Quartz

Kalbi bütün gezegeni diri tutacak kadar güçlü atıyordu. İlk defa, bir sevgili ile buluşmak için izin almıştı annesinden. On üçüncü yaşını henüz doldurmustu ve çok mutluydu.

96 yılının nemli ve yakıcı Temmuz ayında, durakta beklemeye başladı. Duran ilk otobüsten inecekti çocuk. Söyleyeceklerinin provasını yapıyordu inmeden önce. Kız sadece bekliyordu. Pantolonu, gömleği ve sandaletleriyle, sıradan her çocuk gibi, olağanüstü hisler biriktirerek bekliyordu.

Kırmızı bir otobüs durdu. Üç-dört kişinin peşi sıra çocuk da indi. Sarıldılar birbirlerine. Çocuk kızın ıslak ellerini, buz gibi ellerinin içine aldı ve yürümeye başladılar.

“Bir yerde oturunca verecektim, ama sabırsızlanıyorum, sana bir hediyem var” dedi çocuk. Durdular. Bol pantolonunun cebinden sürtünerek güç bela çıkardığı büyük ve şeffaf bir quartz taşını kıza verip, alnından öptü. “Sen inanmayabilirsin ama ben quartz’ın, ona iyi bakarsan sana iyi baktığına inanırım. Buradan uzaklara gittiğinde seni koruması için ikna ettim onu.” dedi.

Kız çok sevindi. Quartz’ı alev alev yanan güneşe tutup içindeki ışık parçacıklarını izledi bir süre. “Beni koruyacağına eminim” dedi muzipçe. Girmek üzere oldukları ara sokağın başında, sıcaktan kupkuru olmuş dudaklarını öptü çocuğun.

“Ben de seni, çocukluğumun geçtiği, her hafta sonu gidip bisiklete bindiğim, kozalak topladığım sihirli ormanıma götüreceğim” dedi kız. “Yalnızca orada göreceksin her ikisini de köprülerin. Bu manzarayı İstanbul’un hiçbir yerinde henüz görmemişsindir.”

Adımları hızlandı. Sohbet etmeyi bıraktılar. Dik yokuş nefes aldırmıyor, konuşmaya olanak bırakmıyordu çünkü. Ormanın girişindeki büfeden su ve çikolata aldılar. Çocuk kızın sırtındaki çantanın fermuarını açtı, içine attı aldıklarını. Ormanda yürümeye başladılar.

Öğle saatlerinde, güneşten kaçmak üzere, piknik yapanlar için ayrılan kuytu ve gölge bir yer seçtiler kendilerine. Büyük bir tahta masa ve etrafında oturacak banklar vardı. Çam, ıhlamur ve söğüt dalları birbirine girmiş, bulundukları noktayı izole etmişti ormanın geriye kalanından. Dalların arasından iki köprü de görünüyordu gerçekten, çocuk yerden aldığı bir kozalakla oynamaya başladı.

“Harikalar Diyarı gibi, değil mi?” dedi kız. “Sonbaharda gelseydik zehirli mantarları da görebilirdin, ama bu aylarda yalnızca kuru dallar ve yapraklar var. Yine de renkler çok güzel, ben burada resim yaparım bazen.”

İkisi de aynı banka, yüzleri birbirlerine bakacak şekilde oturmuşlardı.

“Ben çok uzun zamandır böyle bir yerde bulunmamıştım. Annemle babam çalışıyorlar ve hiçbir hafta sonunu böyle geçiremiyoruz. Zaten ayrı yaşıyorlar.” dedi.

Kız, çocuğa yaklaşıp sarıldı. “Olsun”, dedi, “bak, ben varım, sen de bizimle gelirsin istediğin zaman.” Çocuk ellerini tuttu kızın.

Bir kaç gün sonra güneye taşınacaklardı. Bu son görüşmeydi, her ikisi de biliyordu. Kız ağlamak istemiyordu, konuyu kendilerine ve hissettiklerine getiremiyordu bu yüzden. Çalı çırpıdan özenle bahsediyor, gülebilecekleri bir malzeme arıyordu.

İki adam belirdi çalılıkların içinde. Banka yaklaştılar.

“Buyrun” dedi çocuk gülümseyerek.

“Kimlikler” dedi adam.

“Siz kimsiniz?” diye sordu kız.

“Sivil polisiz” dedi gözlüklü ve bıyıklı olanı.

“O halde ben de sizin polis kimliklerinizi görebilir miyim?” diye sordu çocuk.

Adamlardan iri yarı ve tıraşlı olanı çocuğun üzerine yürüyüp, gömleğinin yakasından tutup havaya kaldırdı ve yere attı. Çocuk direnmeye çalıştıkça adam onu yeniden yere seriyordu. Kız hayatında ilk defa bu kadar çaresiz kalıyordu. Neler olduğunu bir türlü anlayamamıştı.

“Neden böyle yapıyorsunuz ki ona? Alın kimlikleri, sizin olsun” dedi ağlayarak. Korku içindeydi. Titreyen elleri çantasının fermuarını bir türlü açamıyordu. O sırada iri yarı tıraşsız adam çocuğun kafasını tahta banka üst üste vurmaya başlamıştı. Öldürecekti. Bunca darbeden sonra kim kurtulabilirdi ki? Gözlüklü ve bıyıklı olanı cebinden bir çakı çıkardı. Kızın üzerine yürüdü.

“Gıkını çıkartırsan, seni burada öldürürüm, anladın mı, öldürürüm” diyordu sürekli.

Kızın kulakları tıkanmıştı. Sesler birbirine karışmıştı. İri yarı tıraşlı adam yere düşen çocuğun midesini tekmeliyordu. Çocuk hareketsiz kalmıştı artık.

Derin bir sessizlik vardı şimdi. Kız, yerde kanlar içinde yatan sevgilisine bakıyor, ona yaklaşmak için adım atmak istediğinde adamların ikisi de kızın kollarına yapışıyor ve daha uzağa sürüklüyordu.

Dudakları oynuyordu adamların, bir şeyler söylüyorlardı belli ki, ama kız bir türlü duyamıyordu. Kulaklarına vurdu bir kaç kez. Ardından bir tokat geldi suratının ortasına. Yere yığılmıştı.

Adamlardan gözlüklü ve bıyıklı olanı kızın bacaklarının üzerine oturmuştu. İri yarı ve tıraşlı olan, arkasına geçmiş kızın gömleğini çıkarmaya çalışıyordu. Kız direniyordu ve adamların yüzüne bakamıyordu. Gözleri sevgilisine kilitlenmişti, lütfen diyordu içinden, hareket et, tek bir hareket, ölmemiş ol, gerisi önemli değil diyordu. Çocuk hareketsiz yatıyordu.

Gözlüklü adam kalkmıştı kızın bacaklarının üzerinden, şimdi pantolonunu çıkarmaya çalışıyordu, hem kızın hem kendisinin. Diğeri hala arkada, kızın elllerini tutuyordu. Çakı onun elindeydi.

Ölmemeliyim diye düşündü kız. Ölmemeyi başarırsam sonraki seçenekleri bir şekilde atlatırım. Ama ölürsem, biter. Ölmekten daha büyük bir korkusu yoktu kızın. Çakı, bütün adaleti bozmuştu bir kere. Direnmeyecekti.

Direnmedi. Hissetmedi de. Gözlerini bir an olsun yerde yatan sevgilisinden ayırmadı. Kulakları yavaş yavaş duymaya başlıyordu. Duymamasını tercih ederdi. İğrenç yeterli bir kelime olmayacaktı hiçbir zaman o anı , o sesleri, o görüntüyü anlatmaya.

“Ben daha 13 yaşındayım, neden yapıyorsunuz” diyordu.

Bu defa adamlar duymuyorlardı.

Dışardan bir ses böldü her şeyi. Kalabalık bir ailenin piknik için uygun yer arayan üyeleri yaklaşıyordu. Adamlar birkaç saniye içerisinde toza dumana karışıp kayboldular.

Kız, hiç tereddüt etmeden kalktı, giyindi, sevgilisinin ve başkalarının önüne çıplak çıkmak istemiyordu. Çocuğun yanına koştu. Ölmemişti.

Ağlamayı bıraktı kız. Çantasını ve sevgilisini sırtlayıp bütün gücüyle koşmaya başladı. Hala kan akıyordu çoçuğun alnından. Şehrin içine indiklerinde pansuman yaptırdılar bir eczanede.

Kız, sandalyede bitkin bir halde oturmuş, quartz’a bakıyordu. Ölmedim dedi içinden. Ölmedik. Bizi gerçekten korudun mu?

Çocuk evine dönmeye hazırdı artık. Vedalaştılar. Ayrı yöne hareket eden otobüslere bindiler.

Yıllar geçti aradan… Hala aşıktılar, hala yılın belli zamanlarında bir araya geliyorlardı. Kız, o günden bahsetmeden duramıyordu. Çünkü gerçek dışıydı ve gerçekle bağlantısını yakalamaya ihtiyaç duyuyordu. Hazmedebilmek için.

Çocuk, tıpkı o Temmuz ayındaki gibi, buz gibi elleriyle kızın ellerine sarıldı.

