hava kararsa bile, şehrin ışıkları bize rehberlik edecek. Noel ışıkları… Iskra daha kayakları takmadan dualar edip, mırıltı halinde söylenmeye, söylenirken paniklemeye başladı bile. Kafasını dağıtmaya çalışıyorum, güldürüyorum, dağda mahsur kalma senaryolarını bir komedi hikayesine dönüştürüp daha seri hareket etmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Beni o kadar iyi tanıyor ki, bu çabamın altında titreyen sesimi ve zorlama rahatlığımı hemen fark ediyor. Havanın kararmasına daha 1 saat var, ama her saniye sis daha da kalın. Bunu nasıl fark etmedik ki? Bu kadar mı çok içmişiz? Benden uzaklaşırsa, 50 metre mesafeyi aşarsa onu bu siste asla bulamam. Yan yana kaymaya başlıyoruz. Dizlerimiz yorgunluktan titriyor. Alkol cesaret mi veriyor yoksa korkuyu mu körüklüyor anlayamıyorum. Düştüğümüzde, toparlanıp kalkmamız çok uzun sürüyor. Bazen kayakları tak çıkar yapmak zorunda kalıyoruz. Bu durumu azaltmak için hız kesip, yavaş ama düşmeden kaymaya çalışıyoruz. Iskra artık mırıldanmıyor. Sesli dua ediyor. Küfrederek dua ediyor. Yalvararak dua ediyor. Ardından yine sövmeye başlıyor. Başaramama ihtimaline karşı cep telefonumu çıkarıp Kasia’yı aramak için duruyorum. Bataryam donmuş. Telefonumun şarjı dolu, ama işlem yapamıyorum. Iskra telefonunu yanına almamış. Fakat dağı yarıladıkça daha az korkuyorum. Çünkü aşağıda teleferiğin hala çalıştığını görüyorum, artık inat etmenin bir anlamı yok, teleferikle ineceğiz yarıdan sonra.

Iskra da rahatlıyor. Biliyorum, düştükçe canı çok yanıyor, onu kaldırıp yardımcı oluyorum, ama birkaç dakika sonra ben de aynı durumda buluyorum kendimi.

Bir önceki gün Kasia’dan aldığımız dersler bize boş bir cesaret de vermiş anlaşılan. Acaba Kasia da bizi arıyor mudur? Onu da zor durumda bırakmış olabileceğimizi düşününce, utancım korkuma baskın geliyor. Şimdi o eve gireceğiz, bizi aramaktan herkes bitkin, keyfi kaçmış asık suratlar. Yemeğe yetişsek bari. Bu mahçubiyetle yemek yiyebilirsek elbette!

Dağı yarıladık. Sis artık o kadar kalın ki, teleferik istasyonunu asla bulamayız bu beyaz körlükte. Iskra’nın elini bırakmıyorum. 10 metre uzaklaşırsa onu kaybederim. Birbirimizi kaybedersek ölürüz. Ben böyle mi ölecektim? Aptalca, karda donarak! Kar düzleyici tankın altında kalarak! Bir hayvan tarafından parçalanarak. Artık panik içinde sesleniyorum. “Biz iki kişiyiz, teleferiğe yönlendirin bizi. Lütfen, biri bize yardım etsin.”

Ses yok. Oklar yok. Teleferik çalışmıyor, tellerden ve turnikelerden de çıt çıkmıyor. Artık neresi kayma hattı, neresi orman, neresi uçurum anlamak mümkün değil. Ağlayarak haykırıyorum. Bildiğim her dilde, KAYBOLDUK, BİZİ BULUN! diyorum. Dağın yarısına gelenlerin dinlenmeleri için bir kafe olması gerekiyor civarda. Ne kadar yakınındayız bilemiyorum. Önümüzde mi, arkamızda mı bir fikrimiz yok. Bir iki dakika ağlamadan, dimdik durup konuşuyoruz. Telefonu bir daha deniyorum. Eldivenlerimi çıkarıp ısıtmaya çalışıyorum. Açılmıyor. Ekran sabit. Sigaramı çıkarıyorum. Ölsek de ölmesek de sigara içeceğim. Yakıyorum. İlk defa sigara içtiğim için daha erken ölecek olmanın korkusu ve kaygısını yaşamadan çekiyorum dumanı ciğerlerime.