“Biliyorum, çok yara aldık o gün,” dedi, “ama hiç düşündün mü, dünyada kaç kişi aynı saniyeler içerisinde aynı anda hem çaresiz, hem aşık, hem mutlu, hem umutlu, hem korku içinde, hem telaşlı, hem üzgün, hem yaralı, hem sağlam olabilirdi? Biz, o gün öyle şeyler yaşadık ki, insanları bir araya getirmesi yıllar süren o derin duyguların hepsini aynı dakikalar içerisinde her uzvumuzda hissettik. Bizim ilişkimiz herhangi bir ilişki olmayacak, bir gün aşık bile olmasak birbirimize, ilişkimiz sıradan olmayacak. Hiçbir olay tek yönlü değildir. Her şey senin bakış açınla gelişir. Bir de yapıcı tarafından bakmayı dene benim için.”

Reklamlar

Bir Yolculuk, Üç Durak

Bitkindim. Son 28 saattir uyuyacak vakit bulamamıştım. Uzun bir veda partisiydi. Belki de en çok ağladığım günlerden biriydi. Kendimi anlamaya başladığım bir ülkeden, ailemin yanına dönüyordum. Bavullarım, notalarım, klarnetim son defa uyuduğum bu ufak odanın kapısında hazırdı. Onlarca arkadaşımla vedalaşmıştım. Odamın telefonu son defa çaldı. Taksi gelmişti.

Sürükleyerek asansöre yükledim bavulumu. Asansörün kapısında gelecek Cuma Mariacka caddesinde okulun vereceği bir yıl sonu partisinin afişi vardı. Güldüm. Parti şehriydi burası. Her şey için kutlama yapılan, votkaya her an bahanesi olan insanların şehriydi.

Binanın kapısından çıktığımda taksi şoförü yapıştı çantalarıma. Gözlerim hala ıslaktı ve şoför bu duruma hiç de yabancı görünmüyordu. Siz oturun, isterseniz bir sigara yakın, peçeteler sağ ön koltuğun arka cebinde, belki lazım olur dedi adam.

Havaalanına yaklaştıkça sis de yoğunlaştı. Şimdi, her şeyiyle tanıdık olan sevimli taksi şoförüm de yoktu. Bavullarımı ana kapının yanına bırakıp, bana başarılar dileyip öylece gitmişti. İçeri girdim, ekranlardan uçağıma ve biniş kapısına baktım. Gdansk – Varşova, 6 saat rötarlı diyordu.

Hiç isyan edecek gücüm yoktu. Sessiz bir köşeye sürükledim kendimi. Pufuduk koltuklara gömülüp ayaklarımı uzattım. Sırt çantamdan defter ve kalem çıkarıp gördüğüm her şeyi yazmaya başladım. Kokuları, sesleri, veda edenleri, bavul sürükleyenleri, bagaj kapasitesini aşanların küfrede küfrede bavullarını açıp içlerinden salkım saçak çıkardıkları giysileri, dergileri.

Nihayet ekranlar yolun bana göründüğünü söylediğinde o bahsedilen 6 saate ek olarak eşantiyon gelen 2 saati de yemiş bitirmiştim.

Uçağa yürüdüm, yerime oturdum ve sadece uyudum. Uyandığımda, İstanbul’a aktarma yapacağım Varşova’daydım. Sırt çantamı alıp sigara içmek üzere havaalanının dışına yürürken bir anons duyuldu. İstanbul uçağı sis nedeniyle piste inemiyordu. En iyi ihtimalle 9 saat sonra kalkacaktı. Yorgunluktan dizlerim titremeye başlamıştı, ama bu defa bir köşede oturmak gelmiyordu içimden. Bir taksiye atladım ve şehrin içine daldım. Nereye diye sordu adam. Siz gidin, ben size söylerim dedim. Trafik ağır akıyordu. Ana caddenin hışmından kaçan ara sokaklara takıldı gözüm. İsmi Alman işgali sırasında verilip, Ruslarca bambaşka bir isme dönüştürülmüş bir sokağın başında indim taksiden.

Başım dönüyordu. Saatlerce sersem gibi yürüdüm. Binaların süslemelerine ve sokak isimlerine bakmaktan boynum ağrıyordu. Yine de evime dönmeden önce daha fazla sokak görmek için yanıp tutuşuyordum. Gözlerim kararmaya başladığında havaalanına giden bir tramvaya bindim.

Şimdi biniş kapısında tanıdık cümleler vardı. Türkçe konuşan adamlar, kadınlar… Uçağın kalkışını hatırlamıyorum, bayılmak üzereydim.

İstanbul’a geldiğimde gece yarısını geçiyordu. Vakit kaybetmeden bagajlarımı alıp iç hatlara girmem ve ilk Bodrum uçağına yetişmem gerekiyordu. Hızla çıktım kalabalığın içinden. Uyku iyi gelmişti. Bavullarımı bu defa İstanbul’da sürüklüyordum ve avuç içlerim su toplamaya başlamıştı. İç hatlara girdiğimde korkunç bir karışıklık ve kalabalık vardı. Gürültüden anonslar duyulmuyordu. Mayıs’ın 18’indeki bu kalabalık, iki-üç günlük tatil için çıkacağı yolculuk öncesi havaalanında birbirinin üzerinden atlıyor, bağırıp çağırıyor, kayıp çocuklar annelerini arıyor, rötarlı uçak yolcuları yerlerde, banklarda, her yerde uyukluyorlardı. Bilet satan gişelere yaklaştığımda, gişelerin hepsinin kapalı olduğunu gördüm. Artık vurgun yemiş gibiydim. Tek istediğim bir biletti, ve ancak 6 saat sonra alabilecektim. Bir süre kendimle konuştum. Oturup beklememi tembihledim uslu uslu. Canımı sıkacak bir şey yoktu, insanlar neler yaşıyorlardı. Alt tarafı önce 6 + 2 saat, sonra 9 saat ve sonra başka bir 6 saat daha beklemiştim, yine bekleyecektim… Yemek yedim… Berbattı. Kahve içtim, berbattı. Sigara içmeye gidecek gücü kendimde bulamıyordum. Bavulları bırakabileceğim tek bir yer bile yoktu ve ellerim çok acıyordu, çıkışa kadar sürükleyemezdim. Üstüm başım darmaduman olmuştu artık. Derhal evime gidip banyo yapmak istiyordum. Geriye kalan her şey beklemeliydi…

Hava ağarırken, gişeler açıldı. Önce hiçbir uçağa yer kalmadığını söylediler. Sonra iptal olan bir bileti sabah 8 uçağına almayı başardım, ancak bankonun önündeki sıra o kadar uzundu ki, zaten ancak 8’de biterdi. Yine de şansımı denemek istedim ve sıraya girdim. En öndeki adam, arkasında bekleyen karısının ve çocuklarının girişini yaptırıyordu. Onların arkasında ve benim önümde duran adam havalara bakıp sinirli sinirli söyleniyordu. Gözlerimi kapattım. Seslere dayanabiliyordum, ama uykusuz gözlerim bu harareti kaldıramıyordu artık.

Birden yere yığıldım. En öndeki adam, benim önümdeki adama sille tokat girişmek isterken, önümdeki adam üzerime düşmüştü.

Birden, bütün alanı dolduran bir çığlık attım.

YETER! dedim. Yerden kalktım ve bir kere daha bağırdım. YETER ARTIK!

“50 saattir uyumuyorum, 4 saatte gelinecek yolu 22 saatte geldim ve şimdi derhal uçağıma binmek istiyorum” diye haykırdım.

Önce cılızdı alkışlar. Ağlıyordum. Sonra takım elbiseli bir adam geldi yanıma. Telsiziyle birini anons etti. Yanımdan ayrılırken kıpırdamayın dedi. Kıpırdamıyordum. Benimle birlikte bütün alan hareketsiz, sessizliğe gömülmüştü. Başka bir takım elbiseli geldi, yanındaki adama bagajlarımı verdi, koluma girdi ve beni business giriş kapısından içeri sokup, uçağa bindirdi. Hosteslerden birine, hanımefendiyi derhal koltuğuna yerleştirin ve ihtiyaçlarına yardımcı olun dedi.

Bodrum’a inene kadar tam 50 dakika hem gülmekten hem ağlamaktan telef olmuştum.

Kapıdan son kez çıktığımda, ılık bir esinti vardı ve annem en güzel rujunu sürmüş, kollarını açmış gülümsüyordu. Evime geldiğime hiç bu kadar sevinmemiştim.

Adam ve Her Şey

Badem ağacının Mart güneşini görüp kandığı, ve erken açtığı için gelinliğini Mayıs’ın ilk haftasına kadar taşıyamadığı, ılık bir sabah. Adam ve kadın henüz bitirdikleri kahvaltıdan kalanları, bahçe masasından eve taşıyorlar. Kendisini kedi sanan sarı bir köpek, 4 yavru kediyi emziriyor.  Kedilerin annesi bir mahalle kavgasi esnasinda ya öldü, ya kaçtı kurtuldu, bilinmiyor.

Mutfağa girdiklerinde adam kadına öğleden sonra gelecek misafirler için yapacağı hazırlıkta yardım isteyip istemediğini soruyor. Kadın, çöp kutusunu işaret ediyor.

“Yalnızca giderken onu atmayı unutma”.

“Peki” diyor adam, kırışık ellerini şöminenin üzerindeki tütün kutusu ve kağıtlarına uzatıyor, gazetelikten okunmuş, eski tarihli bir gazete kağıdı alıp, bahçeye çıkıyor.

Masada, tepside yer kalmadığı için mutfağa götürülmemiş olan peynirin başında 3 yetişkin ve yabancı kedi görüyor. Hiddetleniyor adam. Masanın üzerine atılıp kedileri dağıtmaya, yer yer küfretmeye başlıyor. Öfkesi öyle taşkın hale geliyor ki, yumruğunu masaya indiriyor.

Oysa daha ilk gürlemesinden itibaren ne peynir kalıyor ne kedi ortalıkta.

Kadın dışarı fırlıyor, şaşırıyor, duyduğu seslerden çok kötü bir şey olduğunu anlıyor.

Adamın, artık çoktan yüzlerce metre uzaklara kaçışmış olan kedilere hala haykırdığını görünce, sakince masaya yaklaşıp, etrafa saçılmış kırıntılar arasında kalan boş peynir tabağını alıyor, mutfağa geri dönüyor. Çok işi yok, ancak yine de oyalanıyor. Bahçeye bir süre çıkmıyor.

Belki bir saat sonra, kadın iki kahve yapıp, yeniden bahçede beliriyor. Masanın etrafında sessizce gazetelerini okuyorlar. Adamın hiddeti sönmüş, adeta keyfi yerine gelmiş belli.

Kadın indiriyor gazetesini. Adamın sardığı sigaralardan bir tane alıp yakıyor.

“Senden rica ediyorum” diye söze başlıyor kadın. “Bir daha lütfen, doğanın parçalarından herhangi birine, hele ki senin aklına ve yaşamsal deneyimine sahip olmayıp, yalnızca içgüdüleri ile yaşayan canlılarına, kendi üşengeçliklerimizden, dikkatsizliklerimizden ve ihmalkarlıklarımızdan kaynaklanan sebeplerle kükreme ve ürkütme. İnsan dışında hiçbir canlıdan bizim çıkarlarımızı gözetmesini ve ayağını denk almasını bekleyemeyiz, değil mi canım?”

Adam, mahçup, kalkıp sarılıyor kadına. Yaptığına anlam veremiyor. Oysa ne sakin ve sabırlıdır. Acaba kendisine mi kızgındır?

Tül ve Kar (4. Kısım)

31 aralık

Kasia’ların evinde, okul arkadaşları olarak yeniden ve son kez masanın başında bir aradayız artık. Opera bölümü şan öğrencisi Adam, kornocu Pawel ve sevgilisi Agnieszka, ismini hatırlayamadığım neşeli bir çift ve Adam’ın en yakın arkadaşlarından Radek, Iskra ve ben, Kasia ve beni her konserinde müthiş etkileyen, soyadını ancak iki ay sonra telaffuz edebildiğim klarnetçi sevgilisi Andrzej ve Kasia’nın kibirli ailesi, hepimizin yüzünde aptal bir müteşekkir ifadeyle yemeklerimizi yiyoruz. Aşık olduğumu neredeyse bütün Szczyrk’a ilan ettiğim için sık sık sorguya çekiyorlar. Girip çıktığımız bakkal ve marketlerde Szczyrk’lı Pawel’nun, Türkiye’li ama Gdansk’ta okuyan bir sevgilisi olduğunu, sokaklarda deli gibi şarkılar söyleyip, Noel gecesi bir grup gelenekçi hristiyan gençle evlere girip çıktığını, votka içip, dans ettiğini bilmeyen yok. Kasia arada küçümser bir ifadeyle sevgilisine, aşık olduğum adamın kimlerden olduğunu anlatıyor, tek kelimesini bile anlamıyorum ama bütün ifadesi bana yeterince açıklıyor.

Adam, okulda en yakın olduğum arkadaşlardan biri. Sigara içmek için dışarı çıkmadan önce, ona mesaj atıyorum ve bu yapay gülüşmeler ve berbat tavuklu – bezelyeli jöleden kurtulabilmek için desteğini istiyorum.

Telefonunu cebinden çıkarıp, bana göz kırpıyor, gülüyor.

Bir mesaj geliyor. Bu gece Oscar’ı bana verecekler, görürsün!

Gülüp, portmantoya seyirtiyorum masadan. Paltomu ve botlarımı giyip dışarı atıyorum kendimi. Biraz sonra Adam ve Iskra da kadehleri ve sigaralarıyla bahçedeler. Bir süre, Kasia’nın ailesinin taklidini yapıp, kibirleriyle dalga geçiyoruz. Arada Adam’ı sıkıştırıp bizim hakkımızda konuşulanlardan az çok bahsetmesini istiyoruz. Bizi garipsediklerine şüphe yok. Ama en çok giysilerimizi beğeniyorlarmış. Takılarımız ve giysilerimiz onlar için bir kaç yüzyıl gelecekten gelmişiz gibi, bunun farkındayız.

Bu akşam çok iyi oynadım. Oscar benim! diyor Adam. Haklı. Zor bir yemekti.

Pawel ve Jay’e ulaşırsam, gece yarısına sizinle girdikten sonra devamını Pawel ile geçirmek istiyorum, bir sakıncası olur mu?

Hayır, bu senin hayatın, senin tatilin, burayı bir otel gibi düşün ve canın ne istiyorsa onu yap, ama herkesin uyuduğu bir saatte gelemezsiniz, sabah dönersiniz.

Tamam o halde! Biz, en azından ben, gece burda olmayacağım. Sabaha kadar sokaklarda Pawel ile yürümek istiyorum.

Gelecek mi dersin?

Aralık’ın son günü, 5 gündür Pawel ile görüşemiyoruz. Telefon numarasını almak aklıma bile gelmemişti. Jay’in telefonunu arıyorum, ama açan yok. Yaşadıkları yeri biliyorum ama her zaman olduğu gibi rastlaşalım istiyorum. Sokakta, restoranda, dağda ve ne olursa olsun birimiz bir diğerini aramıyorken, pat diye buluşalım.

Evin alt katındaki ışıl ışıl galerinin penceresine yaslanıp sokağı izliyorum. Onu yakın zamanda bir daha göremeyeceğim. Okul Ocak’ın üçünde açılacak ve biz ikisinde çoktan trende olmalıyız. Her şeyi kaybediyormuşum gibi, vücudum uyuşarak düşünüyorum bunları. Iskra beni güçlü ve mutlu kılacak her yardımı yapıyor, ama aşık olduğum gerçeğini değiştiremeyeceğini bildiği için halime giderek daha çok üzülmeye başlıyor.

Seni hiç böyle görmemiştim. Aşıkken ne kadar güzelsin, ne kadar iyi görünmeye başladın. Ben de şimdi aşık olmuş olmayı isterdim, sen heyecandan sokaklarda hoplaya zıplaya yürürken, sana eşlik etmek isterdim.

Jay pek aşık olunacak adam değil, öyle değil mi?

İyi biri, biliyorum, ama beni biliyorsun, senin kadar boşverci olamıyorum ben.

Gülümsüyor bana. Ne anı ama! Bomboş geldin, aşık gidiyorsun. Gözlerin hep nemli ama çok mutlusun. Bunu da yazacak mısın?

Önce yaşayacağım.

Eve giriyoruz. Kasia’nın babası gece yarısına yakın hepimize fişek veriyor. Sokağa çıkıp kar tepeciklerine saplayıp, tam gece yarısı ateşleyeceğiz.

Hazırlanıyoruz. Yemekte giydiğimiz abiye elbiseleri üzerimizden atıp, hemen kalın fitilli kadife pantolonlarımızı giyiyoruz. İki çift çorabı da dizlerimize kadar çekince tamam. Bir yandan gelirken yanımızda getirdiğimiz bir şişe Baileys’i dikiyoruz kafamıza. Her şeye rağmen eğlenmek böyle olmalı. Bu sırada nihayet bir mesaj geliyor. Gece yarısından sonra saat birde buluşacağız Kübalı’nın barının önünde.

Iskra, gelmek istemiyorsan zorunda değilsin, ama ben kesinlikle gideceğim. Burada daha çok eğleneceğini düşünüyorsan, kalabilirsin, benimle gelmiyorsun diye bozulmam, biliyorsun.

Bilmiyorum. Orada da, burada da yalnız olacağım aslında. O an geldiğinde karar veririm. Kalırım veya seninle gelirim. Sen dert etme, şimdi gidip eğlenelim!