Noel çanlarının asılı olduğu kafenin kapısı açılıyor. Zihnim bir an tertemiz oluyor. Bütün gücümle, Hey ordakiler, ingilizce bilen var mı? diyorum. Sanki ingilizce bilmiyor olsalar yardım istemeyecek miydim? Saçmaladığımın farkına varıp yine de devam ediyorum. Biz kaybolduk, kaymayı bilmeyen iki Türkiye’li öğrenciyiz. Bizi şehre indirin! Lütfen bizi burda bırakıp gitmeyin!

Patlayan kahkaha o kadar yakın ki, elimi uzatsam dokunacağım bu bulutun içinde. Birden dört vücuda ait dört kafa çıkıyor sisin içinden. Bize ilk yaklaşan Yeni Zelandalı oluyor. Kayabiliyor muyuz? Iskra ile birbirimize bakıyoruz. Evet kayabiliyoruz. Ama yo, hayır, birlikte kayma teklifinizi kabul edemeyiz. Ya hızla gider ve bizi geride bırakırsanız? Ya düşersek ve birbirimizi duyamazsak? Kar tüm sesleri emiyor. Bunları bir çırpıda söylüyorum. Soluksuz anlatıyorum. Giderlerse, kalırsak, ölürsek… Bu ihtimaller onların varlığı sayesinde yok oldu bir kere, yeniden canlanmalarına izin verecek değilim. Yeni Zelandalı’nın arkasındaki üç kişiden biri bir kız. Ayakta duramayacak kadar sarhoş. Ayağına kayaklarını geçirmeye çalışırken, adı Daniel olan erkek, ayakta durmasına yardımcı olmaya çalışıyor. Patrycja, kusarsan rahat edersin, haydi kus ve kendine gel, yoksa inemeyiz buradan.

Dördü aralarında konuşmaya başlıyorlar. İsminin Jay olduğunu öğrendiğim Yeni Zelandalı ve buranın yerlisi olan Pawel, bize yardım etmek için kalacak, diğer ikisi inecekler. Tamam, artık sakinim. Iskra, ikna oldun mu? İyi misin? Jay’le git, onu sakın bırakma. Bir şey olursa bana çığlık at, gel de, ne yapıp edip seni bulurum. Bana bir şey olursa ben sana seslenirim. Burada ölmeyeceğiz. Ne olursa olsun geri döneceğiz. Burası Türkiye değil, bu çocuklar bize zarar verecek gibi değiller. Korkma, ama yine de çok uzaklaşma. Hep konuş ki sesimiz birbirimize olan uzaklığı göstersin bize…

Pawel’yu takip ediyorum. Benden çok uzaklaşmaması için sürekli lütfen diyorum. Bu kadar hızlı değil. Sanki sihirli bir değnek ikisine birden değecek, sisin içinde bir anda yok olup gidecekler ve biz sessizliğe gömüleceğiz. Hayata bir tek konuşarak tutunabilirmişim gibi, soluksuz, anlamlı anlamsız ne varsa söylüyorum. Gdansk’ta müzik bölümünde okuyoruz, arkadaşımız Kasia da buranın yerlisi. Sen tanırsın, evlerinin alt katı galeri. Tanıyor musun? Babasının adı Mirek ya da ona benzer bir şey. Trenle geldik, geldiğimiz ev hariç hiç bir yeri bilmiyoruz. İlerde Iskra’nın sesini duydukça rahatlıyorum. Gülüyor hatta. Düşüyor, canı yanıyor, çığlıklar atıyor ve sonunda yine gülüyor. Daha rahatım ama şehrin ışıklarını hala göremediğimiz için ölüm korkumu yenemiyorum. Pawel’dan hiç ses çıkmayınca duruyorum. Artık görüş mesafemde değil. Dizlerim uyuşuyor. Konuşmaya devam ediyorum. Nerdesin?