Sarılıyoruz birbirimize. Uzun zamandır, bütün duygularımı bu kadar ortak yaşadığım, içinden eksiltmeden veya üzerine katmadan paylaştığım bir arkadaşım olmamıştı. Eskişehir’de izole bir hayatım vardı. Arkadaşlarımın bir çoğu başka fakültelerdendi ve bizim binamız kampüsün derinliklerinde olduğu için, her zaman ben gitmek zorunda kalırdım daha ortalıkta olan diğer binalara. Iskra ve beni, birbirimizi bu kadar sorgusuz anlayan ve kabullenen insanlara çeviren şey yabancı bir ülkenin verdiği yalnızlaştırma gerçeği olup olmadığını asla bilemeyeceğim. Gdansk’ta bir odayı paylaşmadan önce neredeyse hiç görüşmüyorduk. Gdansk’tan döndükten sonra da neredeyse hiç görüşmedik. Polonya’nın bize kattığı bağımsızlık ve kimseye hesap vermeme özgürlüğü, her saniyemizi çıkarlardan uzak ve doğal yaşamamızı sağlıyordu. Dolayısıyla birbirimizi anlamaya daha yakındık. Herkesin sonunda küsüp gideceği kavgalar, bizde kahkaha ve göz yaşı ile sonlanıyor ve sonunda yine aynı nutella kavanozuna parmak batırıyorduk. Onun bütün ikilemlerine, özlemlerine birinci elden şahit oluyordum. Hayatında değiştirmeyi çok istediği şeyler için ona cesaret vermeye çalışıyor, bana göre doğru olmayan bir çok kararını eleştiriyordum.  Belki ingilizceyi daha iyi konuştuğum için ilk aylarda o ve arkadaşlarımız arasında köprü rolü gördüğümden, belki de yalnızca liderlik özelliği taşıyan biri olduğum için, bir süre sonra büyük bir kavga patlak verecekti, seziyordum. Üstenci davranmamak için, onun fikirleriyle ortak hareket edebilmek için çaba sarf ediyordum, çünkü çok kırılgan olduğunu biliyordum, ama yeterince iyi değildim ve son aylarda maddi kaynaklarımız da tükeniyordu. Bolluk içinde yaşarken sapasağlam duran taşlar, herkesin hayran olduğu kıyafetlerimizi odamıza getirdiğimiz ütü masası üzerinde sergileyip satmaya başladığımız günlerde ayaklarımızın altında un ufak olmaya başlıyor, sinirlerimiz de harap oluyordu. O günlerde birbirimizden uzaklaşmaya başladık ve bir an önce 17 Mayıs’ın gelmesini, uçağa binip evlerimize dönmeyi bekler olduk. Artık ne nutella vardı ne de bira. Final sınavı ve guruldayan karınlarımızla saatlerce enstrüman çalmaktan başka hiçbir şey kalmamıştı yapacak.

Odamızdan çıktığımızda herkes paltosunu alıp bahçeye çıkmıştı bile. Fişekleri paltolarımızın ceplerine yerleştirip bahçeye çıkıyoruz. Şampanya şişeleri ve kadehler, soğutulmak üzere kardan duvara saplanmış. Sigara yakıyorum. Gözüm sokakta…

Fişekleri yakın çocuklar!

Ard arda göğe fırlayan fişeklerimizin izlerine, çıkardığı şekillere bakıp yorum yapıyoruz. Ellerimizde kadehler, birbirimize nice mutlu yıllar dilerken, sarılıyoruz, bağırıp çağırıyoruz ve sarhoş Polonyalıların şarkılarına eşlik ediyoruz. Kasia’ya ve ailesine teşekkür ediyorum sarılırken. Galiba, en renkli yılbaşımız bu, diyorum. Uzun uzadıya ve yarı sarhoş karşılık veriyor ve öyle umuyorum ki iyi dileklerini bildiriyor.

İnsanlar yeniden eve girerken, artık ayrılıyoruz. Iskra benimle birlikte gelmeyecek.

Bu senin büyün, onu bozmak istemiyorum. Jay’e selam, ama bugün dinlenmek istiyorum diyor.

O ve Adam, el sallayarak beni uğurlarken, Adam vicdan azabı çekmemem gerektiğini belirten bir göz kırpması ile destek oluyor bana. Şimdi her şeyi o bahçede bırakıyorum. Tarih Ocak’ın ilk gününü gösterirken, Pawel’ya giden buzlu kaldırımlardan hızla geçiyorum. Formaliteleri de geçmiş yıla gömmüş olmanın hafifliği var üzerimde.

Hava hızla soğuyor. Bir hedef belirlediğim zaman, diğer insanlarla paylaştığım o anın ortak gerçeklerinden bir anlığına sıyrıldığımı ve artık bütün dünyaya bir tülün ardından baktığımı hissederim. Ne zaman aşık olurum ve hedefim o aşkın tadını her şeye rağmen çıkarmak olur, o zaman bir kaç kat tül daha eklenir. Salome’nin tülleri gibi, aşkı yaşadıkça sönümlenir ve tülleri düşürmeye başlar, o ortak gerçekleri her an biraz daha berrak görmeye başlarım. Aşk bitince, insanlarla kaldığım yerden, onları izleyemeyeceğim kadar içlerinden devam ederim ortak hayatımıza.

Sokaklar hala çok kalabalık. Kalbim her adımda boğazıma daha yakın bir yerden atıyor. Yaprak gibi geniş kar taneleri süzülürken, hepsinin Pawel’nun beni izleyen gözü olduğu hissine kapılıyorum. Bana eşlik eden, beni ona taşıyan yumuşacık, soğuk ve nemli gözler. Yüz metre ilerde, varillerinden alevlerin yükseldiği ufak bir bahçe ve Kübalı’nın barını görüyorum. Kalabalık, gürültülü, alkollü ve daha gürültülü, gruplaşmış Polonyalılar. Barın üzerinde yoğunlaşmış sigara ve odun dumanı, kıvrılarak kızılımsı siyah göğe uçuyor. Saçağın altında görüyorum onu. Yıllardır görüşemeyen sevgililer gibi, kollarını açıyor beni fark edince. Hiç yanılmamışım, soğuk, yumuşak ve nemli gözleri, misinayı andıran şeffaf incecik dudaklarındaki kocaman gülümseme ile beni kollarının arasına alıp sarılıyor. Böyle soğuk bir günde artık üşümenin imkansız olacağını anlıyorum yüzümü omzuna yasladığım zaman.

Bazen her şeyi aynı anda ister insan. Hem gözlerini görmek, yüzünü izlemek hem de bir daha kaybetmemek için sıkıca sarılmak, hem yalnız kalıp dilediği gibi dokunup sevişmek, hem de kalabalığın arasında aşık olduğu insan ile eğlencenin içinde eriyip gitmek. Birine sarılmak isteyen insan, aynı anda yüzünü izleyemez halbuki… Hayatımda, gözlerimi kapattığım zaman bir çok şeyi aynı anda yaşayabildiğim bir an olmamıştı daha önce. Oysa Pawel ile birlikteyken bu mümkün oluyor. Gece bittiğinde, ertesi gündüzün üzerinden sekerek geçip yine geceye varsın istiyorum. Karlar kraliçesinin büyüsü böyle olsa gerek.

Saatlerce ayakta kalıp, öpüşerek sohbet ediyoruz. Zamanımız o kadar az ki, hem anlatıp hem yaşamaya ihtiyacımız var. Görmeye, dokunmaya, yaptığımız, duyduğumuz, hissettiğimiz her şeyi o anla ve kendimizle ilişkilendirmeye, ertesi gün oradan uzaklaşacak olan trene ve ayrı şehirlere rağmen o bağlantıları kullanıp aşkı sağlam kılmaya ihtiyacımız var. Bu bir nevi doyumsuzluk hissi. Hemen, her şeyi garanti altına alıp korumaya çalışma isteği. Birbirimizle ilgili etkisi altında kalıp büyülendiğimiz her bakış, her bilgi, her dokunuş gelecekteki mesafelerle dalga geçmek için cesaret veriyor. Bir gün bu aşkın yollara ve yaşam şartlarına meydan okuması gerekecek!

23 yaşındayım ve bu vakte kadar hareket alanım daraldığında, darda kaldığımda yalan söylediğim günler sayısızdır. Başarılı olabilmek için kendimi de inandırırdım. Bir gün beni kıskıvrak yakalamasından korkar, anlık ve acele yalanları bile iyi bir manevra ile ileride kurtarabilecek şekilde söylerdim.

Bugün, hiç aklımda yokken ve bir yandan Pawel ile konuşurken, gürültünün tam ortasında bütün gökyüzünün altında, ulu orta zihnimin bir yanıyla kendime söz veriyorum. Ne olursa olsun bir daha kendimi kandırmayacağım ve öncelikle kendime, sonra Pawel’ya ve ardından diğerlerine bundan sonra hiç yalan söylemeyeceğim. Yalan söylemek zorunda kalacağım hiçbir şey yaşamayacağım, yaptıklarımın arkasında durup, arkasında duramayacağım şeyler yapmayacağım. Böyle sözleri herkes verir kendi kendisine, ancak neden o anda bunu söylediğimi bilmiyorum. Yine de içimde bir serinlik hissediyorum ve mutluluktan erimek üzere, Pawel’nun elini tutup kalabalıktan sıyrılmak için kendimize yol açıyorum.

Varillerin sıcağı arkamızda kalıyor, yürüyoruz yeniden. Bu iki ayrı insanın yürüyüşü, şimdi tek bir vücudun yürüyüşü gibi duruyor. Aynı adımlarla, birbirimizin içine geçmiş bir halde, neredeyse ellerinin parçalı kemiklerini kendi elimin etrafında hissediyorum. Çok güçlü kavrıyor her elimi tutuşunda. Sigara almak üzere bir Kiosk’un önünde duruyoruz, boştaki eliyle cüzdanını çıkarıyor, diğer eli bir an olsun ayrılmıyor elimden, büfenin para koyma çıkıntısına koyuyor, para çıkarıyor, büfe sahibine uzatıyor, paketi ve bozuklukları alıp, cebine atıyor ve diğer eli, elimin üzerinde gevşemiyor bile. Ne yapıyor olursam olayım, senin varlığının bütün hücrelerimle farkındayım, olup biten her şey ikincil, ama aslolan sensin der gibi… İnsan bunu mu duymaya ihtiyaç duyuyor acaba? Birileri için hiç değilse bir süreliğine de olsa asıl olan haline gelmek mi tüm kavga? Vazgeçilemez olan kişi haline gelmek mi? Halbuki yaşam bu sorunun cevabını sık sık veriyor, kimsenin vazgeçilemez olmadığını genelde beklenmedik zamanlarda yüzümüze vuruyor.

Aşk, bildiğin gerçeklerin birçoğunu göz ardı edersen var. Reddetmek zorunda değiliz belki, ama aşk süresince göz ardı etmek şart. Günlük yaşamın köşesinden kuvvetle açılmış bir gedik o, günlük yaşamın bir parçası olamayacak kadar uçarı ve değişken. İnsan aşıkken gündelik her işini sakinlik içinde görür gibi dursa da, zihnen o gediğin ardında kaybolup gitmiştir çoktan.

Tül ve Kar (3. Kısım)

Nihayet şehrin ışıkları seçiliyor. Derin bir nefes alıyorum artık. Kurtulduk. Son bir yokuş var. Çok kaymaktan buz tutmuş. Kaygan ve bir beton gibi sert. Tepedeki yumuşak ve temiz karlardan eser yok artık. Gri, taşlı, yer yer izmaritlerin ve diğer çöplerin gömüldüğü pis bir yokuş. Gözlerimizi kapatıyoruz ve kendimizi popo üzeri aşağıya bırakıyoruz. Daha önce hiç bu kadar hızlı kaymamıştım. Gülmekten katılmak üzere, yokuşu geride bırakıyoruz. Çocuklar kayakları yolun kenarında, küremekten ufak bir tepeciğe dönüşmüş kar yığını içine saplamış, bizi bekliyorlar. Mahçup, yaklaşıyoruz. Önce özür mü dilesem, yoksa teşekkür mü etsem bilmiyorum. Planlı konuşmak istiyorum. İkisini ifade edecek bir kelime ararken, neon ışıkların gözlerinin içinde yanıp söndüğü Pawel’ya bakıyorum.

Evet, geldik, getirdiniz. Yarın nerde kaybolalım?

İkisinin de yüzleri sıcacık. Gülüyorlar. Bir şeyler yemezsek öleceğiz diyor Jay. Haydi, burdan gidelim artık.

Takımları yüklenip yürüyoruz. Iskra da aç. Çocuklardan bir telefon istiyorum. Bir sorumsuzluk yapmadan önce bütün sorumluluklarımı yerine getirme alışkanlığımı hala kaybetmemişim. Kasia, biz dağda mahsur kaldık ama birkaç kişinin yardımıyla inmeyi başardık. Yemeğe gelmiyoruz, çünkü bitkiniz ve önce şu kayakları teslim etmemiz gerekiyor. Biraz dinlenmeye ihtiyacımız var.

Kasia çok kızgın ama haber aldığına mutlu. İyiysek mesele yokmuş. Bitti.

Dördümüz de sohbet ederek yürümeye başlıyoruz. Tıklım tıklım olmayan loş ışıklı bir restorana giriyoruz. Karşılıklı diziliyoruz tahta masanın etrafına. Biralar ve yemekler geliyor. İnsanları, mekanı, buharlı camdan görünen sokağı hayranlıkla izliyorum. Şu mahçubiyetimden bir türlü kurtulamıyorum. Pawel dik dik bakıyor. Önce teşekkür mü edeceğim, yoksa özür mü dileyeceğim. Her ikisini, sırayı önemsemeksizin söyleyebilirim, ama benim için çok fark ediyor. Önce özür dilersem, konuşmanın seyri diğer yoldan daha farklı olacak. Bu detayın onun için çok fark edeceğini hissediyorum. Beni zorluyor. Gözleri, ben sessizleştikçe daha çok üzerime dikiliyor. Aklımı okur gibi, beni yönlendirecek herhangi bir ifadeyi benden saklayarak bakıyor. Bu kadar kendi halime bırakılmak beni hiç böyle güç bir durumda bırakmamıştı.

Kurtarılmaya ihtiyaç duyacak kadar çaresiz bir an olmamıştı hayatımda, özür dilerim.

Kolay bir hayatın olmuş demek ki. Hiç başkasına ihtiyaç duyacak kadar çaresiz kalmadan bu yaşa gelmek iyi bir şey.

Teşekkür ederim, üzerine çok güldük belki, ama bir buçuk saat önce ölmek üzere o dağda kalmadıysak, bu sizin sayenizde oldu. Şimdi dört bira yerine iki bira söylüyor olabilirdiniz ve biz donmaya başlamış olabilirdik.

Ölmek o kadar kolay değildir. Donmayı beklemek yerine, bütün içgüdülerinle yeniden ayağa dikilip kayardın, emin ol.

Elbette kayardım, ama yolu bilmiyordum, üstelik sis var. Önemli olan kaymaktan çok, sonunda şehre varıp varamayacağım. Belki de uçurumun kenarından ormana yuvarlanır ve bütün şansımı kaybederdim.

Ormanın da bir sonu var. Yeterince aşağıya inersen, mutlaka şehre ulaşırsın. Yeter ki sağ kalmak için elinden geleni yapmış olasın.

Ölmez miydim?

Senin ölümle bir derdin mi var? Canın ölmek filan mı istiyor? Nedir bu ölüm takıntısı!

Korkuyorum. Her zaman bahsettiğim bir şey değil ki bu. Bugün çok yaklaştığımı hissettim. Gündemimi işgal etti.

Hala korkuyor musun?

Ben her zaman ölmekten korkarım. Şu an da korkuyorum, sadece panikleyecek kadar yakın değilim ölmeye artık.

Öyle mi sanıyorsun? Tavan çökebilir, eski bir binadayız, çökerse ölürsün.

Durup dururken neden çöksün?

Durup dururken neden binlerce insan ölüyor bazen?

Onlar doğal afetler veya savaşlarda gerçekleşen ölümler ama.

O zaman hesap daha kolay artık. Dağa kayak yapmaya gelip donarak ölenlerin sayısını, savaş ve doğal felaketlerdeki ölümlere oranlarsan…

Ben yine de teşekkür ederim. Sabırla bizi aşağıya indirdiğin için.

Sizi indirmedim, sen benimle indin.

Yine de teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim. Kaybolduğun için, bağırıp çağırdığın için, Gdansk’tan Szczyrk’a gelmeyi akıl ettiğin ve hiç beceremediğin halde o kayakları kiralayıp kaymayı denediğin için.

?

Burası küçük bir yer. Böyle deneyimlere kolay kolay şahit olmuyoruz.

Tavan çökmez değil mi?

Yer değiştirmek ister misin?

Tavansız bir yere gidelim.

27 Aralık 2005

Iskra ve ben, dün içip de kafayı bulduktan sonra kayak takımlarını ayağımıza geçirdiğimiz yerdeyiz. Pawel ve Jay gelecekler mi gelmeyecekler mi bilmiyoruz. Kar yağmaya başladı. Sandviçlerimizi yerken, gözümüz kapıda, bir yandan böyle bir yerde yaşamak nasıl olurdu, neyle geçinirdik gibi konuları konuşuyoruz. Tesadüf ki, Pawel’nun babası şömine ve taş ustasıymış. Aslında dün akşam ki sohbetimiz de birkaç tesadüfi benzerlikten sonra koyulaşmaya ve içten bir hal almaya başlamıştı. İkimizin de aynı renk ve boyutta BMX bisikletinin oluşu, gidonu contasından gevşetip ters takışımız, kontra frenler ve çok kullanıldıktan sonra nasıl parçalandıkları, o günlerin aynı tarihlere denk gelmesi… Hoş, benim babam eski öğretmen ve şu anda bir yapı – inşaat şirketinin taş alım satım ve işçilik bölümünü yönetiyor. Özellikle şömine ve taş işinden iyi anlıyor bizzat işçilik yapmasa da. Akşamın ilerleyen saatlerinde konu ağırlıklı olarak mimari, taş işçiliği, tarihi kiliseler ile modern kiliseler ve bina ısıtma üzerineydi. Konuşmamıza uzaktan kulak misafiri olan biri, Pawel’ya ev yaptırmak isteyen snobun teki zannedebilirdi beni. Halbuki bir ülkenin yabancısı olarak, evlerin nasıl bu kadar sıcacık olabildiği, estetiğe önem veren biri olarak da bunca güzel taşı hangi ocaklardan getirdiklerini merak ediyordum. Kiliselerse her zaman güzeldir, modern olanları hariç. İki binli yıllarda yapılmış bir kaç kiliseyi gezdiğimi ve içerde bir tek plazma televizyonun eksik olduğu hissini uyandırdığını anlattım.