Burnumun ucunda beliriyor. Nemli, mavi-gri gözleriyle bana bıkkın ve dik dik bakıyor. Sanki hiç kaybolmamışız, sanki bir parkta yürüyüş yaparken aynı bankta oturup soluklanıyormuşuz gibi, ismimi soruyor sakince. “Deniz”. Deniz diye tekrarlıyor. Zor değilmiş. Bak deniz, gerçekten ölebilirdiniz, ama ölmediniz ve bundan sonra da ölmeyeceksiniz. Artık susmalısın, ve enerjini saçma sapan şeyleri anlatmaya harcayacağına, dizlerine vermelisin. Yoksa asla şehre inemeyiz, anlıyor musun? Ölmeyeceksiniz. Kasia ve ailesine gelince. O domuz snoblardan bir kere daha bahsedersen seni gerçekten bu dağda bırakır giderim. Afedersin  ama koskoca kasabada evine gidecek başka aile bulamadınız mı?

Gerçekten oraya varacağız değil mi?

Evet. Gerçekten. Kaymalısın. Sadece düşme. Her seferinde seni toparlamaya gelmek demek, sürekli board’u takıp çıkarmak demek. Ben de yorgunum, üstelik içkiliyim de. Bana yardımcı olmaya çalış ve düşme.

Ben artık kayamam. Ağlamaya başlıyorum. Dizlerim yanıyor. Uyuşuyorum. Ben kayamam.

Ne demek ben kayamam? Nasıl çıktıysan öyle ineceksin bu dağdan. Çıkarken aklınız nerdeydi sizin, deli misiniz?

Ben de içkiliyim. Çıkarken teleferikle çıktık. İnerken de öyle inecektik.

Teleferikle inmek için bir dağa çıkılır mı hiç? O zaman kayakları neden aldın?

Almadık, kiraladık.

Ne fark eder ki?

Şimdi beni neden sorguluyorsun ki? Olan oldu. Evet ölmedik, teşekkür de ederiz, ama artık kayamam.

Çıkar takımlarını. Bana ver.

Neden?

Çünkü onları taşıyacağım. Ben kayarken sen de arkamdan ister koş, ister poponun üzerinde kay. Bunlar olmadan belki daha hızlı gelirsin.

Hayır hayır! Olmaz. Sana veremem.

Bak ben hırsız da değilim, manyak da değilim. Sorunlu biri hiç değilim. Ya daha çok debelenirsin, ya da arkamdan yürüyerek gelirsin.

Tamam. Peki. Artık daha çok ağlıyorum. Jay ve Iskra da yanımıza gelip oturdular. Iskra halime gülüyor. Şimdi neden mi ağlıyorum? Herkes bana gülüyor. Biraz önce ölme ihtimalimizin olduğu gerçeğini ne çabuk unuttular? Pawel elimden tutup ayağa kaldırıyor beni. Korkma Deniz. Ben buranın insanıyım. Ağla istersen, beklerim, ama korkudan ağlama bari.

Iskra ve ben, birlikte çıkarıyoruz takımları. Çocuklara teslim ediyoruz. Kaçmıyorlar. Aralarında konuşup gülerek yavaşça, su gibi kayıyorlar. İlk defa o zaman fark ediyorum, ellerim yaralanmış düşüp kalkarken. Yerden biraz kar alıp, kanı temizliyorum. Canım yanıyor. Arkalarından bata çıka yürürken biz de gülmeye ve bu maceranın tadını çıkarmaya başlıyoruz. Okula döner dönmez annemlere bir mektup yazıp anlatacağım bugünü diyor Iskra. Anlat da bir daha dağlık yerlere göndermesinler seni!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s