İçeri girdiklerinde yalnızca gülüyorlardı. Bugün hepimizde bir yabancılık hissi ve dünkü samimiyetin aksine, mesafe dolu bir tutukluk var. Gülüyoruz, ama sanki düne ait hikayemize ve bu hikayenin bizi ille de burada bir kere daha bir araya getirmesine gülüyoruz. Ev halini, ailesini, genel alışkanlıklarını bilmediğim bir yabancıya “dünden bugüne neler yaptın, nasılsın?” diye sormak o kadar abes geliyor ki, elimi bile nereye koyacağımı bilmeden, yine çareyi sigara yakıp oyalanmakta buluyorum. Jay etrafını izliyor. Kendi kendine konuşuyor, eldivenlerini inceliyor. Iskra bana bir şeyler anlatıyor ve ilk defa dilimizi bilmeyen insanlara kaba davranmamak için ikimiz de sözleşmiş gibi aramızda ingilizce konuşuyoruz.

Nasılsın Pawel?

Gülümsüyor. Gözlerini kısıyor, sol yanına bakıyor düşünceli bir şekilde, sonra kafasını sağa eğip, bana bakıyor. Bütün bunları tercüme etme ihtiyacı duyuyorum kendime. Her zamankinden iyi olduğunu, tam olarak buraya niye geldiğini bilmemekle birlikte, içinde iyi hisler ve biraz heyecan olduğunu, her şeyi kendi haline bırakıp güzel şeyler yaşama isteği duyduğunu, buna dahil olup olmayacağımızı, onun bu hissiyatına katılıp katılmadığımı soruyor.

Buradan gitmek gelmiyor artık içimden. Eğer şu köşedeki şömine hiç sönmezse, içerdeki tombul aşçı aynı şarabı ve sandviçleri hazırlamaya devam ederse, burada bana bir yatak verirlerse ve Noel’in pırıltısı, ışığı Noel bitince bile devam ederse, kayak takımlarım ve giysilerimle, kitap bile okumadan aylarca yaşayabilirim bu tepede diyorum.

Evet, kar gerçekten büyüleyici Deniz. Çocukluğumdan beri buradayım ve yakın bir zamanda her şeyden bıktığım için gideceğim, ama kardan hiç bıkmadım.

Nereye gidiyorsun?

Norveç’e gitmek istiyorum. Bir kere gitmiştim. Ama belki de İngiltere’ye gideceğim. Çalışmam gerekiyor.

Zaten çalışmıyor muydun babanla?

İnsan babasıyla asla çalışmaz. Babası çalışır, o yardım eder. Babamla çalışmak daha keyifli olabilirdi ama ödemeler gelmiyor, babam fazla iyi ve işinin sanatsal kısmına aşık. Yaşlandıkça rüyaya geçiyor gerçeklikten. Ayrıca ben ona göre fazla yavaşım.

Yavaş mısın?

Bildiğin yavaş işte!

Kolunu ağır çekimdeymişcesine havaya kaldırıyor, indiriyor, birasına uzanıyor, ağır ağır ve gülmeye başlayarak dudaklarına götürüyor. Büyük bir yudumu yine ağır ağır alıp gürültülü bir yutkunma sesi ile mideye indiriyor. Bunları yaparken, havayla birlikte grileşen gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmıyor ve gülümsemeye devam ediyor. En çok hoşuma gidense, yüzü hangi ifadeyi alırsa alsın, fonda farklı dozlarda da olsa sürekli bir gülümseme olması ve gözlerini her şeye meydan okur gibi güvenle insanın gözüne dikmesi.

Böyle mi çalışıyorsun?

Buna yakın sayılır.

Gülüyoruz. Hava kararmaya başlıyor, hepimiz sohbete dalmışız. Kimse kalkacak gibi değil, ancak kafeyi kapatıyorlar. Berelerimizi, eldivenlerimizi sıkıca giyip, gökyüzüyle aynı renge bürünmüş koyu mavi karlara dalıyoruz. Kayaklar elimizde, dağın aşağısına inen meyilin başlangıç noktasına kadar yürüyoruz. Artık gruplaştık galiba. Jay’le Yeni Zelanda’dan buraya olan macerasını konuşmak dışında pek konuştum sayılmaz ve artık sırlarına yaklaştığım kişi Pawel. Iskra, Jay ile sohbet ediyor, arada bana sorular soruyor ve Jay’in gevşek ingilizcesinin zor anlaşılmasına sövüp gülüyor. Ne dedi bu herif şimdi? Hepimiz neşeliyiz, kaymaya başlamadan önce fotoğraf çekip belgeliyoruz…

Kar derinliğinden ötürü arada sendeleğimizde birbirimize çarpacak kadar yakın yürüyoruz artık Pawel ile. Ben sürekli savaş verirken ve bir ayağımı kurtarıp diğerini kaybederken, o, engebelere rağmen sanki süzülüyor. Batıp çıkmasında huzurlu bir kabulleniş ve sakinlik var. Eldivenlerini kullanmayı pek sevmiyor, yine pantolonuna çengellemiş, elleri çıplak, büyük ve mor damarları soğuktan kıpkırmızı olmuş derisinin altında iri şeritler halinde parmaklarına kadar belirgin.

Ellerin, taşlar yüzünden mi bu kadar büyük?

Galiba. Senin ellerin klarnet yüzünden mi küçük?

Benim ellerim pek de küçük sayılmaz. İnce bile değiller. Bildiğin eller.

Yan yana yürümeye devam ederken, sağ eli ile sol elimi yakalayıp sıkıyor, parmak uçlarıma kadar tek tek bütün parmakları tuttuktan sonra, Bildiğim eller değilmiş. Bana çok yabancı ve yeniler, insanı heyecanlandıracak kadar yeniler hem de, diyor.

Mutluyum. Elleri hiç de soğuk değilmiş. Sıcacık iri parmaklarının arasında parmaklarımın kaybolması o kadar huzur verici ki, artık canım kaymak istemiyor. Böyle yürümeye devam etmek, sohbet etmek, sessiz kalmak, soluk alıp verişini dinlemek, gelecek planları ile ilgili konuşmak, benimle ilgilenmesini izlemek daha keyifli gelmeye başlıyor.

Meyilin başına geldiğimizde, hava artık çoktan karardığı için, Iskra ve benim hızla kaymamıza olanak yok. Ama Jay ve Pawel ısrarlılar. Sis olmadığı için dağın ve teleferik hattının projektörleri nereyi aydınlatıyorsa, o hattan kayacağız. Gündüz bile adam gibi kaymayı beceremeyen biz, yine iki adamın peşinde, ama artık korkusuz ve kahkahalar eşliğinde, kaymaya başlıyoruz. Düşüyoruz, yuvarlanıyoruz, bir kar yığınına saplanıyoruz, onları indikleri tepeciklerden geri tırmandırıp, yardımları sayesinde yine ve yine ayağa kalkıyoruz. Sonunda beziyorlar ve hep birlikte düşüp yuvarlandığımız bir boşlukta uzanıp kalıyoruz. Pawel yanı başımda, hemen sigara yakıp devam ediyoruz sohbete. Artık birbirimizden ayrılamaz hale geldiğimizin aynı anda farkına varıyoruz. Eldivenlerimizi ve berelerimizi çıkarıyoruz. Güldüğü zaman, zaten incecik olan dudaklarının neredeyse yok olduğunu, şeffaf iki parça misinayı andırdığını düşünüyorum. Bana onu ve çevremi bu kadar güzel ve huzurlu gösteren karın kendisi mi, yoksa Pawel mu bilmiyorum, ama elleriyle omuzlarımdan tutup beni kendisine çekip sıkıca sarıldığı zaman, başım göğsüne yaslı, artık soru sormak istemiyorum. Uzun zamandır önüme çıkan bir kapıyı sonuna kadar cesaretle açmamıştım, şimdi tereddüt etmeden bizden içeri giriyorum. Kar yatağımızda, bütün gücümüzle birbirimize sarılmış, uzanıyoruz. Gökyüzü pembe gri ve Jay ile Iskra’nın sohbetini dinliyorum. Gdanks’tan, Eskisehir’den ve başka bir çok dünyevi konudan konuşurlarken, bahsettikleri her şeyden uçarcasına uzaklaştığımı hissediyorum. O anın gerçeğine ve ruhuna uygun olarak, aslında hiçbir sorumluluğumun olmadığını, kimseye yükümlü olmadığımı, her şeyin ben nasıl istersem öyle olabileceğini yaşamın yalnızca biz öyle tercih ettiğimiz için zor olduğunu, ama aslında bu kadar mücadele etmek yerine, doğanın ve ilişkilerin kendi akışında seyrederken daha kolay, daha lezzetli olduğunu düşünüyorum. Ölmekten korkmuyorum, açlıktan korkmuyorum, yalnızlıktan, kalabalıktan, parasızlıktan, çevremin başarı olarak tanımladığı yerlere gelememe ihtimalinden hiç korkmuyorum.

Biraz doğrulup, Pawel’yu öpüyorum usulca.

Uzun zamandır kendimi bu kadar güçlü hissetmemiştim diyor aklımdan geçenleri onaylayan bir sonucu bildirir gibi.

Haklısın, mücadele etmeyip, akışına bırakınca daha güçlüyüz belki de.

Tül ve Kar (2. Kısım)

Yollar o kadar güzel ki. Bielsko-Biala ile Szczyrk kasabası arasındaki oto yol bittiğinde, yüksek kavak ağaçlarının içinde kıvrılarak tırmanan bir ara yola giriyoruz. Sol tarafımızda bize eşlik eden buzlu bir nehir var. Dağların arasından, koca bir jeep’in içinde, sessiz sedasız yol alıyoruz. Burası bana Thomas Mann betimlemelerini hatırlatıyor. Dağlar, kar ve kimbilir bekleyen nasıl bir bilinmez. Önce tek tük evler başlıyor, kasaba merkezine yaklaştığımızın habercisi olarak. Her evin önünde devasa çam ağaçları, ışıl ışıl süslenmiş, karlı bahçeleri aydınlatıyor. Pencerelerin perdeleri açık, balkon trabzanlarına kadar her yer noel süsü ve ışığı içinde. 1 kilometre sonra şehir içine giriyoruz. Ellerinde kayakları, snowboardları ile turistler, yerliler, burunları soğuktan kıpkırmızı kesilmiş pusette bebekler, sokaklarda yürüyorlar, alışveriş yapıyorlar. Dükkanlar, restoranlar, barlar… Buharlı camların ardında bir ılıklık var. Hep böyle bir yerde olmayı istemiş olduğumu düşünüyorum. Böyle bir yerde aşık olmak, yürümek, alışveriş yapmak, uyumak, pencereye kıvrılıp kitap okumak, insanları seyretmek…

Sağda, üzerindeki ışık ve süsten pastayı andıran iki katlı nefis bir evin bahçesine girip, arabayı park ediyor Kasia. Burası ailemin evi, yemeği burada yiyeceğiz diyor. Iskra ve ben göz göze geliyoruz. Bu, Polonya’ya geldiğimizden beri verdiğimiz en iyi karar, en iyi işti der gibi göz kırpıyoruz birbirimize. Bavulları bagajda bırakıp, eve giriyoruz…

Uzunlamasına dikdörtgen bir masa, Noel mumları, süslü peçeteler, parlatılmış gümüş takımlar… Henüz 24 Aralık’ta değiliz, ama bu yemek bizim için. Henüz yemeğe yarım saat var. Anne ve baba ile tanışıyoruz. Bizi süzüyorlar, inceliyorlar. Takılarımızdan, tokalarımıza, kazaklarımızdan çoraplarımıza kadar bir bir süzüyorlar üzerimizde ne varsa. Kibar insanlar olduklarını hissediyoruz. Okul arkadaşımız Kasia’nın ailesi’nin belli ki hali vakti yerinde. Salon duvarlarında Polonyalı ressamlara ait orjinal yağlı boya tablolar, değerli gravürler asılı. Her yerde Katolik olduklarını vurgulayan ikonlar, haçlar, melekler var. Neyse ki onlarla felsefeden, dinden ve politikadan konuşacak kadar Lehçe bilmiyoruz. Çatışabilecek derinliklere inemeyeceğimiz için rahatım. Herkes fikrini kendine saklayıp, olsa olsa yemeğin ne kadar lezzetli olduğuna ilişkin yorumlar yapıp, teşekkür etse kâfi.

Yemekten sonra bahçeye atacağım kendimi. Bu evde sigara içilmiyor. Sokağı izlemek istiyorum. İnsanlara bakmak, başka süslü evler görmek ve hayal kurmak. Kasia, haydi diyor. Sizi kalacağınız eve götüreceğim.

Evin bahçesine son 15 gündür kimse girmediği için bahçe kapısı ile ev kapısı arasında koca bir kar yığını var. Önce onu açmak gerekiyor. Girip acemice kürüyoruz karları ellerimizle. Bavulları da çıkarıp içeri giriyoruz. Florasanın soğuk ışığı altında eski koltuklar daha eski, buz gibi taban döşemesi daha soğuk ve onca evin arasında tek ışıklandırılıp süslenmeyen bu evin kendi başımıza yakmamız gereken sobası daha bir yanamaz görünüyor. Kasia’ya bakıyorum. Burada kalmak zorunda mıyız? Hayır, bizde de kalabilirsiniz, ama o zaman yarın gelecek olan arkadaşlar burada kalacaklar diyor.

Sorun değil. Ben turistim ve Noel sıcaklığını yaşayabileceğim bir evde olmak için ne ödemem gerekirse öderim. Iskra da aynı fikirde. Bavulları kaptığımız gibi Kasia’nın aile evine dönüyoruz sevinçle. Aile, iyi niyetle anlıyor bizi. Yataklarımızı hazırlıyoruz. Odamızdaki iki kanatlı dev balkon kapısı sokağa bakıyor. Defterime not almaya başlıyorum…

“Işıkları kapatsak bile, kasabanın ve balkonumuzun Noel ışıkları rengarenk odamızın içine giriyor. Hiçbir şey yapmadan koca bir Noel tatilini bu odada oturarak geçirebilirim. Dolu dolu mutluyum bugün. Ama’sız, ancak’sız. Dümdüz ve sadece mutluyum.”

26 Aralık 2005

Kayak egzersizleri sonrası, iniş denemelerinden tükeniyoruz ve teleferikle bu kasabanın en popüler kayak merkezine sahip Skrzyczne dağının en tepesinde, sıcak şaraplarımızı alıp şezlonglara uzanıyoruz Iskra ile. Kısa bir mola, tek ihtiyacımız bu. Kayak botları gülle gibi, biz alışkın değiliz ama yine de kolaya kaçmayacağız. İnişte teleferik peşinde koşmak yerine, tabana kuvvet, düşe kalka kayacağız. Söz. Hava nefis. Karşımızda, yumuşacık bir meyilin altında buzdan dev çam ağaçları, öylece donmuşlar. Daha genç olanları el sallıyor, biraz daha uzun ve dalları aşağıya sarkmış olanları diplerinde biten yavrularına eğiliyor. Tatlı bir sessizlik var. Güneş, beyaz olduğuna her daim yemin edebileceğimiz karları turuncuya boyamaya başladı bile. Her şeye gülüyoruz, vaktiyle birbiriyle ilgisi bile olmayan ama yıllarca aynı kampüste, aynı binada okuyan biz iki genç kadın, şimdi dünyanın başka bir ülkesinde aynı yere düştüğümüzden, için için şanslı olduğumuzu düşünüyor, evlerimize dönene kadar daha neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Hava sertleşir gibi oluyorsa da ruhumuz bu yumuşacık beyazlığa aldanmaya çoktan hazır.

Çocukluğumdan beri kardan müthiş etkileniyorum. Bu bir büyü. Temizleyen, gürültüleri örten, sert hatlara yumuşaklık veren, büyümeyi tersinebilir kılıp, insanı bir anda çocuğa çeviren coşkulu bir büyü… Kar, bir arada olmak, çocukken erken yatma kuralını kırabilmek, saat kaç olursa olsun tanecikler yerde on santim kalınlığa varır varmaz odunluktan kızakların çıkarılması demek. En azından Kanlıca’da kar böyle yaşanırdı.

Sis mi basıyor yoksa hava mı kararıyor, diye sordum. İçim huzursuzlandı ama zor anlar insanları daha hızlı götürür başarıya. Söz verdiğimiz gibi, okları takip et, kaymaya devam et. Dağın eteğine ulaşana kadar hava kararsa bile, şehrin ışıkları bize rehberlik edecek. Noel ışıkları… Iskra daha kayakları takmadan dualar edip, mırıltı halinde söylenmeye, söylenirken paniklemeye başladı bile. Kafasını dağıtmaya çalışıyorum, güldürüyorum, dağda mahsur kalma senaryolarını bir komedi hikayesine dönüştürüp daha seri hareket etmesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Beni o kadar iyi tanıyor ki, bu çabamın altında titreyen sesimi ve zorlama rahatlığımı hemen fark ediyor. Havanın kararmasına daha 1 saat var, ama her saniye sis daha da kalın. Bunu nasıl fark etmedik ki? Bu kadar mı çok içmişiz? Benden uzaklaşırsa, 50 metre mesafeyi aşarsa onu bu siste asla bulamam. Yan yana kaymaya başlıyoruz. Dizlerimiz yorgunluktan titriyor. Alkol cesaret mi veriyor yoksa korkuyu mu körüklüyor anlayamıyorum. Düştüğümüzde, toparlanıp kalkmamız çok uzun sürüyor. Bazen kayakları tak çıkar yapmak zorunda kalıyoruz. Bu durumu azaltmak için hız kesip, yavaş ama düşmeden kaymaya çalışıyoruz. Iskra artık mırıldanmıyor. Sesli dua ediyor. Küfrederek dua ediyor. Yalvararak dua ediyor. Ardından yine sövmeye başlıyor. Başaramama ihtimaline karşı cep telefonumu çıkarıp Kasia’yı aramak için duruyorum. Bataryam donmuş. Telefonumun şarjı dolu, ama işlem yapamıyorum. Iskra telefonunu yanına almamış. Fakat dağı yarıladıkça daha az korkuyorum. Çünkü aşağıda teleferiğin hala çalıştığını görüyorum, artık inat etmenin bir anlamı yok, teleferikle ineceğiz yarıdan sonra.

Iskra da rahatlıyor. Biliyorum, düştükçe canı çok yanıyor, onu kaldırıp yardımcı oluyorum, ama birkaç dakika sonra ben de aynı durumda buluyorum kendimi.

Bir önceki gün Kasia’dan aldığımız dersler bize boş bir cesaret de vermiş anlaşılan. Acaba Kasia da bizi arıyor mudur? Onu da zor durumda bırakmış olabileceğimizi düşününce, utancım korkuma baskın geliyor. Şimdi o eve gireceğiz, bizi aramaktan herkes bitkin, keyfi kaçmış asık suratlar. Yemeğe yetişsek bari. Bu mahçubiyetle yemek yiyebilirsek elbette!

Dağı yarıladık. Sis artık o kadar kalın ki, teleferik istasyonunu asla bulamayız bu beyaz körlükte. Iskra’nın elini bırakmıyorum. 10 metre uzaklaşırsa onu kaybederim. Birbirimizi kaybedersek ölürüz. Ben böyle mi ölecektim? Aptalca, karda donarak! Kar düzleyici tankın altında kalarak! Bir hayvan tarafından parçalanarak. Artık panik içinde sesleniyorum. “Biz iki kişiyiz, teleferiğe yönlendirin bizi. Lütfen, biri bize yardım etsin.”

Ses yok. Oklar yok. Teleferik çalışmıyor, tellerden ve turnikelerden de çıt çıkmıyor. Artık neresi kayma hattı, neresi orman, neresi uçurum anlamak mümkün değil. Ağlayarak haykırıyorum. Bildiğim her dilde, KAYBOLDUK, BİZİ BULUN! diyorum. Dağın yarısına gelenlerin dinlenmeleri için bir kafe olması gerekiyor civarda. Ne kadar yakınındayız bilemiyorum. Önümüzde mi, arkamızda mı bir fikrimiz yok. Bir iki dakika ağlamadan, dimdik durup konuşuyoruz. Telefonu bir daha deniyorum. Eldivenlerimi çıkarıp ısıtmaya çalışıyorum. Açılmıyor. Ekran sabit. Sigaramı çıkarıyorum. Ölsek de ölmesek de sigara içeceğim. Yakıyorum. İlk defa sigara içtiğim için daha erken ölecek olmanın korkusu ve kaygısını yaşamadan çekiyorum dumanı ciğerlerime.

Noel çanlarının asılı olduğu kafenin kapısı açılıyor. Zihnim bir an tertemiz oluyor. Bütün gücümle, Hey ordakiler, ingilizce bilen var mı? diyorum. Sanki ingilizce bilmiyor olsalar yardım istemeyecek miydim? Saçmaladığımın farkına varıp yine de devam ediyorum. Biz kaybolduk, kaymayı bilmeyen iki Türkiye’li öğrenciyiz. Bizi şehre indirin! Lütfen bizi burda bırakıp gitmeyin!

Patlayan kahkaha o kadar yakın ki, elimi uzatsam dokunacağım bu bulutun içinde. Birden dört vücuda ait dört kafa çıkıyor sisin içinden. Bize ilk yaklaşan Yeni Zelandalı oluyor. Kayabiliyor muyuz? Iskra ile birbirimize bakıyoruz. Evet kayabiliyoruz. Ama yo, hayır, birlikte kayma teklifinizi kabul edemeyiz. Ya hızla gider ve bizi geride bırakırsanız? Ya düşersek ve birbirimizi duyamazsak? Kar tüm sesleri emiyor. Bunları bir çırpıda söylüyorum. Soluksuz anlatıyorum. Giderlerse, kalırsak, ölürsek… Bu ihtimaller onların varlığı sayesinde yok oldu bir kere, yeniden canlanmalarına izin verecek değilim. Yeni Zelandalı’nın arkasındaki üç kişiden biri bir kız. Ayakta duramayacak kadar sarhoş. Ayağına kayaklarını geçirmeye çalışırken, adı Daniel olan erkek, ayakta durmasına yardımcı olmaya çalışıyor. Patrycja, kusarsan rahat edersin, haydi kus ve kendine gel, yoksa inemeyiz buradan.

Dördü aralarında konuşmaya başlıyorlar. İsminin Jay olduğunu öğrendiğim Yeni Zelandalı ve buranın yerlisi olan Pawel, bize yardım etmek için kalacak, diğer ikisi inecekler. Tamam, artık sakinim. Iskra, ikna oldun mu? İyi misin? Jay’le git, onu sakın bırakma. Bir şey olursa bana çığlık at, gel de, ne yapıp edip seni bulurum. Bana bir şey olursa ben sana seslenirim. Burada ölmeyeceğiz. Ne olursa olsun geri döneceğiz. Burası Türkiye değil, bu çocuklar bize zarar verecek gibi değiller. Korkma, ama yine de çok uzaklaşma. Hep konuş ki sesimiz birbirimize olan uzaklığı göstersin bize…

Pawel’yu takip ediyorum. Benden çok uzaklaşmaması için sürekli lütfen diyorum. Bu kadar hızlı değil. Sanki sihirli bir değnek ikisine birden değecek, sisin içinde bir anda yok olup gidecekler ve biz sessizliğe gömüleceğiz. Hayata bir tek konuşarak tutunabilirmişim gibi, soluksuz, anlamlı anlamsız ne varsa söylüyorum. Gdansk’ta müzik bölümünde okuyoruz, arkadaşımız Kasia da buranın yerlisi. Sen tanırsın, evlerinin alt katı galeri. Tanıyor musun? Babasının adı Mirek ya da ona benzer bir şey. Trenle geldik, geldiğimiz ev hariç hiç bir yeri bilmiyoruz. İlerde Iskra’nın sesini duydukça rahatlıyorum. Gülüyor hatta. Düşüyor, canı yanıyor, çığlıklar atıyor ve sonunda yine gülüyor. Daha rahatım ama şehrin ışıklarını hala göremediğimiz için ölüm korkumu yenemiyorum. Pawel’dan hiç ses çıkmayınca duruyorum. Artık görüş mesafemde değil. Dizlerim uyuşuyor. Konuşmaya devam ediyorum. Nerdesin?

Burnumun ucunda beliriyor. Nemli, mavi-gri gözleriyle bana bıkkın ve dik dik bakıyor. Sanki hiç kaybolmamışız, sanki bir parkta yürüyüş yaparken aynı bankta oturup soluklanıyormuşuz gibi, ismimi soruyor sakince. “Deniz”. Deniz diye tekrarlıyor. Zor değilmiş. Bak deniz, gerçekten ölebilirdiniz, ama ölmediniz ve bundan sonra da ölmeyeceksiniz. Artık susmalısın, ve enerjini saçma sapan şeyleri anlatmaya harcayacağına, dizlerine vermelisin. Yoksa asla şehre inemeyiz, anlıyor musun? Ölmeyeceksiniz. Kasia ve ailesine gelince. O domuz snoblardan bir kere daha bahsedersen seni gerçekten bu dağda bırakır giderim. Afedersin  ama koskoca kasabada evine gidecek başka aile bulamadınız mı?

Gerçekten oraya varacağız değil mi?

Evet. Gerçekten. Kaymalısın. Sadece düşme. Her seferinde seni toparlamaya gelmek demek, sürekli board’u takıp çıkarmak demek. Ben de yorgunum, üstelik içkiliyim de. Bana yardımcı olmaya çalış ve düşme.

Ben artık kayamam. Ağlamaya başlıyorum. Dizlerim yanıyor. Uyuşuyorum. Ben kayamam.

Ne demek ben kayamam? Nasıl çıktıysan öyle ineceksin bu dağdan. Çıkarken aklınız nerdeydi sizin, deli misiniz?

Ben de içkiliyim. Çıkarken teleferikle çıktık. İnerken de öyle inecektik.

Teleferikle inmek için bir dağa çıkılır mı hiç? O zaman kayakları neden aldın?

Almadık, kiraladık.

Ne fark eder ki?

Şimdi beni neden sorguluyorsun ki? Olan oldu. Evet ölmedik, teşekkür de ederiz, ama artık kayamam.

Çıkar takımlarını. Bana ver.

Neden?

Çünkü onları taşıyacağım. Ben kayarken sen de arkamdan ister koş, ister poponun üzerinde kay. Bunlar olmadan belki daha hızlı gelirsin.

Hayır hayır! Olmaz. Sana veremem.

Bak ben hırsız da değilim, manyak da değilim. Sorunlu biri hiç değilim. Ya daha çok debelenirsin, ya da arkamdan yürüyerek gelirsin.

Tamam. Peki. Artık daha çok ağlıyorum. Jay ve Iskra da yanımıza gelip oturdular. Iskra halime gülüyor. Şimdi neden mi ağlıyorum? Herkes bana gülüyor. Biraz önce ölme ihtimalimizin olduğu gerçeğini ne çabuk unuttular? Pawel elimden tutup ayağa kaldırıyor beni. Korkma Deniz. Ben buranın insanıyım. Ağla istersen, beklerim, ama korkudan ağlama bari.

Iskra ve ben, birlikte çıkarıyoruz takımları. Çocuklara teslim ediyoruz. Kaçmıyorlar. Aralarında konuşup gülerek yavaşça, su gibi kayıyorlar. İlk defa o zaman fark ediyorum, ellerim yaralanmış düşüp kalkarken. Yerden biraz kar alıp, kanı temizliyorum. Canım yanıyor. Arkalarından bata çıka yürürken biz de gülmeye ve bu maceranın tadını çıkarmaya başlıyoruz. Okula döner dönmez annemlere bir mektup yazıp anlatacağım bugünü diyor Iskra. Anlat da bir daha dağlık yerlere göndermesinler seni!